❗Hastane❗

2149 Words
Evliliğimin ilk haftasını devirmiştim. Dile kolay, tam yedi gündür bu koca taş duvarların arasında, her sabah "benim burada ne işim var?" diye uyanıp, akşamına "hadi Hejar, Mervan için dayan" diyerek uyuyordum. İyi kötü konaktakilerle bir orta yol bulmuştuk. Yani, en azından kimse kimsenin gırtlağına yapışmıyordu şimdilik. Ama odamdaki o koca gardırop hala başkasına aitmiş gibi duruyordu. İstanbul’dan apar topar, sadece bir valizle kaçar gibi geldiğim için ne giyecek doğru dürüst bir şeyim vardı ne de Mervan’ın düzeni tamdı. Çocuğun üç beş oyuncağı, birkaç parça kıyafeti... Kozcu konağının şaşaasının içinde biz resmen "emanet" gibi duruyorduk. Sabah Mervan’ın küçülen pantolonunu giydirmeye çalışırken canıma tak etti. "Olmayacak böyle balım," dedim Mervan’ın saçlarını öperken. "Sana şöyle güzel oyuncaklar, yeni kıyafetler lazım. Annenin de kendine bir çeki düzen vermesi gerek." Aşağı indiğimde avluda yine o 'ikili' oturmuş, kahve içip fısıldaşıyorlardı. Leyla, üzerimdeki kot pantolona ve sade tişörte bakıp yüzünü ekşitti. "Gelin hanım," dedi Leyla, fincanı tabağına sesli bir şekilde bırakarak. "Bir haftadır şu pantolonlarından kurtulamadın. Kozcu gelini dediğin şanına yakışır giyinir. Gören de seni buraya hayrına aldık sanacak." İçimden bir 'Sabır Hejar, sabır' çektim. "Pantolonumla dertleneceğine, kahvendeki fala bak yenge," dedim merdivenlerden inerken. "Belki orada kendine ait bir hayat bulursun da benimkini kurcalamaktan vazgeçersin." Keriman kıkırdadı ama Leyla’nın bakışıyla hemen sustu. Tam o sırada Zervan, o her zamanki heybetiyle avluya girdi. Elinde tespihi, üzerinde siyah ceketi... "Noluyor yine?" dedi Zervan, sesi avluda yankılanarak. Gözleri anında beni buldu. "Hejar, bu ne hal? Hazırlanmamışsın." "Hazırlanmadım çünkü eksiklerimiz var Zervan Ağa," dedim yanına giderek. "Mervan'ın üstü başı kalmadı, oyuncakları desen İstanbul’da kaldı. Benim de kendi ihtiyaçlarım var. Çarşıya gitmem lazım." Zervan durdu, tespihini eline doladı. "Çarşıya mı?" dedi, sanki çok garip bir şey söylemişim gibi. "Kozcu’nun karısı öyle tek başına, elinde poşetlerle çarşıda gezemez Hejar." "Tek başıma gideceğim demedim zaten," dedim diklenerek. "Mervan’ı da alacağım. Hem senin de işin yoksa, o 'kırk yaşın tecrübesiyle' bize neyin yakışacağını seçersin belki." Zervan'ın dudak kenarı hafifçe kıvrıldı. Benim bu atışmalarıma, lafımı esirgemememe alışmıştı ama yine de her seferinde şaşırıyor gibiydi. "İyi," dedi sadece. "Hazırlanın o zaman. Yarım saate çıkıyoruz. Ama sakın o eski püskü şeylerle çıkma karşıma." "Eski püskü dediğin benim en rahat kıyafetlerim Zervan! Hem sen çok biliyorsan yenilerini alırsın," deyip arkamı döndüm. Merdivenleri çıkarken yengelerin arkamdan "Nasılda aşıklar(!)" dediklerini duydum ama hiç oralı olmadı. Yarım saat sonra Zervan’ın o koca siyah arabasındaydık. Mervan arkada neşeyle camdan dışarı bakıyordu. Mardin’in o dar ve taşlı sokaklarına girdiğimizde, Zervan arabayı meydanın biraz uzağına park etti. "Burası kalabalık olur, elimi bırakma," dedi Zervan inerken. Bunu söylerken sesi her zamankinden daha korumacıydı. Mardin çarşısı buram buram baharat ve deri kokuyordu. Zervan önde, biz arkada yürürken herkes durup selam veriyordu. "Hayırlı olsun ağam," "Gelin hanım hoş gelmiş," sesleri arasında kendimi bir törenin ortasında gibi hissettim. Önce Mervan için büyük bir oyuncakçıya girdik. Zervan, Mervan neye dokunsa "Alın bunu da," diyordu. "Zervan dur! Hepsini alamazsın, çocuk şımaracak," dedim kolundan tutarak. "Şımarsın Hejar," dedi Zervan, gözlerimin içine bakarak. "Kozcuların oğlu şımarmayacak da kim şımaracak?" Oğluma Kozcu oğlu demesi gözümden kaçmamıştı ama bunu dile getirip de sanki bir şeyleri yüzüne vuruyormuş gibi görünmek istemedim. Mervan elinde koca bir kamyonla zıplarken, sonra kendim için kıyafet bakmaya başladık. Zervan beni en pahalı dükkanlardan birine soktu. İstanbul’daki tarzımdan ödün vermek istemiyordum ama buranın havasına da uymak zorundaydım. Dantelli bir elbiseyi elime alıp incelerken Zervan arkamda belirdi. Aynadaki aksimize baktım; o kırk yaşındaki devasa adam ve yanındaki emanet gibi duran yirmi sekiz yaşındaki ben. "Bu sana yakışmaz," dedi Zervan fısıltıyla. "Rengi çok sönük. Senin ateşine daha canlı bir şeyler lazım." "Sen benim ateşimi nereden biliyorsun Zervan Ağa?" dedim aynadaki gözlerine bakarak. Zervan hafifçe eğildi, nefesi kulağımı yaktı. "O gece odayı aydınlatan sadece ay ışığı değildi Hejar. O gün hangi ateşi söndürmeye çalıştığını ikimiz de biliyoruz." Yanaklarımın alev aldığını hissettim. Hemen elbiseyi bırakıp başka bir tarafa yöneldim. Alışveriş bittiğinde kollarımız poşetlerle doluydu. Zervan hepsini adamlardan birine verdi. "Aç mısın?" dedi Zervan. "Mervan acıkmıştır," dedim geçiştirerek. "Ben sana sordum Hejar," dedi durdurarak. "Bırak şimdi Mervan’ı. Sen iyi misin? Bir haftadır şu konakta solup gittin sanki." İlk defa bana ilgilli bir eş gibi sormuştu bunu. Sahiplenici, sert ama içinde bir yerlerde sakladığı o garip merhametle... "İyiyim Zervan. Sadece... Alışmaya çalışıyorum," dedim dürüstçe. "Alışacaksın," dedi Zervan, elimi sıkıca kavrayarak. "Mardin sana, sen Mardin’e alışacaksın. Çünkü artık kaçacak bir yerin yok. Sadece ben varım." Zervan bizi çarşının içindeki meşhur kebapçılardan birine götürdü. Mervan masaya oturur oturmaz heyecanla etrafı izlemeye başladı. Yemekler geldiğinde Mervan iştahla ciğer şişlerden birini ısırdı. Zervan’ın gözlerindeki o yumuşak ifadeyi gördüm. Çocuğu olmuyordu belki ama Mervan’a bakarken sanki kendi canından bir parçayı izliyor gibiydi. Tam o sırada ortamın bu yumuşaklığından güç alarak söze girdim. Sesimi biraz kıstım, Zervan’ın gözlerinin içine baktım. "Zervan... Hazır dışarı çıkmışken, yemekten sonra hastaneye gidebilir miyiz?" Zervan’ın lokması ağzında bir an duraksadı. "Cihan için mi?" diye sordu, sesi bir anda ciddileşti. "Hayır, abim için değil. Kadın doğuma görünmem lazım," dedim doğrudan. Zervan’ın elindeki çatal tabağına düştü. Bakışları bir anda öyle bir derinleşti, öyle bir karanlıklaştı ki, sanki masadaki tüm oksijeni çekti. Kadın doğum muayenesi demek, o gece yaşanan 'mucizenin' ya da saklanan o büyük sırrın tıbbi olarak belgelenmesi demekti. "Nereden çıktı bu Hejar?" dedi Zervan, sesi her zamankinden daha bariton ve sorgulayıcıydı. "Bir sorun mu var? Canın mı yanıyor?" "Sadece... Kontrol," dedim gözlerimi kaçırarak. "İstanbul’daki doktorum düzenli kontrollerin önemli olduğunu söylemişti. Hem buradaki durumumu, Mervan'ı ve o geceyi biliyorsun... Bir profesyonelin görmesi lazım." Zervan bir süre sustu. Bakışları Mervan’ın üzerinden geçti, sonra yine bana kilitlendi. Zihni bin bir türlü şüpheyle doluydu eminim. "Tamam," dedi en sonunda, sesi bir hüküm gibi masaya indi. "Yemek biter bitmez kendi hastanemize gidiyoruz. Ama bizzat kapıda ben bekleyeceğim. Doktorla ne konuştuğunu, ne duyduğunu ilk ben bileceğim." Zervan’ın bu sahiplenici ve şüphe dolu tavrı, hastanede bizi nelerin beklediğine dair içimdeki huzursuzluğu daha da artırdı. O doktorun söyleyeceği tek bir kelime, Kozcu konağındaki tüm dengeleri ya yerle bir edecekti ya da imkansız bir bağın ilk harcı olacaktı Kebapçıdan kalktığımızda Zervan’ın yüzü asılmıştı. Kadın doğum muayenesi isteğim, onun zihninde kimbilir hangi şüpheleri tetiklemişti. Mardin’in o yakıcı güneşinin altında hastaneye doğru ilerlerken, arabadaki tek neşe kaynağımız Mervan’dı. Hastanenin bahçesine girdiğimizde Mervan camdan dışarı fırlayacak gibi heyecanlandı. Girişteki renkli dondurma standını görmesiyle bağırması bir oldu. "Anne bak! Dondurmacı! Hem de her renkten var!" Zervan arabayı park ederken dikiz aynasından Mervan’a baktı. O sert yüzünde yine o belli belirsiz, sadece Mervan’a özel olan yumuşama belirdi. "Önce dondurma, sonra doktor," dedi Zervan, sesi her zamanki gibi davudi ama bu sefer bir parça daha şefkatliydi. Arabadan indiğimizde Mervan hemen dondurma standına koştu. Zervan, koca cüssesiyle standın önünde duran adamın tepesine çöker gibi yanına gitti. Mervan ise başını iyice geriye atıp Zervan’ın boyuna bakarak konuştu: "Zervan amca, sen hangisinden yiyeceksin? Ben senin yediğinden istiyorum, hani senin gibi sert olacağım ya!" Zervan hafifçe sırıttı, Mervan’ın saçlarını sertçe karıştırdı. "Sert adamlar Maraş dondurması yer velet. Öyle renkli menkli değil, süt gibi beyaz ama taş gibi sert," dedi. Sonra dondurmacıya dönüp "Küçük ağaya en irisinden bir Maraş külahı yap. Ama sakın o şakaları yapmaya kalkma, vaktimiz dar," diye uyardı. Dondurmacı, Zervan Ağa’nın heybetinden çekinerek hemen Mervan’a devasa bir dondurma hazırladı. Mervan, iki eliyle kavradığı külahı iştahla yalamaya başladığında Zervan cebinden çıkarıp bir tomar parayı adamın önüne bıraktı. "Anne bak, çok soğuk!" dedi Mervan, burnuna bulaşan beyaz lekeyle. Zervan cebinden çıkardığı mendille çocuğun burnunu sildi. "Gidin kantinin orada oturun," dedi şoföre ve yanındaki iki korumaya. "Gözünüzü küçük ağadan ayırmayın. Bir dondurma daha isterse alın, sakın ağlatmayın." Mervan neşeyle korumaların peşinden giderken, Zervan’ın bakışları yine bana döndü ve o an tüm o neşeli hava dağıldı. Hastanenin o keskin dezenfektan kokusu ciğerlerime dolmaya başladı. "Dışarıdayım Hejar," dedi Zervan, sesi koridorda yankılanarak. "İşin bitince Selda Hanım’la ben de konuşacağım. Bir sorun varsa saklama." "Sadece kontrol Zervan," dedim ama sesimdeki titremeyi ben bile duydum. Muayene odasına girdiğimde Doktor Selda beni karşıladı. Zervan’ın güvendiği bir isimdi. Sedyeye uzandığımda kalbim bir kuş gibi çırpınıyordu. Selda Hanım muayeneye başladığında odada sadece metal aletlerin sesi ve benim kesik nefesim vardı. Bir süre sonra doktor durdu, eldivenlerini çıkarıp yanıma geldi. Bakışlarında büyük bir şaşkınlık vardı. "Hejar Hanım," dedi Selda Hanım, sesini alçaltarak. "Dört yaşında bir çocuğunuz olduğunu söylemiştiniz. Ama bulgularımız... Biraz kafa karıştırıcı." "Nasıl yani?" dedim yutkunarak. "Tıbbi olarak konuşmak gerekirse; vajinal kanalınızda ve dokularınızda normal bir doğumun bırakacağı en ufak bir deformasyon yok. Hatta durum daha da ötesi... Doku yapınız, daha önce hiç cinsel ilişki yaşamamış, anatomik olarak 'bakire' bir kadınınkine tıpatıp benziyor. Mervan'ı nasıl dünyaya getirdiğiniz büyük bir bilmece." Tam o sırada kapı vuruldu. Zervan, sabırsızlığına yenik düşüp içeri dalmıştı. Gözleri doğrudan benim solgun yüzüme, sonra doktora kaydı. "Eee?" dedi Zervan, sesi gök gürültüsü gibi odada patladı. "Nedir durum Selda Hanım? Hejar neden bu kadar beti benzi atmış gibi bakıyor?" Selda Hanım bir an duraksadı. Benim gözlerimdeki o "yalvarırım sus" feryadını gördü mü bilmem ama tam ağzını açacakken hızla araya girdim. Bu yalan benim son kalemdi. "Zervan... Doktor Hanım şaşırdı çünkü ben normal doğum yapmadım," dedim, sesimi toplayarak. "Mervan sezeryanla dünyaya geldi. Ameliyat masasında doğurdum ben oğlumu. O yüzden vücudumun o bölgelerinin doğum yapmamış gibi görünmesi normalmiş, onu konuşuyorduk." Zervan kaşlarını çattı, yanıma doğru koca bir adım attı. "Sezeryan mı? İyi de o kan... İlk geceki o leke neydi o zaman? Eğer zaten doğum yapmış bir kadındıysan..." Boğazımdaki yumruyu zorla yutkundum. Zervan’ın kırk yaşındaki tecrübesini kandırmak zordu ama başka şansım yoktu. "Zervan... Mervan’ın babası öldükten sonra hayatıma kimse girmedi," dedim, sesim kısalarak. "Tam dört yıl oldu. Dört yıldır tenime kimsenin eli değmedi. Vücudum... Anla işte, uzun süre kimseyle olmayınca orası kendini kapatmış, yenilenmiş gibi olmuş demek ki. O kanama da ondandı. Helalim sensin dedik, bunca zaman sonra ilk kez biri dokununca vücudum tepki verdi işte." Selda Hanım bir süre bize baktı. Zervan’ın gözlerindeki o ateşi ve benim çaresizliğimi tarttı. "Ağam," dedi doktor, beni ipten alan o cümleyi kurarak. "Sezeryan doğum vajinal yapıda bir değişiklik yaratmaz. Uzun süreli cinsel perhiz de bazen dokuların hassaslaşmasına ve ilk seferki gibi kanamalara yol açabilir. Tıbben nadir olsa da imkansız değildir." Zervan’ın çenesi kasıldı. Bana öyle bir baktı ki; o bakışta hem bir kabulleniş hem de "ben bunu yemedim ama şimdilik susuyorum" diyen o hırs vardı. "Güzel," dedi Zervan, buz gibi bir sesle. "Madem her şey 'normal'... Çıkalım o zaman." Hastaneden çıktığımızda Mervan çoktan arkada uykusuna dönmüştü. Zervan arabayı meydandaki büyük bir eczanenin önünde aniden durdurdu. Mervan arkada dondurmanın rehavetiyle çoktan mayışmıştı. "Sen bekle, ben alıp gelirim," dedim kapıya uzanarak. Zervan'ın elindeki reçeteye uzandım ama o kağıdı vermedi. "Ben de geleceğim," dedi Zervan, motoru durdurarak. "Doktorun ne yazdığını, senin neye ihtiyacın olduğunu bilmem gerek." Eczaneye girdiğimizde o keskin ilaç kokusu genzimizi yaktı. Zervan reçeteyi tezgaha, eczacının önüne bir emir gibi bıraktı. Eczacı çocuk Zervan Ağa’yı görünce ne yapacağını şaşırdı, hemen raflara yöneldi. O sırada ben de tezgahın arkasındaki başka bir kutuyu işaret ettim. "Şundan da bir kutu verir misiniz?" Eczacı duraladı, Zervan’a baktı, sonra bana. İstediğim ilacı ve kremi paketleyip önümüze koydu. Zervan, daha parayı uzatmadan elini poşete attı ve benim ekstradan aldığım o küçük kutuyu parmaklarının ucuna aldı. Gözlerini kısarak ilacın ismine baktı. "Bu ne?" dedi Zervan, sesi eczanenin sessizliğinde bariton bir tınıyla yankılandı. "Doktor bunu yazmadı." "Rutin bir ilaç Zervan," dedim, poşeti elinden çekmeye çalışarak. "Uzun zamandır beri kullandığım bir şey. Önemli değil, sadece bitmişti." Zervan kutuyu evirip çevirdi, sanki içindeki molekülleri okumaya çalışıyordu. "Neyin nesi bu? Vitamin mi, ağrı kesici mi?" "Sadece bir takviye işte, vücudumun dengesi için," dedim bıkkınlıkla. "Cidden rutin bir şey, her kadın kullanır bazen. Bu kadar dedektifçilik oynama istersen." Zervan kutuyu tekrar poşete bıraktı ama bakışları hala üzerimdeydi. "Eczacı, bir kutu daha ver şundan," dedi Zervan. "Madem rutin, eksik kalmasın." Eczaneden çıkıp arabaya bindiğimizde sessizlik yine en büyük yol arkadaşımızdı. Mervan arkada mışıl mışıl uyuyor, elindeki boş külahı hala sıkıca tutuyordu. Zervan arabayı şehrin dışına doğru, tenha bir yola sürüp aniden sağa çekti. Motorun durmasıyla arabanın içine o boğucu sessizlik çöktü. "Bana bak matruşka hanım," dedi aniden, sesi arabanın içinde patladı. "Doktorun yanında o masalı anlattın, Selda da bir şekilde onayladı. Ama ben çocuk değilim. Bir kadın dört yıl değil, on yıl da geçse, eğer bir çocuk doğurduysa teni o sırrı saklamaz. Hele ki o geceki gibi bir kanamayı..." "Yalan mı söylüyorum yani Zervan?" dedim diklenerek. "Oğlumu ben doğurdum diyorum, ameliyat izimi mi göstereyim sana?" Zervan arabayı aniden sağa çekip durdurdu. Üzerime doğru eğildi, o sert erkek kokusu ve yakıcı nefesi yine her yerimi sardı. "Gerekirse onu da yapacaksın Hejar. Bu konakta yalanın ömrü kısadır. Eğer o çocuk benim kopyamsa ve sen bu geceye kadar kimseyle olmadıysan... Bu denklemde bir eksik var." Mervan arkada kıpırdandı, uykusunda "Zervan amca... Dondurma..." diye fısılladı. Zervan bir an durdu, çocuğa baktı, bakışlarındaki o sertlik bir saniyeliğine yerini tanımlayamadığım bir acıya bıraktı. Ama sonra yine bana döndü. "O kremi kullan," dedi sesi buz keserek. "Çünkü o ağrılar henüz bitmedi. Bu sır bizimle mezara gitmeyecek, haberin olsun." Gaza öyle bir bastı ki koltuğa yapıştım. Konağa yaklaştığımızda kapıda pusuya yatmış Leyla’yı görünce asıl savaşın şimdi başladığını anladım. Zervan cebindeki reçeteye dokunup bana yandan bir bakış attı. "Aşağı inince yüzünü asma. Rezil etme beni." "Senin derdin rezil olmak, benimki ise hayatta kalmak Zervan Ağa. Aramızdaki fark bu," deyip kapıyı açtım. 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD