Konağa geldiğimizde avlu her zamankinden daha sakindi herkes bir köşeye çekilmişti. Adamlarına verdiği kısa ve sert talimatlarla aldıklarımızı hızla yukarı taşımaya başlamışlardı. Arka koltuğa, Mervan’ı kucağıma almak için uzandığımda Zervan beni hafifçe bir şekilde itekledi.
"Ben alırım," dedi, sesi bir itiraz istemiyor gibiydi. Mervan’ın öğlen uykusu ağır bastığından, çocuk ne olduğunu anlamadan Zervan’ın koca kucağına gömüldü. Zervan, oğlumu sanki kendi canından bir parçaymış gibi ona hazırlattığı odaya götürdü.
Ben ise ne yapacağımı bilmez halde, ayaklarım geri geri giderek bizim odamıza gelmiştim. Kapıyı kapattığımda sırtımı soğuk ahşaba yasladım. Ne diyecektim ben bu adama? Ondan sakladığım sırlar, korkudan söylediğim yalanlar artık boyumu aşmıştı.
Her şey bir kördüğüm misali birbirine girmişti ve ben bile artık nerede durduğumu, neyin gerçek olduğunu karıştırır hale gelmiştim.
Aklıma o gece geldi... Zervan'la beraber olduğumuz o ilk gece... Acaba yara izimi hissetmiş miydi? O anın heyecanıyla, o karanlıkta dokunup dokunmadığını, parmaklarının o dikiş izine değip değmediğini hatırlamıyordum. Ama Zervan konuyu kapatmamıştı; kapatmayacaktı da. Eğer biraz daha sessiz kalırsam, başıma gelecek felaketlerin bir sınırı olmayacağını biliyordum.
"Allah’ım," diye fısıldadım karanlığa doğru. "Sen bana yol göster. Beni neyle sınıyorsun bilmiyorum ama ne olur bu savaştan beni ve oğlumu sağ salim çıkarmayı nasip et."
Kapının büyük bir gürültüyle açıldı. Zervan içeri girdi. Ceketini tek hamlede çıkarıp koltuğun üzerine fırlattı. Gömleğinin kollarını hırsla kıvırırken bakışları masanın üzerindeki o eczane poşetine takıldı.
"Bana bak!" diye kükredi Zervan. Sesi odanın taş duvarlarında patlayıp resmen kulak zarımı titretti. "Kaldır o başını, yüzüme bak!"
"Zervan, Mervan uyuyor, bağırma..." diyebildim sadece.
"Mervan’ı karıştırma! Ulan sen beni ne sanıyorsun?" diyerek üzerime yürüdü. Aramızda santimler kalana kadar durmadı.
"Mardin’i kandırırsın, Süleyman’ı parmağında oynatırsın ama beni salak yerine koyamazsın! Doktor 'bu kadın daha önce kimseyle olmamış' diyor, sen başka bir şey diyorsun! Bir kadın hem hiç dokunulmamış olup hem de nasıl çocuk doğurur Hejar? Gökten mi indi bu çocuk?"
"Söyledim ya, dört yıl geçti dedim!"
"Yalan söylüyorsun!" diye bağırdı, elini başımın hemen yanındaki duvara öyle bir vurdu ki tablo yere düşüp parçalandı. "Yalanın batsın! Bu ilaç ne o zaman? Madem kimsen yoktu, madem kimseyle sevişmedin... Kimi bekliyorsun da korunuyorsun? Kimin için hazırlıyorsun bu teni?"
"Yeter artık! Ne duymak istiyorsun?" diye çığlık attım, gözyaşlarım artık birer kor gibi yanaklarımı yakıyordu.
Zervan çenemi öyle bir kavradı ki biraz daha bastırsa kemiklerimin çıtırtısını duyacaktım. "Gerçeği! O veledin kimden olduğunu, senin o gece nasıl bakire çıktığını anlatacaksın!"
"Anlat!" diye gürledi tekrar, üzerime iyice abanarak. "Dök o zehrini! Kimin dölünü benim kucağıma, evime bıraktın? Mervan neden benim küçüklüğümün kopyası? Eğer kısırlığımın raporu cebimde olmasa, kendimden şüphe edeceğim! Kiminle iş birliği yaptınız? Amcan mı kurdu bu tezgahı?"
"HATIRLAMIYORUM!"
Boğazımdan yırtılırcasına çıkan bu haykırış odadaki tüm gürültüyü bir bıçak gibi kesti. Tüm gücümle onu göğsünden ittim. Bu bir kaçış değildi; bu, ruhumun en karanlık kuyusundan gelen o saf, çiğ çaresizliğin sesiydi.
"Hatırlamıyorum tamam mı? Ne kocamı, ne hamileliğimi, ne de doğumumu... Hiçbir şeyi hatırlamıyorum! Zihnimde koca bir boşluk var, sadece Mervan’ın ilk ağlayışı var! Öleyim mi istiyorsun? Hatırlamıyorum işte! Sanki o yıllar benden çalınmış gibi, sanki ben o çocuğu doğururken ruhum bedenden çıkmış da sadece Mervan kalmış gibi! Ne istiyorsun benden?"
Zervan bir anda donup kaldı. Çenemi tutan parmakları yavaşça gevşedi ama bakışları hala üzerimdeydi. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim, dehşetle karışık derin bir sarsıntı belirdi.
Öfkesi, bu beklemediği itirafın altında ezilmiş gibiydi. Karşısında ona kafa tutan o dişli kadını değil de; ruhu parça parça olmuş, en büyük gerçeğini bile unutacak kadar hırpalanmış bir enkaz görüyordu sanki.
Bir adamın en büyük korkusu aldatılmaktır derler ama o an Zervan’ın gözlerinde gördüğüm şey başkaydı. 'Bu kadına ne yaptılar?' sorusunun o karanlık ağırlığı, odadaki havayı bir anda buz kesti. Sertçe yutkundu, bariton sesi bu kez kükremiyor, adeta ruhumu deşiyordu.
"Şimdi de hatırlamıyorum yalanını mı ortaya atıyorsun?" dedi sesi titreyerek. "Hejar, bir kadın... Bir kadın nasıl doğurduğunu, kiminle olduğunu hatırlamaz? Nasıl olur bu?"
"İnanmıyorsan öldür beni Zervan Ağa!" Hıçkırıklarım artık kontrolümden çıkmıştı, sırtımı duvara sürterek yere çöktüm. Dizlerimi göğsüme çekip başımı ellerimin arasına aldım.
"Mervan benim her şeyim. Onu ben doğurdum, o benim canım... Ama ötesi yok. Zihnim koca bir karanlık. Beni bu yüzden mi suçlayacaksın? Unuttuğum, hatırlayamadığım o boşluk için mi canımı alacaksın?"
Zervan, tepemde koca bir dağ gibi dikilmeye devam ediyordu. Az önceki o gaddar ağa gitmiş, yerine kendi kısırlığıyla benim bu imkansız itirafım arasında sıkışmış, yaralı bir dev gelmişti. Kendi kendine, fısıltı gibi mırıldandığını duydum: "Seni kim bu hale getirdi?"
Aniden tekrar sertleşti, eğilip kolumdan tutarak beni sertçe ayağa kaldırdı. Bu seferki tutuşu daha farklıydı; sanki düşmemden korkuyor ama dokunmaktan da nefret ediyor gibiydi.
"Aç göster o zaman!" dedi, sesi tekrar o emir veren otoritesiyle odayı inletti.
"Hadi! Madem 'hatırlamıyorum' diye sığınıyorsun o limana... Madem 'ben doğurdum' diyorsun... Göster o izi! Göster ki bu şüphe ya beni öldürsün ya seni aklasın! Yoksa yeminim olsun, bu gece bu oda ikimize de mezar olur! Çıkar o tişörtü!"
Tişörtümün ucuna giden ellerim zangır zangır titriyordu. Zervan’ın o delici, her şeyi yakıp kavuran bakışları altında her saniye biraz daha eksiliyordum. Odanın içinde yankılanan o ağır sessizlik, dışarıdaki rüzgardan daha soğuktu.
"Ne bekliyorsun?" dedi Zervan. Sesi bu kez daha alçak ama bir o kadar da tehditkardı. "Madem hatırlamıyorsun, madem zihnin koca bir boşluk... Aç lan, Aç göster!"
"Zervan yapma..." dedim hıçkırıklarımın arasından. "Sana yalan söylemiyorum. Mervan benim oğlum diyorum, başka bir şey bilmiyorum!"
"Ulan bir kadın nasıl bilmez!" diye gürledi aniden. Adeta üzerime kükredi. "Bir kadın dokuz ay karnında taşıdığı veledi, onu oraya koyanı, çektiği sancıyı nasıl unutur Hejar? Sen benimle dalga mı geçiyorsun? 'Hatırlamıyorum' deyip kimi koruyorsun? "
"Kimseyi koruduğum yok!" diye bağırdım, çaresizliğin verdiği bir cesaretle.
"Ben o günleri her düşünmeye çalıştığımda beynime bıçaklar saplanıyor! Sadece Mervan’ın ağlayışı var diyorum sana! Sanki biri gelmiş de o yılları cımbızla çekip almış ruhumdan... Öleyim mi istiyorsun? Kendimi mi asayım bu tavanın kirişine?"
Zervan durdu. Gözlerini bir an bile ayırmadan yüzümü süzdü. "Ölme," dedi buz gibi bir sesle. "Ölme ki bu yalanın bedelini beraber ödeyelim. Eğer o iz oradaysa, eğer gerçekten sezeryanla doğurduysan... "
"Bilmiyorum..." dedim başımı yana çevirerek. "Yemin ederim bilmiyorum."
"Aç!" dedi tekrar, bu sefer sabrı tamamen taşmıştı. "Aç göster o izi. Yoksa yeminim olsun, şu an o Mervan'ı alır, amcanın evinin önüne bir çöp gibi bırakırım. Kimin dölüyse gitsin orada büyüsün!"
"Sakın!" diye çığlık attım. Mervan ismini duyunca içimdeki anne aslan uyandı. "Oğluma dokunma! Sakın!"
Hızla tişörtümü yukarı sıyırdım. Karnımın alt kısmındaki o ince, beyaz dikiş izi loş ışıkta tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Mervan’ı bu dünyaya getirmek için ödediğim o fiziksel bedelin, benim bile hikayesini tam yazamadığım o yaranın izi...
Zervan bir adım yaklaştı. Bakışları karardı. Koca eli titreyerek o izin üzerine doğru uzandı ama dokunmadı. Havada asılı kalan parmakları sanki bir ateşe değmekten korkuyordu.
"Gerçek..." dedi fısıltıyla. "İz burada."
"İnandın mı şimdi?" dedim, sesim artık yorgunluktan kısılmıştı. "Anne olduğuma, o çocuğu benim doğurduğuma inandın mı Zervan Ağa? Yoksa hala 'hatırlamıyorum' dediğim için beni birilerinin artığı mı sanacaksın?"
Zervan aniden başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Öfkesi sönmemişti, sadece şekil değiştirmişti. "Anne olduğuna inandım Hejar. Ama bu iz, senin bakire çıkışını açıklamaz. Bu iz, Mervan'ın neden benim kopyam olduğunu açıklamaz. Aksine... Bu iz, gizemi daha da büyütür."
Elimi tuttu, hırsla kendine çekti. "Bana bak bu konu burada kapanmayacak. Her şeyi anlatacaksın. Neden hatırlamadığını neden yıllardır tanıdığımız adamın bilmediğimiz bir yeğeninin aniden oluşunu, oğlunu, onun babasını her şeyi…"
"Bırak kolumu, canımı yakıyorsun!"
"Canın yansın!" dedi Zervan, yüzünü yüzüme iyice yaklaştırarak. "Canın yansın ki belki o karanlık zihnin aydınlanır! Yarın Süleyman buraya gelecek. O dille neler dökülecek göreceğiz. Ama o zamana kadar..."
Beni yatağa doğru sertçe itti. "Bu odada ne olduğunu kimse bilmeyecek. Dışarıya karşı yine o yeni gelin rollerine devam edeceksin. Ama sakın unutma... Sen artık sadece berdel ile gelmiş gelin değilsin. Sen, Zervan Kozcu'nun çözmeye yemin ettiği en büyük belasın."
Zervan ceketini yerden alıp kapıya yöneldi. Kilidi hırsla açıp dışarı çıktığında, odada kalan tek şey benim hıçkırıklarım ve yerdeki cam kırıklarına vuran ay ışığıydı. Hatırlamıyordum... Gerçekten hatırlamıyordum. Ama Zervan’ın o şüphe dolu bakışları, unuttuğum o geçmişin aslında ne kadar korkunç olabileceğini kalbime bir kara tohum gibi ekmişti.