Akşama kadar konakta hummalı bir hazırlık yapıldı. Tabii ben de yardım ettim. Ne kadar çalışan olsa da sonuçta onlar da insandı, her şeye yetişemiyorlardı. İstanbul’da kendi işimi kendim görmeye alışmıştım zaten, elim boş durunca daralıyordum.
Bir yandan mutfağa el atarken, bir yandan da oğlum buralara yabancılık çekmesin diye her yeri gezdirdim. Konak koca bir labirent gibiydi ama Mervan her köşeyi keşfetmek için can atıyordu.
Saat sekizi gösterdiğinde Mervan’ın yemeğini yedirmiştim. Sabah erkenden ayakta olduğu için gözlerinden uyku akıyordu zaten.
Mardin’in havası mı çarptı yoksa konaktaki bu ağır atmosfer mi bilmem, çocuğun uyku düzeni iyice bozulmuştu. Zervan’ın onun için hazırlattığı odaya götürmedim. Korkuyordum; o yengeler olacak yılanların sağı solu belli olmazdı. En azından ağanın odasına, Zervan’ın o sert otoritesinin sindiği o kapıdan içeri girmeye cesaret edemeyeceklerini biliyordum. Orada, Zervan’ın kokusunun olduğu o koca yatakta güvendeydi.
Saçını okşayıp şakaklarını öptüm. "Sen benim her şeyimsin balım," diye fısıldadım. Bu yaşıma kadar neler çektim, ne fırtınalardan geçtim bilmiyorum ama bildiğim tek gerçek Mervan’dı. Tüm bu saçmalığa, bu koca cüsseli adama ve onun zehirli ailesine dayanıyorsam, hepsi onun içindi. Son kez öpüp odadan çıktım, kapıyı da yavaşça çektim.
Aşağı indiğimde avlu ışıl ışıldı. Hanımağa kurulan o devasa sofraya bakıp beğeniyle başını sallıyordu. Yengeler ise sanki podyuma çıkacakmış gibi özenle hazırlanmışlardı. Leyla’nın yüzündeki o aşırı makyaj, Kerime’nin takıp takıştırdığı takılar... Hayırdır, misafir mi ağırlıyoruz yoksa güzellik yarışmasına mı giriyoruz anlamadım. Daha fazla bakıp da sabahki gibi bir tartışma başlatmak istemediğim için sessizce bir köşede bekledim.
Nihayet dış kapı gürültüyle açıldı. Başta Zervan olmak üzere, aşiret büyükleri olduğunu tahmin ettiğim o ağır abi takımı tek tek girdi avluya. Zervan, sabahki halinden daha heybetli görünüyordu. Üzerindeki o siyah ceket omuzlarını daha da geniş göstermiş, bakışları daha da keskinleşmişti. Arkasında ise Süleyman amcam belirdi. O sinsi suratını görünce midemin bulandığını hissettim. Bize "iktidarsız" diye Zervan’ı yutturan, beni bu ateşe atan adam...
Sofraya oturduğumuzda avluda çıt çıkmıyordu. Zervan baş köşeye kuruldu, yanındaki boşluğa da beni oturttu. Eliyle koltuğu işaret ederken gözlerindeki o 'ben buradayım' ifadesi masadaki herkese bir uyarı gibiydi.
Mervan’ı yukarıda, Zervan’ın odasında bırakmakla en doğrusunu yapmıştım. En azından şu yılan dilli yengelerin bakışlarından uzaktaydı.
Amcam Süleyman, masanın ucunda sanki kendi evindeymiş gibi iştahla tabağına dolduruyordu. Adamdaki yüzsüzlük şaka gibiydi; beni bir yalanla ateşe atmış, şimdi de karşımda oturmuş içli köfte gömüyordu.
"Afiyet olsun Zervan Ağa," dedi amcam, ağzındaki lokmayı yutup sırıtırken. "Bakıyorum da yeğenim çabuk ısınmış buraya. Biz de korkuyorduk yabancılık çeker mi diye ama yerini bulmuş."
Zervan çatalını tabağın kenarına yavaşça bıraktı. O ses masadaki tüm gürültüyü bıçak gibi kesti. "Senin korkman gerek şey bu olmamalı Süleyman," dedi Zervan, sesi her zamanki gibi davudi ve keskindi. "Hejar artık bu evin hanımı. Sen yemeğine ye, boş lafa karnımız tok."
Amcam hiç oralı olmadı, pişkin pişkin gülmeye devam etti. "Tabii ağam, sen nasıl dersen... Ama işte kan çekiyor insanı. Yeğenimi böyle sağ salim, yanında görünce içim rahatladı."
İçimden bir 'Hadi oradan amca' dedim. Rahatlamışmış. Adam resmen satış yapmıştı, şimdi de kârını kutluyordu. Leyla yenge dayanamayıp söze girdi:
"Hayırdır Hejar, sabah dillerin pabuç gibiydi, şimdi sesin soluğun çıkmıyor? Gece uykusuz mu kaldın?"
Gözleri doğrudan şalımla kapatmaya çalıştığım boynumdaki izlerdeydi. Zervan’ın masanın altındaki eli, dizimin hemen üzerine kapandı. Parmaklarını bacağıma öyle bir baskıyla bastırdı ki, 'Sakin ol' dediğini hissettim. Hadsiz büyüklerin yanında dediği laflara bak ya...
"Uykumu aldım yenge, merak etme," dedim, sesimi en doğal halime çekerek. "Ama senin ağzın çok boş duruyor bir şeyler ye de fazla boş laf çıkmasın o ağzından"
Leyla bu cevabı beklemiyordu, bir an yutkunup bozulduğunu belli etmemeye çalışarak önüne döndü. Masadaki aşiret büyükleri birbirine bakıp bıyık altından güldüler. Zervan’ın dizimdeki eli bir an için gevşedi, sonra parmak ucuyla hafifçe okşadı bacağımı. Aferin der gibiydi.
Yemek boyunca Zervan ve adamlar aşiret meselelerini, toprak davasını konuştular. Ben sadece tabağımla ilgilendim. Süleyman amcam birkaç kez lafa girmeye yeltendi ama Zervan her seferinde buz gibi bir bakışla lafı ağzına tıktı. Amcamın o yüzsüz hali bile Zervan’ın otoritesi karşısında yavaş yavaş sönüyordu.
Nihayet yemek bittiğinde, Zervan yerinden kalkıp "Ağalar, ayağınıza sağlık. Yarın divanda görüşürüz," diyerek herkesi yolcu etti. Süleyman amcam tam bana doğru bir adım atacaktı ki, Zervan kolumdan tutup beni kendine çekti.
"Süleyman, vakit geç oldu. Sen de dinlen artık," dedi Zervan. Sesi o kadar netti ki, amcam "İyi geceler" demekten başka çare bulamadı ve arkasına bakmadan gitti.
Onların gidişiyle avluda sadece biz bize kaldık. Tam o sırada Boran ve Şiyar abiler durup eşlerine baktılar. İkisi de aynı anda ellerini ceplerine atıp kadife, şık birer kutu çıkardılar. Şaşkınlıkla onlara bakarken ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Bu evde böyle romantik erkekler mi vardı?
"Hanım," dedi Şiyar abi, Kerime’ye (pardon, Keriman’a) bakarak. "Almayacak mısın hediyeni? Öyle bakıp duracak mısın?"
Keriman’ın gözleri parladı, az önceki o sinsi ifadesinden eser kalmamıştı. Leyla da aynı şekilde, kutuyu Boran abinin elinden alırken yüzünde bir zafer gülümsemesi belirdi. Tabi ya... Bugün 14 Şubat’tı. Sevgililer günü.
Buruk bir tebessümle izledim onların hediyeleşmesini. Hanımağa burada olmadığı için çekinmiyorlardı, rahattılar. Onları tanımıyordum, hikayelerini bilmiyordum ama ikisi adına sevinmiştim.
Onlara bakarken bir an kendimi düşündüm; hiç kutlamamıştım Sevgililer Günü'nü. Belki de bundandır o buruk tebessümün dudaklarımda yer edinmesi. Hayatım boyunca hep başkalarının mutluluğunu izleyen taraftaydım sanki.
Zervan bir onlara, bir bana bakarak ağzını açtı; sanki bir şey söyleyecek gibi oldu ama sonra yine yüzünü o buz gibi bakışlarına bırakıp ağzını kapattı. "Çok geç oldu, haydi herkese Allah rahatlık versin," dedi kestirip atarak.
Onun bu ani ve soğuk çıkışıyla masadaki hava bir anda dağıldı. Herkes yavaş yavaş odalarına yönelirken, Zervan'ın yanımda bir gölge gibi durduğunu hissettim.
Yukarı, odaya çıktığımızda kapıyı arkasından kilitledi. O metalik ses yine içimi titretti. Zervan, ceketini fırlatıp yatağa, Mervan'ın uyuduğu tarafa doğru yürüdü. Oğlum mışıl mışıl uyuyordu. Zervan bir süre ona baktı, koca elini çocuğun başına götürecek gibi oldu ama duraksadı.
Sonra bana döndü, sesi fısıltı gibiydi ama odada yankılandı. "O çarşafı ne yaptın Hejar?"
Beklediğim soruya bıkınlıkla cevap verdim. "Yıkadım astım ağam ve sen sormadan söyleyeyim kimse görmedi."
Zervan'ın kaşları çatıldı, yanıma doğru ağır bir adım attı. "Yıkadın mı?" dedi, sesinde hem şaşkınlık hem de anlamlandıramadığı bir öfke vardı. "Hejar o kanın orada ne işi olduğunu daha çözememişken, tutup yıkadın mı yani? Kimse görmediğine emin misin? Leyla ya da annem..."
"Görmediler dedim ya Zervan Ağa," dedim omuz silkerek, gardıroba yönelirken. "Sen aşağıda ağalık taslayıp aşiret büyüklerini ağırlarken ben burada kendi başımın çaresine baktım. O leke oradayken kimseyi odaya sokamazdım, sabah o yılanlar kapıya dayanmadan halletmem gerekiyordu. Hem ne bekliyordun? Çerçeveletip duvara mı assasydım?"
Zervan durdu. Gözlerini benden kaçırıp pencereden dışarıya, Mardin'in zifiri karanlığına baktı. Az önce avluda kardeşlerinin eşlerine hediye verişini izlerken yüzümde oluşan o ifadeyi görmüştü, biliyordum.
"Aşağıda..." dedi duraksayarak. "Diğerlerinin yaptığı o şov... Ona mı canın sıkıldı?"
"Saçmalama," dedim ama sesimdeki burukluk beni ele veriyordu. "Benim canım bir pırlantaya sıkılacak kadar ucuz değil. Sadece... Neyse, boşver. Allah rahatlık versin."
Arkamı dönüp Mervan'ın yanına uzanacakken kolumdan tuttu. Sertçe değil, ama gitmeme izin vermeyecek kadar kararlı bir tutuştu bu. "Hejar," dedi fısıltıyla, beni kendine doğru çekerken. "Ben sana pırlanta alamam belki ama seni bu konaktaki herkesten, en çok da o zehirli dillerden koruyabilirim."
Beni kendine doğru çektiğinde, o sert erkek kokusu yine her yerimi sardı. Gözlerinin içindeki o karanlık yangın hala sönmemişti. "Şimdi o sırrın geri kalanını konuşalım," dedi, sesi iyice alçalarak. "Bakire çıkan 'dul' gelinimle yarım kalan bir hesabımız var. O kanın hesabını bu gece vereceksin."
"Kimseye hesap vermek zorunda değilim Zervan." Kendimi sinirle ondan çekmeye çalışma çabama gülerek baktı. Ona da eğlence çıktı herhalde. Ya yaşından başından da utanmıyordu yahu bu adam. Olmuş kırk yaşında, yaptığına bak tövbe tövbe...
"Vereceksin. Vermek zorundasın," dedi Zervan, sesi her zamankinden daha kısık ve yakıcıydı. "İkimiz de ani bir evliliğin içinde bulduk kendimizi. Berdelle evlendiğim yetmemiş gibi, üstüne üstlük matruşka gibi olan eşim bir çocukla geldi, sonra da bakire çıktı. Acaba başka neler saklıyor?"
Erkekliğini kalçama sıkı sıkı yaslayarak devam etti: "Yani senden rica etmiyorum, paşa paşa anlatacaksın her şeyi. Yoksa başka yöntemlere başvurabiliriz ve inan, ikimiz de zevk alırız."
Zervan’ın nefesi tam kulağımın dibinde, o davudi sesi ise resmen içimde yankılanıyordu. Kalçamda hissettiğim o sarsılmaz sertlik, herkesin iktidarsız yalanına attığı tokat gibiydi. Ama ben Hejar’dım; öyle iki güzel lafa, bir parça tehdide pabuç bırakacak kadın değildim.
"Diğer yöntemlerin de senin olsun, zevkin de," dedim, dişlerimin arasından tıslayarak. Dirseğimi hafifçe geriye doğru itip aramızda bir santimlik de olsa boşluk yaratmaya çalıştım. "Sen beni ne sanıyorsun Zervan Ağa? Matruşka falan diyorsun ama asıl senin içinden ne çıkacağı belli değil. Kırk yaşına gelmişsin, hala gizemli adam rollerindesin. Azıcık yaşından utan yahu!"
Zervan'ın göğsünün arkamda sarsıldığını hissettim. Gülüyordu. Ama bu öyle neşeli bir gülüş değil, "seninle çok işimiz var" der gibi sinir bozucu, alaycı bir gülüştü.
Beni yavaşça kendine doğru çevirdi. Omuzlarımdan tutup sırtımı duvara yasladığında, gözlerindeki o karanlık yangınla yine baş başa kaldım.
"Yaşıma takmışsın Hejar," dedi, sesindeki o alaycı tonu gizlemeden. "Ama kırk yılın tecrübesi, senin o yirmi sekiz yıllık inadını her türlü büker, haberin olsun. Şimdi bırak bu atışmaları da bana asıl meseleyi anlat. Mervan... O çocuk senin her şeyin, biliyorum. Ama dün gece... O kan... Bir kadın hem anne olup hem nasıl 'hiç dokunulmamış' olabilir? Amcanın yalanlarını geçtim, sen hangi mucizenin içinden çıkıp geldin?"
Bakışlarımı kaçırdım. Cevabını benim bile tam olarak veremediğim bir soruyu ona nasıl anlatacaktım? "Ben Mervan’ı kucağıma aldığım gün, geçmişimi de o karanlık sularına gömdüm Zervan," dedim fısıltıyla. "Mervan benim canım, ciğerim. Onu dünyaya ben getirdim. Ama o kan... İnan bana, ben de en az senin kadar şaşkınım. "
Zervan elini çeneme koyup yüzümü kaldırdı. Baş parmağıyla alt dudağımı hafifçe ezdi. "Bana yalan söyleme Hejar. Gözlerin öyle demiyor. Sen bir sırra sığınmışsın, o sırrın etrafına da duvarlar örmüşsün. Ama unutma, ben o duvarları yıkmayı iyi bilirim."
Tam o sırada yataktan küçük bir kıpırtı sesi geldi. Mervan uykusunda dönmüş, minik eliyle Zervan’ın yastığını kavramıştı. İkimiz de aynı anda yatağa, o masum bedene baktık.
Zervan’ın bakışlarındaki o sertlik bir anda yerini derin bir boşluğa, hatta bir parça hüzne bıraktı. Kendi kısırlığı ve Mervan’ın ona olan o korkunç benzerliği... Adamın içindeki fırtınayı yüzünden okuyabiliyordum.
"Bak Hejar," dedi Zervan, sesini iyice alçaltarak. "Bu çocuk... Mervan... Bana neden bu kadar benziyor? Annem bile gördüğünde dili tutuldu. Eğer kısır olduğumu bilmesem, dört yıl önce İstanbul’da bir günah işledim de unuttum diyeceğim. Nedir bu işin aslı? "
"İnan ya da inanma ama Mervan benim çocuğum. Onu ben doğurdum... O kan belki başka bir şeyden olmuştur. Sonuçta babası öldükten sonra helalim sen oldun, aradan çok zaman geçti Zervan. Anla işte..."
Sesim sona doğru iyice kısılmıştı. Gözlerimi onun o zifiri karanlık bakışlarından kaçıramıyordum. Zervan’ın çenemi tutan parmakları hafifçe gevşedi ama yüzüme bakmayı bırakmadı. Öyle bir bakıyordu ki, sanki ruhumun en ücra köşesindeki o saklı çekmeceyi zorla açmaya çalışıyordu.
"Aradan çok zaman geçti diyorsun..." diye mırıldandı Zervan. Sesi artık daha da alçak, daha da boğuktu. "Yani sen şimdi bana, vücudun o adamı unuttu da bir mucize eseri kendini mi kapattı demek istiyorsun? Hejar, ben kırk yaşındayım dedim ya hani... Saçma sapan masalları yutacak yaşı çoktan geçtim."
Beni duvardan tam olarak bırakmadı. Göğsü, her nefes alışımda benimkine çarpıyordu. O koca elleri hala omuzlarımdaydı. "Mervan senin çocuğun, ona şüphem yok. O velet senin gözlerinle bakıyor dünyaya. Ama asıl mesele o değil..." dedi ve başını hafifçe yana yatırıp yatakta uyuyan Mervan’a baktı. "Asıl mesele, o çocuğun benim çocukluğumla yan yana gelince bir ayna gibi durması. Süleyman bir şeyler çevirmiş ama ne... Onu bir çözsem, Mardin’de taş taş üstünde bırakmayacağım."
"Amcam ne yapabilir Zervan?" dedim bıkkınlıkla. "Adamın tek derdi paçayı kurtarmaktı, beni de yaktı geçti işte. Başka ne sırrı olacak? Hem bak, çocuk uyuyor, bağırma da uyanmasın. Zaten düzeni bozuldu garibimin."
Zervan, Mervan'a bakarken yüzündeki o sert ifade bir anlığına yine yumuşadı. Ama sonra tekrar bana döndü. "Paşa paşa anlatacaksın dedim ama belli ki senin dilin bu gece çözülmeyecek matruşka hanım," dedi hafifçe sırıtarak. Ama bu kez gülüşünde o tehditkar havadan ziyade, garip bir kabulleniş vardı. "Şimdilik bu masalla idare edelim. Ama o çarşafı yıkaman seni kurtarmadı, sadece sabahki rezillikten kurtardı bizi."
Elimi omuzuna koyup onu hafifçe itmeye çalıştım. "Hadi Zervan, uykum var. Yatıp uyuyalım artık. Sabah yengeler kapıya dayanmadan dinlenmem lazım."
Zervan beni bıraktı. Üzerindeki o baskıcı hava bir nebze dağılmıştı. Gidip pencerenin önündeki ocağın yanına oturdu, bir sigara yaktı. "Geç yat," dedi dumanı dışarı üflerken.
Yatağa, Mervan’ın diğer tarafına yavaşça süzüldüm. Çarşafı üzerime çekerken Zervan’ın pencere önündeki gölgesini izliyordum. Adam kırk yaşında ama hala bir çocuk gibi kafa karıştırıcıydı. Bir yanı canavar gibi üzerime çöküyor, diğer yanı oğlumun saçını okşamak için can atıyordu.
"Zervan," dedim yastığa başımı koyarken.
"Hım?"
"Sevgililer günü müydü gerçekten bugün?"
Zervan sigarasından bir nefes daha çekip karanlığa baktı. "Evde öyle günler pek kutlanmaz Hejar. Ama abimler işte... annem yokken biraz nefes alıyorlar. Bizim payımıza da bu düştü. Bir yalan, bir çocuk, bir de kurumuş bir nesil."
"Ben de hiç kutlamadım zaten," diye kaçırdım ağzımdan. Sesim düşündüğümden daha buruk çıkmıştı. "Yani İstanbul’da olunca her köşe başında bir çiçekçi, her masada bir balon görüyorsun ama... Benim kapımı öyle bir buket hiç çalmadı. Ne bir kırmızı gül gördüm, ne de bir hediye kutusu."
Zervan dumanı yavaşça savurdu, bakışlarını karanlıktan çekip bana dikti. "Neden?" diye sordu, sesi şaşkınlıktan ziyade sorgulayıcıydı. "O kadar sene... Mervan’ın babasıyla hiç mi kutlamadınız? O da mı bir dal çiçek alıp gelmedi önüne?"
Boğazıma bir yumru oturdu. Geçmişi hatırlamak, o boşlukları doldurmaya çalışmak bazen nefesimi kesiyordu. "Bilmiyorum," dedim fısıltıyla, bakışlarımı tavana dikerek. "Hatırlamıyorum hiç kutladığımızı. Belki de çok eskide kaldığı içindir, belki de öyle şeyler için hiç vaktimiz olmamıştır. Hatırladığım tek şey, kucağımdaki bu çocuk."
Zervan sigarasını kül tablasına bastırıp ayağa kalktı. Yatağa doğru yaklaştı ama oturmadı. "Garip," dedi sadece. "Dışarıdan bakınca o süslü kızlarından farkın yok ama içinde koca bir kimsesizlik saklıyorsun Hejar Hanım. Bakire çıkan bir dul, sevgililer günü kutlamamış bir kadın... Matruşkanın her katı başka bir dert."
"Kurumamıştır belki," diye fısıldadım, gözlerim kapanırken. "Belki de sen sadece yanlış toprağı bekledin."
Zervan cevap vermedi. Sadece çakmağın o metalik sesi duyuldu karanlıkta. Mervan’ın düzenli nefeslerine, dışarıdaki rüzgarın sesi karışırken; bu koca odada, bir yalanın üzerine inşa edilmiş ama her zerresiyle gerçek olan bir bağın içinde uykuya daldım.