❗Şüphe❗

1630 Words
Bazı yaralar dermansızdır, ne zaman iyileştirir ne de unutmak unutturur. Kaderin kördüğümünde kaybolmuşken, bir nefes çıkar gelir en derinden. Hiç ummadığın bir adam, hiç bilmediğin bir dille fısıldar adını tenine. Zamanın silemediği izleri, varlığıyla mühürleyen adamlar; önce yabancın, sonra kaderin olurlar... Zervan o kapıyı çarpıp çıktığından beri odaya bir daha dönmedi. Gece boyu gözüme bir damla uyku girmedi; sabaha kadar gelir, belki bir şey söyler, belki sadece o ağır nefesini duyarım diye koltukta büzülüp bekledim ama nafileydi. Konağın o devasa taş duvarları üzerime yıkılacak gibiydi. Ona sonunda söylemiştim. O koca sırrı, her gece uykularımı kaçıran o karanlığı önüne sermiştim. İnanmamıştı biliyorum, o şüphe dolu bakışlarından belliydi ama en azından artık dilimin ucunda yanmıyordu o gerçek. Hak veriyordum ona, sonuna kadar haklıydı. Kırk yaşındaki koca bir aşiret ağasının önüne, kucağında onun kopyası bir çocukla "bakire dul" olarak gelmiştim ve şimdi de "hatırlamıyorum" diyordum. Kim olsa "dalga mı geçiyorsun?" derdi. Ama ben de çaresizdim. O bu gerçeği yeni öğrenmişti ama ben tam dört yıldır beynimin içindeki o koca boşlukla, o dipsiz kuyunun karanlığıyla savaşıyordum. Kim olduğumu biliyordum, adım Hejar’dı, İstanbul’da büyümüştüm... Ama o hastanede gözlerimi açtığım ana kadar ne oldu, oraya nasıl gittim, karnımdaki o sızlayan yara nasıl açıldı? Cevabı yoktu. Hatırladığım tek şey, o steril odanın keskin kokusu ve uzaktan gelen o cılız, minicik ağlama sesiydi. Mervan’ın sesi... Gözlerimi açtığımda yanımda ne bir dost vardı ne bir akraba. Sadece kucağıma verilen o minicik can ve karnımdaki o taze dikiş izi... Oraya nasıl gittiğimi, o çocuğun babasının kim olduğunu, o sancılı günleri asla kendim bulamamıştım. Sanki biri gelmiş, zihnimdeki tüm yıllarımı cımbızla çekip almıştı. "Neredesin Zervan?" diye fısıldadım odanın sessizliğine. Sabahın ilk ışıkları Mardin’in taşlarını aydınlatırken, içimdeki o karanlık daha da koyulaşmıştı. Dört yıl önce Süleyman amcamın "Kocan öldü, sen çok sarsıldın, kaza geçirdin" demişti bana ve bende kurcalasam bile değişmeyecek şeyler için ona inanmıştım. O kaza her şeyimi almıştı benden; sadece geçmişimi değil, ailemi de... Annemi ve babamı da o gün o karanlığa gömmüşlerdi. Onların yanımda can verdiği, benim ise kucağımda bir bebekle ama zihnimde koca bir boşlukla uyandığım o lanetli günü bile hatırlayamıyordum. Ama şimdi Mervan’ın Zervan’a olan o korkunç benzerliği, amcamın sadece kaza demesinin altında çok daha büyük bir pislik yattığını haykırıyordu. Zervan haklıydı; bu çocuk gökten inmemişti. Ayrıca ben nasıl olmuştu da annem ve babamın ölümüne sebep olan o anları bile zihnimden silebilmiştim? Tüm bunların cevabını bulmak zorundaydım. Kucağıma birden verilen çocuk yüzünden ve doğru dürüst hatırlamadığım ailemin kaybından dolayı her şeyi çabuk kabullenmiştim ama o kanın cevabını bulmalıydım. Onun için ne yapmam gerektiğini oturup düşünmem gerekiyordu ve tüm bu süre boyunca Zervan ağanın da gözüne batmamam gereiyordu. Oğlumu korumam ve onu ağayla yalnız bırakmam lazımdı hele ki akşamki tehtidinden sonra asla. Yavaşça ayağa kalkıp banyoya doğru yürüdüm. Aynadaki solgun yüzüme baktım. Gözlerimin altı çökmüş, ferim gitmişti. Zervan’ın o dün geceki acımasız bağırtıları hala kulaklarımda yankılanıyordu. "Hatırlamıyorum!" diye bağırdığımda yüzünde oluşan o sarsıcı ifadeyi unutamıyordum. Öfkesi sönmemişti ama o bakıştaki "bu kadına ne yapmışlar?" sorusu, beni her şeyden daha çok korkutmuştu. Tam o sırada kapı vuruldu. "Gelin hanım, Hanımağa aşağıda kahvaltı bekler. Zervan Ağa’m da avludadır," diyen hizmetçinin sesiyle irkildim. Hızla üzerimi değiştirdim. Aynaya son bir kez bakıp fısıldadım: "Hadi Hejar. Mervan için. Zihninin derinliklerinde boğulmamak için dik dur." Aşağı indiğimde avlu, sanki gece yaşanan o kıyametin yorgunluğunu taşıyordu. Mardin’in sabah serinliği taş duvarlara sinmiş, havayı her zamankinden daha ağır kılmıştı. Zervan, divanda oturmuş, elinde o meşhur gümüş tespihiyle bir heykel gibi duruyordu. Geldiğimi fark etti; o keskin bakışları bir anlığına üzerime değdi ama tek bir kası bile oynamadı. Gece odada sarsılan, bana soruları soran adam gitmiş, yerine teni mermerden yontulmuş, kalbi buz tutmuş o acımasız Zervan Kozcu gelmişti. "Günaydın," dedim, sesimi masadaki herkesin üzerinde soğuk bir duş etkisi yaratsın diye özellikle mesafeli tutarak. Zervan cevap vermedi. Bakışlarını bile kaldırmadan tabağına odaklandı. "Geç otur," dedi sadece. Sesi o kadar duygusuz, o kadar uzaktı ki, dün gece beni kollarının arasında ezen o adamla bu adamın aynı kişi olduğuna inanmak imkansızdı. Mervan, bu buz gibi havanın ortasında tek güneşimiz gibiydi. Koşarak Zervan’ın yanına gitti. "Zervan amca! Bak, kamyonumu buraya getirdim, beraber sürelim mi yemekten sonra?" Zervan’ın o sert maskesi sadece Mervan’a karşı hafifçe çatladı. Elini çocuğun başına koyup saçlarını sertçe karıştırdı; bu onun en büyük şefkat gösterisiydi. "Süreriz aslan parçası. Sen hele şu sütünü bitir, ağa dediğin sağlıklı, kemikleri sağlam olur," dedi. Sesi oğluma karşı hala yumuşaktı ama bakışları bana döndüğünde o sıcaklıktan eser kalmadı. "Bir haftan doldu," dedi Zervan, tabağına bakmaya devam ederek. "Burada usulüdür. Gelin bir hafta sonra ailesinin evine gider, el öper. Eşyalarını hazırla, iki gün Süleyman’ın evinde kalacaksın." Leyla yenge hemen söze girdi, ağzındaki zeytin çekirdeğini tabağına sesli bir şekilde bırakırken yüzünde o sinsi gülümsemeyle:. "Aman Zervan Ağa’m, ne usulü? Bu gelinin usulü mü kalmış? Kucağında velediyle geldi, usulü bizde öğrendi zaten. Gitsin gitsin, Süleyman Bey belki yeğenine biraz edep öğretir de konakta sesimiz soluğumuz kesilmez." Zervan elindeki çatalı tabağına öyle bir bıraktı ki, masadaki su bardakları titredi. "Leyla!" dedi Zervan. Sesi kükremedi ama o alçak ton masadaki herkesin iştahını kaçırmaya yetti. "Sana fikrini soran olmadı kapa çeneni. Hejar gidecek. Mervan burada kalacak." "Hayır!" diye fırladım yerimden. "Mervan bensiz hiçbir yerde kalamaz. Hele ki bu konakta, bunların arasında asla bırakmam onu!" Gözlerim anlık bir öfkeyle Leyla ve Keriman’ın üzerinde gezindi. Onların o sinsi, bakışları ciğerimi yakıyordu ikiside Zervan’ın bana zarar vermesini bekliyordu. Zervan’a döndüm; o ise hala tabağına bakıyordu ama omuzları gerilmişti. "Zervan Ağa, sana söylüyorum!" dedim sesimi yükselterek. "Mervan benim canım. Onu bu yılan yuvasında tek başına bırakıp da iki gün o eve gitmem ben. Ya beraber gideriz ya da hiçbir yere gitmiyorum!" Leyla kıs kıs güldü, Hanımağa ise tespihini masaya bıraktı. "Gelin hanım, ağanın sözünün üzerine söz söylemek ne zamandan beri usul oldu? Ayrıca ettiğin lafları bil. sen kime yılan diyorsun?" dedi Hanımağa, sesi buz gibiydi. Zervan nihayet gözlerini kaldırdı. O zifiri karanlık bakışları doğrudan benimkilerle çarpıştı. . Konaktakiler anlamıyordu ama biz o bakışların içinde birbirimizi bir kez daha boğazlıyorduk. "Mervan benim yanımda, korumam altında Hejar. Kimse ona yan gözle bile bakamaz," dedi Zervan, sesi aksinin olmayacağını haykırır gibi masaya indi. "İki gün amcanın yanında kalıp. Hem özlemişsindir eski anıların canlanır. Mervan burada, benim dizimin dibinde kalacak. Tartışma bitmiştir. Git hazırlan." "Seni Allah'a havale ediyorum Zervan Kozcu," dedim dişlerimin arasından. "Eğer oğlumun saçının teline bir şey gelirse, bu konağı başınıza yıkarım, haberin olsun." Zervan'ın dudak kenarı çok hafifçe kıvrıldı, sanki bu dik başlılığım hoşuna gitmiş gibi. Ama hemen ardından o eski soğukluğuna döndü. "Korkma küçük hanım," dedi sadece benim duyabileceğim kadar kısık bir sesle. "Senin bile unuttuğun o çocuğu, ben canım pahasına korurum." Sofradan hışımla kalkıp yukarı çıktım. Arkamdan Leyla'nın "Amma da kıymetliymiş veledi, sanki şehzade doğurdu" dediğini duysam da oralı olmadım. Onlar odadaki gerçeği bilmiyordu, Zervan'ın neden Mervan'ı yanında tutmak istediğini çözemiyorlardı. Ama ben biliyordum; Zervan o çocukta kendi çocukluğunu görüyordu ve bu sürgün, aslında benim hafızamla olan o kanlı savaşımın bir parçasıydı. Amcam Süleyman’ın evine giden yol, sanki bitmek bilmeyen bir azap tüneliydi. Arabanın camından akan Mardin topraklarına bakarken tek düşündüğüm Mervan’dı. Zervan beni kendi şoförüyle göndermişti; kendisi gelmemişti bile. Kapı açılır açılmaz Berivan yengem yüzünde koca bir gülümsemeyle karşıladı beni. Konağın o zehirli havasından sonra onun bu hali, her ne kadar olan biteni bilse de, daha insancıl geldi. "Hoş geldin güzel kızım!" diyerek boynuma sarıldı. Kokusu aynıydı; hep kullandığı o sabun kokusu... "Gel içeri, gel... Mervan nerede? Neden getirmedin o balımı?" "Zervan bırakmadı be yenge," dedim içeri geçerken, sesimdeki yorgunluk her halimden belliydi. "Mervan benim korumam altındadır, dizimin dibinden ayrılmayacak dedi. Lafının üstüne laf söyletmedi, akan sular durdu haliyle. Ayıramadım oğlumu yanından." Salona geçtiğimizde amcam Süleyman divana çökmüş, elindeki tespihi hırsla çekiyordu. Beni görünce ayağa kalktı ama gözlerini benden kaçırıp duruyordu. Bakışlarındaki o sinsi ezikliği görmemek için kör olmak lazımdı. "Hoş geldin yeğenim," dedi boğuk bir sesle. Berivan yenge hemen mutfağa seğirtti. "Hejar kızım, sen hele soluklan, ben çayı tazeleyeyim, yanına da sevdiğin kurabiyelerden koyayım. Hasret giderin amcanla," diyerek bizi yalnız bıraktı. Oda bir anda buz kesti. Berivan yengemin mutfağa girişiyle aramızdaki o koca duvar dımdızlak ortada kaldı. Amcam hala bana bakamıyordu, tespihin o 'tık tık' sesi odanın sessizliğinde silah patlaması gibi yankılanıyordu. "Eee amca?" dedim, bardağımdaki çaya elimi bile sürmeden. "Berivan yengem yokken dökül bakalım. Beni buraya el öptürmeye gönderen Zervan Ağa değil, bizzat içimdeki o bitmek bilmeyen şüphe. Konuş artık." Amcam yerinde huzursuzca kıpırdandı. "Ne konuşayım kızım? Bak, ne güzel ağa karısı oldun, mülkün sahibisin artık. Tadını çıkarsana..." "Tadını mı?" diye kükredim resmen, sesimi alçaltmaya çalışsam da öfkem taşmıştı. "Ulan beni o adamın önüne kurbanlık koyun gibi, hiçbir şeyden habersiz attın! Neden yalan söyledin amca? Neden o adamın karşısında beni böyle savunmasız bıraktın?" Amcam yutkundu, alnındaki teri sildi. "Mecburduk Hejar... Cihan'ın kellesi gidecekti! Kozcuları bilmezsin sen, o Zervan o gece ikisinide öldürecekti kızım. Seni ikna etmenin başka yolu yoktu, affet..." "Cihan'ın kellesi gitmesin diye beni diri diri gömdün amca!" dedim, sesimi iyice alçaltıp amcamın tam tepesine dikilerek. "Peki Mervan? O çocuğun yüzüne her baktığında Zervan’ı görmüyorum deme bana. Mervan, Zervan Kozcu’nun aynadaki aksi amca! Sen bana kaza dedin, babası şehit dedin ama ben koca bir yalanın içinde uyutulmuşum. Annemle babam o gece gerçekten o arabada mı can verdi, yoksa sen mi kurguladın her şeyi? Konuş amca, konuş!" Amcamın yüzü kireç gibi oldu, elleri zangır zangır titremeye başladı. Tam ağzını açıp yine bir yalan uyduracaktı ki, mutfak kapısı gıcırdadı. Berivan yenge elinde tepsiyle içeri giriyordu. "Hayırdır? Ne kazası, ne konuşuyorsunuz siz öyle gizli saklı?" dedi yengem, şüpheyle ikimize bakarak. Amcam hemen toparlandı, sahte bir öksürükle önüne döndü. "Hiç hanım... Hejar eski günleri sordu da, canı sıkılmış işte çocukluk anılarına..." Gözlerimi amcamın üzerinden çekmedim. O an anladım ki amcam sadece Zervan'dan değil, bizzat o sakladığı gerçekten korkuyordu. Ve o "kaza" günü, aslında benim hayatımın çalındığı, Mervan'ın ise bir sır olarak kucağıma bırakıldığı o lanetli gündü. Tam o sırada dışarıdan büyük bir gürültü koptu. Bir araba lastiğinin asfalttaki çığlığı ve hemen ardından dış kapının sanki yıkılacakmış gibi yumruklanma sesi... Hepimiz yerimizden fırladık.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD