❗Kurtlar Sofrası❗

1523 Words
Zervan’ın arkasından, kucağımda Mervan’la beraber aşağı indim. Avluya adım attığım an sanki tüm dünya durdu, tüm gözler üzerimize dikildi. Masanın etrafındaki o kalabalık, o sessizlik... Yerimde bir an durakladım. Kimseyi tanımıyordum ve masadaki herkes, sanki büyük bir günahın işlemişiz gibi bana ve oğluma iğrenerek bakıyordu. Biz bu bakışları hak edecek hiçbir şey yapmamıştık; sadece hayatta kalmaya çalışıyorduk. Zervan, o sarsılmaz otoritesiyle yanıma geldi. Büyük, sıcak elini belime koydu. Dokunuşu hem bir sahiplenme hem de masadakilere bir uyarıydı. "Beraber geçelim," dedi fısıltıyla. Baş köşedeki sandalye boştu. Heybetinden bile belliydi, orası babasının yeri olmalıydı. Sahi, babası neredeydi? Zervan hiç tereddüt etmeden oraya, oraya geçip oturdu. Hemen sağında annesi Hükümran Hanımağa vardı. Sol tarafındaki iki sandalye ise boş bırakılmıştı; sanki bizim için hazırlanmış birer infaz kürsüsü gibiydiler. Zervan gözüyle orayı işaret ederek oturmamı istedi. Oğlumu kucağımdan indirip sandalyeye oturttum ama ben oturmadım. Masadakilerin fısıltıları bir anda kesildi. Herkes ne yaptığıma anlam veremeyen, meraklı ve yargılayıcı gözlerle beni izliyordu. Masayı ağır ağır dolanıp Hükümran Hanımağa’nın tam önünde durdum. Hanımağa, kucağındaki peçeteyi sıkmış, buz gibi bakışlarıyla beni süzüyordu. Hiç istifimi bozmadan eline uzandım, yavaşça kaldırdım ve dudaklarımı elinin üzerine bastırıp başıma koydum. "Günaydın Hanımağam." Bu bizim geleneğimizdi; hala devam ediliyor muydu bilmiyorum ama bir gelin, ilk sabah kayınvalidesinin ve babasının elini öperdi. İstanbullu olabilirdim ama bu toprakların saygı dilini en az onlar kadar iyi biliyordum. Hanımağa’nın o mermer gibi soğuk yüzünde bir anlık şaşkınlık belirdi. Gözlerini benden kaçıramadı, eli avucumda bir saniye fazla kaldı. Beklemiyordu. "Dulluğuyla gelip başımıza bela olan o modern kadın"ın böyle bir usul bilmesine hazırlıksız yakalanmıştı. "Günaydın gelin hanım," dedi Hanımağa, sesi hala mesafeliydi ama o ilk andaki iğrenç bakışı bir nebze kırılmıştı. "Geç otur yerine." Zervan’ın yanına geçtiğimde, onun o bakışlarının üzerimde olduğunu hissettim. Dudaklarında o nadir, belli belirsiz tebessüm vardı sanki. Yerime oturdum, başımı dik tuttum. Mervan hemen yanımda, Zervan'ın tam solundaydı. "Evet, herkes burada olduğuna göre sizi tanıştırayım." Zervan, masadakileri tek tek bana göstererek tanıtmaya başladı. Mervan'ın hemen yanında oturan gencin adı Zahir'miş. Henüz tanımadığım için bir şey diyemeyecektim, yüzüme bakmamaya çalışarak tabağıyla ilgileniyordu. Hemen onun yanında Boran abi vardı ve yanında ise eşi Leyla. Boran abi, ağırbaşlı bir şekilde sadece başıyla selam verip önüne dönerken; karısı Leyla, bana ve oğluma resmen bir böceğe bakar gibi iğrenerek, tuhaf tuhaf bakıyordu. Bakışlarına takılmadan diğerlerine geçtim. Karşımda Hanımağa varken, onun yanında diğer oğlu Şiyar abi ve eşi Keriman vardı. Nihayet Keriman’ımızı bulmuştuk! O sinsi, fesatlığın kokusunu şimdiden almıştım ondan. Mervan'a o "baba" lafını diyen sendin demek... Seninle ufak bir işim var Keriman! Haddini bildireceğim sana. "Kolla götü Keriman," diye geçirdim içimden, "Mardin'in taşına toprağına benzemem ben, canını sıkarım senin." Şiyar abinin de tuhaf bir bakışı vardı, çözemedim. Diğerlerinin aksine yüzünde yumuşak, hatta sıcak bir ifade vardı. Ama özellikle oğlum Mervan'a öyle bir gülümseyerek bakıyordu ki, o bakış beni bir anda korkuttu. Neden bu kadar sevecendi? Bu evde kimse bize gülümsemezken, Şiyar'ın Mervan'a sevgiyle bakması ruhumu daralttı. "Eee gelin hanım," dedi Leyla, çay kaşığını bardağına çarptıra çarptıra. Sesi bıçak gibi kesti masadaki sessizliği. "Hadi kalkta çay koy, biraz gelinliğini görelim" Zervan elindeki bardağı masaya biraz sertçe vurdu. O koca elleri masanın yarısını kaplıyordu resmen. "Leyla," dedi, sesi o bariton tınısıyla adeta yeri sarstı. "Sabah sabah huzur kaçırma. Hejar bu evin hanımıdır, hizmetçi değil. Bir daha böyle söz duymayacağım kimseden." Leyla yutkunup bakışlarını kaçırdı ama Keriman sinsi sinsi gülmeye devam ediyordu. Şiyar hâlâ Mervan'a bakıyordu. Mervan ise Zervan’ın tabağındaki peynire uzanıp "Zervan amca, bu çok güzelmiş," diyerek ortamın gerginliğinden habersizce yemeğine daldı. Zervan, o koca cüssesiyle bana doğru eğildi. Sadece benim duyabileceğim bir fısıltıyla konuştu: "Yemeğini ye Hejar. Bu masada aç kalırsan, seni kurtlar sofrasında bir lokmada yerler. Özellikle de yan taraftakiler..." Kısa bie sürede kimse konuşmadan kahvaltımızı yaptık. Zervan yerinden kalkınca evin diğer erkekleri de yerinden kalktı. Leyla ve Kerime de yerinden kalkınca işe gideceklerini anladım. Kadınlar hızlıca eşlerinin ceketlerini içeriden alıp gelmişti ben ise istifimi bozmadan durduğum yerde oğluma yemek yedirmekle meşgüldüm. Ayrıca ağamız kendi ceketini zaten giymişti. Hanımağanın boğazını temizlemesiyle ona bakınca gözüyle dış kapıya giden Zervan'ı işaret etti. Derin bir iç çekerek yerimden kalktığımda meraklı oğlum "Annecim nereye?" sorusuna daha fazla göze batmamak için hızlıca cevp verdim. "Zervan ağayı yolcu etmeye balım sen kahvaltını yap." "Bende bende!" elimi tutunca ikimizde dış kapıya yanına gittik. Zervan bana ve oğluma anlamsızca bakınca "Hayırlı işler ağa, inşallah tez vakitte batarsınız." sevimlice onun için güzel dileklerimi dile getirmem ile hafifçe sırıtıp göz devirdi. "Tez vakitte bat amcacım." Oğlumun beni taklit etmesiyle kendimi tutamayıp güldüm. Mervan o kadar ciddi söylemişti ki bunu, sanki hayırlı bir iş istiyormuş gibi. Zervan’ın o hep çatık olan kaşları bir an kalktı, hafifçe sırıttı. Adamın gülüşü bile bir garip; sanki yüzü gülmeye alışık değil de zorla yapıyormuş gibi. Bana döndü. Kapının eşiğinde öyle bir dikiliyor ki, bütün güneş kapandı resmen. "Valla Hejar, bedduan bile çocuk işi," dedi. Sesi o kadar tok ki, her lafı insanın içine oturuyor. "Ama söyleyeyim, ben batarsam hepimiz aç kalırız. Senin o İstanbul’daki dükkan da bizi kurtarmaz, ona göre. Dua et de işim gücüm tıkırında gitsin." "Hadi oradan be," dedim gözlerimi devirip. "Ben kendi başının çaresine bakmış kadınım Zervan Ağa. Senin bu koca konağın çökerse ben bir yolunu bulur çıkarım o enkazdan, sen asıl kendi karizmanı düşün. Bir çizilirse bir daha toparlayamazsın, ona yanarım." Zervan bir şey demedi ama bakışlarındaki o sertlik ilk defa yerini hafif bir alaya bıraktı. Eğildi, Mervan’ın saçlarını şöyle bir karıştırdı. "Akıllı dur küçük ağa. Anneni de fazla delirtme, zaten kadın fıttırmaya yer arıyor," dedi ve arkasına bakmadan, o kendinden emin adımlarıyla arabasına doğru yürüdü. Onlar gidene kadar bekledim. Kapıyı kapattığım an, arkamda birer yılan gibi bekleyen o iki nefesi hissettim. Kerime ve Leyla... Nihayet asıl meseleye geldik. "Aman ne tatlı," dedi Leyla, kollarını kavuşturmuş, mutfağın kapısına yaslanmış bizi süzüyordu. "Daha ilk günden ağanın gözüne girmek için ne taklalar attın öyle... El öpmeler, veda sahneleri. İstanbul’da konservatuvar falan mı okudun sen? Oyunculuğun bayağı iyiymiş." Mervan’ı yavaşça arkama çektim. "Oyunculuk değil Leyla yenge, terbiye deniyor buna. Sizin buralarda pek kalmamış herhalde ama bizde hala var," dedim, yüzüme o en gıcık gülümsememi yerleştirerek. Kerime sinsi sinsi yanımıza geldi. "Terbiye ha? Kucağında veletle gelip bu konağın baş köşesine tünemeyi de terbiyeden mi sayıyorsun? Zervan ağam acımış da almış seni... Ama o çocuk bu kapının içinde hiçbir zaman 'ağa' olamaz, bunu o küçük kafana sok." Bir adımda tam önüne dikildim. Aramızda bayağı boy farkı vardı, resmen tepeden baktım kadına. "Bana bak Keriman," dedim, ismini bilerek yanlış söyleyerek. "Oğlumun adını o fesat ağzına bir daha alırsan, o dilini ne yapacağımı şaşırırsın. Zervan’ın merhameti beni ilgilendirmez ama benim sinirim senin uykularını kaçırır." "Adım Kerime!" diye cırladı. "Daha adımı söyleyemiyorsun gelmiş bana ahkam kesiyorsun!" "Benim için Keriman’sın sen. Hatta 'Hadsiz Keriman'. Hadi şimdi git, o soğumuş çayları tazele. Malum, ağan beni 'evin hanımı' yaptı ya... Biraz gelinliğini görelim de çay içelim, hadi canım!" Eğilip alnından öptüm. "Kızmıyorlar bebeğim," dedim Leyla ve Keriman'a 'hadi oradan' der gibi bakarak. "Sadece bu konakta kimse normal insan görmeye alışık değil, şaşırıyorlar. Ama biz halledeceğiz, korkma." "Herkes işine!" dedi. Sesi avluda yankılandı. "Öyle boş boş çene çalacağınıza geçin mutfağa. Akşama misafirimiz var. Zervan’ın amcası Süleyman ve aşiretin adamları gelecek. El birliğiyle hazırlayın şu sofrayı, mutfağa yardım edin. Kimse akşam burada bir eksik görmesin, yüzümüzü kara çıkarmayın." Mutfağa geçmemiz için verdiği talimatla içimden bir "oh" çektim ama bu ferahlık kısa sürdü. Mutfakta koca bir yemek masasının etrafında toplandığımızda, Leyla ve Keriman çoktan zehirlerini akıtmak için pozisyon almışlardı. Sebzeleri doğramaya başladığımızda Leyla, elindeki bıçağı tahtaya sertçe vurarak bana döndü. "Eee Hejar," dedi sesi iğneleyici bir tınıyla. "Normalde bu sabah senin kapında zılgıtlar çekilir, kaynanan elinde çarşafla aşağı iner, müjdeyi tüm aşirete verirdi." Sinsi bir gülüşle Keriman’a baktı. "Ama bakıyorum da ne ağada bir ses var, ne sende bir tık... Kapıdan süzülüp indiniz öyle sessiz sedasız." Keriman hemen lafa atladı, ağzı kulaklarındaydı resmen. "E Leyla abla, amcası boşuna mı dedi 'yapamaz' diye? Adam haklıymış işte. Yazık gencecik kadınsın ama Zervan ağamdan bir şey beklemek de biraz hayal tabii... Adam yarım, ne yapsın? İş yok ki müjde olsun!" Duyduklarım karşısında bıçağı elimden düşürmemek için kendimi zor tuttum. Amcamın o "iktidarsız" yalanına öyle bir inanmışlardı ki, Zervan'ın dün gece tenimde bıraktığı o yakıcı gerçeklikten haberleri bile yoktu. Ama asıl korkum başkaydı. O çarşaf... Şu an yukarıda, Zervan'ın aceleyle bir kenara tıkıştırdığı o imkansız kan lekesini taşıyan çarşaf duruyordu. Dul bir kadının çarşafında kan olması demek, benim geçmişimin, Mervan'ın varlığının ve tüm hayatımın sorgulanması demekti. Kimse bilmiyordu ama o çarşaf mutfaktaki bu zehirli dillerin eline geçse, Mardin'i başımıza yıkarlardı. "Siz kendi dertlerinize yanın bence," dedim, sesimi en sakin halime getirmeye çalışarak. "Ağanızın 'tıkı' sizi mi gerdi? Yoksa kendinize mi güvenmiyorsunuz da gelinin yatağını bu kadar merak ediyorsunuz?" Leyla morardı. "Hadsiz! Biz burada geleneklerimize göre konuşuyoruz." "Gelenekmiş... Sizin töreniz geline sabah sabah çarşaf sormak mı, yoksa mutfakta dedikodu kazanını kaynatmak mı? Hadi işinize bakın." Mervan mutfak kapısında bana bakarken derin bir nefes aldım. Hanımağa mutfağa yardıma çağırmıştı ama yengelerin bu saldırıları akşama kadar süreceğe benziyordu. Zervan akşam geldiğinde, bu yalanların arasında o "kanlı sırrı" nasıl saklayacaktık? Ya da Zervan, kendisine "iktidarsız" diyerek dalga geçen bu kadınların karşısına o çarşafla mı çıkacaktı? Zervan Kozcu akşam geldiğinde ya bu konağı yakacaktı ya da bu yalanın altında hepimizi bırakacaktı. Ama o çarşaf... O çarşaf şu an yukarıdaki odada, patlamaya hazır bir bomba gibi ikimizin sırrını bekliyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD