Odanın içindeki o yoğun, terli ve geniz yakan hava yavaşça dağılırken, Zervan üzerimden çekildi. Az önceki o fırtınalı, sert ve durdurulamaz adam gitmiş; yerini her zamanki gibi buzdan bir heykel andıran, duygusuz ve mesafeli Zervan Kozcu almıştı. Nefesi yavaşlamıştı ama bakışlarındaki o karanlık hırs sönmemişti.
Zervan, yatağın kenarına oturup sırtını bana döndü. O koca, yara izleriyle dolu sırtı şimdi bir duvar gibi duruyordu aramızda. Az önce tenimde fırtınalar koparan o eller, şimdi dizlerinin üzerine yumruk yapılmış halde duruyordu. Ben ise çarşafı göğsüme kadar çekmiş, hâlâ sarsılan bedenimi zapt etmeye çalışıyordum.
Tam o sırada Zervan aniden kaskatı kesildi.
Hiçbir şey söylemedi, sadece bakışlarının yatağın beyaz çarşafına çakıldığını gördüm. Ben de o yöne baktığımda kanımın donduğunu hissettim.
Beyaz, ipek çarşafın üzerinde, ikimizin tam ortasında kıpkırmızı bir leke yayılıyordu. Taze, sıcak ve imkansız bir leke...
Mervan’ın annesiydim. Bakire değildim. Ama o kan lekesi, Mardin'in bin yıllık töresine bir mühür gibi vurulmuştu oraya. Şok içindeydim; bu nasıl olabilirdi?
Zervan yavaşça bana döndü. Yüzünde duygusal bir kırılma, bir üzüntü ya da pişmanlık yoktu. Sadece saf, buz gibi bir öfke ve kafa karışıklığı vardı. Bakışları bir bıçak kadar keskindi ve beni her zerremle tartıyordu.
"Bu ne?" diye sordu. Sesi bir fısıltıdan farksızdı ama odanın içindeki her şeyi dondurmaya yetti. "Hejar, bu ne?"
"Bilmiyorum..." dedim, sesim titremesin diye dudaklarımı ısırdım. "Zervan, yemin ederim bilmiyorum. Ben... Ben dul bir kadınım. Mervan benim oğlum. Bu imkansız."
Zervan bir anda ayağa kalktı. O devasa heybetiyle üzerime çöktüğünde nefesim kesildi. Sertçe çenemi kavrayıp yüzümü kendine çevirdi. Dokunuşu canımı yakıyordu ama o bunu umursuyor gibi görünmüyordu. Acımasızdı; az önceki sevişmenin sıcaklığı yerini kış ayazına bırakmıştı.
"Benimle oyun mu oynuyorsun?" diye hırıldadı. "Lan daha kaç vukuatınız çıkacak? Mervan kimin çocuğu o zaman? Sikerim sizi kiminle oyun oynuyorsunuz?"
"Oyun falan oynamıyorum!" diye bağırdım, çenemi elinden kurtarmaya çalışarak. "Benim çocuğum var, Mervan benim gerçek oğlum! Bu kanın neden orada olduğunu ben de bilmiyorum!"
Zervan beni sertçe yatağa geri itti. Pişmanlık duymuyordu. Az önce canımı yaktığını biliyordu ama umurunda değildi. Odanın içinde bir aslan gibi volta atmaya başladı. Eliyle saçlarını geriye itti. O duygusuz yüzünde ilk kez bir rahatsızlık belirtisi gördüm; ama bu üzüntü değil, kontrolünü kaybetme korkusuydu.
"Zorladım..." diye mırıldandı.
Bana döndü. Gözlerinde diğer her şeye duyduğundan farklı, ince bir merhamet kırıntısı belirdi ama bu hala çok sert bir tonun altındaydı. "İncittim mi seni?" diye sordu. Sesi hala kaba, hala mesafeliydi. "Bağırdın mı da ben duymadım o zevkin içinde?"
"Hayır Zervan," dedim çarşafa daha sıkı sarılarak. "İncitmedin. Ben... Ben de istedim. Bu kanın bizimle bir ilgisi yok, başka bir şey bu."
Zervan bir süre sustu. Gözlerini o kırmızı lekeden ayırmıyordu. Acımasızlığı, bu belirsizlik karşısında bir kalkana dönüşmüştü. "Bu çarşaf sabah bu kapıdan dışarı çıkarsa, Süleyman'ın öldürürüler Hejar," dedi buz gibi bir sesle. "Senin dul olduğunu bilen herkes, senin bakire çıktığını gördüğünde bu çocuğun kimden olduğunu sormaya başlayacak. Bu konak o zaman kan gölüne döner."
Zervan, pencerenin önüne gitti ve dışarıdaki zifiri karanlığa baktı. Beni teselli etmedi, yanıma gelip sarılmadı. Sadece orada, bir duvar gibi dikildi. Acımasızdı; yaşadığım o korkuyla beni baş başa bırakmıştı ama gitmemişti de.
"Uyu," dedi sadece. "Sabah bu sırrı nasıl gömeceğimizi düşüneceğim. Ama sakın unutma Hejar; bu odada olan bu odada kalır. Dışarıda yine o 'iktidarsız ağa' ve onun 'berdel geliniyiz'. Bu kan bizim kurtuluşumuz değil, felaketimiz olabilir."
....
Gözlerimi bacağımdaki ve kasıklarımdaki ağrılardan dolayı yavaşça açtım. Bir süre etrafıma baktım nerede olduğumu bir süre algılayamadım ama ardından her şey tek tek doluştu aklıma.
Evlenmiştim. Hem de kısır ağayla, acımasız ağayla...
Aklıma Zervan ağanın gelmesiyle yerimden yavaşca kalkıp odaya göz gezdirdim lakin odada ondan eser yoktu. Sanki dün gece ikimzde zevkten çıldırmamış ve ben sadece rüya görmüşüm gibi kendisinden geriye bir şey bırakmamıştı.
Neredeydi?
Daha fazla onu düşünmeden kalkıp odadaki banyo olduğunu tahmin ettiğim kapıya doğru yavaş yavaş yürüdüm. Sadece bir an aklıma dün geceki kan gelince omuzum üstünden geriye doğru bir baktım.
Cidden oradaydı, o kan yüzüme tokat gibi vurdu.
Bu nasıl mümkün olabilirdi ben bakire değildim ki, bir çocuğum vardı tamam sezeryenle doğurmuş olabilirim ama o çocuğu nasıl yaptığımda oratadaydı.
Belki yıllardır biriyle ilişkiye girmedim diye zorlanmış olabilirim en iyisi doktora görünmekti yoksa cidden Zervan ağa bu işin peşini bırakmayacaktı tıpkı benim gibi.
Banyo kapısını açtığımda beni banyodan ziyade daha çok küçük bir hamam karşıladı. Kahve krem deseli mermerlerle, ortadaki göbek taşı ile eski dönem hisisyatı veriyordu. Sıcak suyu açıp kurnanın dolmasını izledim elime aldığım tasla ara ara üzerime dökerek sıcaklığını kontrol ettim.
Kurnada ki suyu izlerken hayatımı düşündüm. Birkaç gündür yaşadıklarımı düşündüm. Ben neyin içine düşmüştüm, neden bu evliliği bu kadar çabuk kabul etmiştim anlamıyorum. Sanki bir uykudaydım da şimdi uyanmış gibi hissediyordum.
En önemlisi ben oğlumu düşünmeden nasıl bu evliliğe tamam demiştim. Ou resmen kurtlar sofrasına atmıştım çünkü hangi yüzyılda olursak olalım kimse kendi kanından olmayan çocuğu istemezdi istisnalar olabilir ama çoğunluk başkasının çocuğuna dönüp selam bile vermez.
Bu konakta da aynısı olacak. Zervan ağanın kısır olmasını zaten onlar için kötüyken bir de kimden olduğunu bilmediği bir çocuğun sürekli onun etrafında olacak olması hoş karşılanmayacaktı.
Eğer babası şehit olmasaydı ilk gün onu elimden bile alabilirlerdi, şehidimize askerimizin onlara bıraktığı emanette ihanet etmek istemiyorlardı bunu anlamıştım.
Keşke amcamı dinlemeseydim, keşke buraya gelmeseydim. keşke...
Keşke dün Zervan ağa bana dokunurken benliğime ihanet edecek kadar zevk almasaydım...
Zihnimin derinliklerine daha fazla dalmadan sıcak suyla kendimi güzelce yıkayıp üstüme Zervan'ın bornozunu aldım. Maşallah adam normal değildi ki resmen bornozda kaybolmuştum.
Odaya döndüğümde oyalanmadan hazırlanmaya koyuldum. Mervan neredeydi ne haldeydi bakmam gerekiyordu. Bne oğlumla bu kadar ayrı kalmamıştım ki...
Üstüme beyaz bir elbise giyerek saçlarımı makyajımı yapıp nihayet odadan çıktım. Saat henüz sabah yediydi ev ahalisi uyanıktı bunu gelen seslerden anlamıştım ama anlam veremediğim ilk gün gelinle damadın beraber aşağıya inmesi gerekirken kocam olacak yaşlı bunağın nerede olduğuydu.
Zifaf sabahının o ağır, sırlar yüklü havası konağın her köşesine sinmişti. Üzerimdeki şaşkınlığı ve o yatakta bıraktığımız anlam veremediğim kırmızılığın yükünü atmaya çalışarak avluya çıktım. Bakışlarım istemsizce yukarı kaydı. Zervan, üst kattaki balkonda dikiliyordu.
Bunak dedim diye çarpılacağım gerçi asla ama asla çirkin değildi. Çökmemişti; düzenli spor yaptığı her kasından, omuzlarının genişliğinden çok belliydi. Eminim kısır olmasaydı kızlar asla peşini bırakmazdı da neyse...
"Mervan ağa, oraya gitme!"
Zervan'ın sesi üst kattaki balkondan geliyordu ve ne? Zervan, oğluma neden 'ağa' diyordu bu adam? Şaşkınlıkla adımlarımı yavaşlattım.
"Ama amca, aşağıdaki herkes karınca gibi! Bakmak istiyorum," dedi Mervan. Sesi o kadar mutlu ve enerjik geliyordu ki, onun bu sevinciyle ben de istemsizce gülümsedim. İyi ki anlaşmışlardı, yoksa oğlumu alır giderdim buradan.
"Küçük ağa, başına bir şey gelse o ananla uğraşamam, gel buraya!"
Ay haspam! Benimle uğraşmak istemiyormuş... Ben çok meraklıydım sanki seninle uğraşmaya! Ağzımda söylene söylene onların olduğu yere, üst kata çıktım. Beni henüz fark etmemişlerdi. Zervan ağa, oğlumu sedirde hemen yanına oturtmuştu. Benim meraklı oğlum ise sessizce onun koca cüssesine bakıyordu.
Dün gece altında ezildiğim, her darbesiyle kendimden geçtiğim o koca cüssesine...
"Zervan amca, sana bir şey sorabilir miyim?" Mervan, ona yandan bir bakış atarak önüne döndü. Zervan sadece başını sallamakla yetindi.
"Sen benim babam mı oldun?"
Dondum. Tam anlamıyla olduğum yere çivilendim. Nereden çıkmıştı bu? Mervan asla bunu durduk yere sormazdı, belli ki biri bir şeyler fısıldamıştı kulağına. Oğluma şimdiden ellerini uzatmıştı birileri. İçimde dolanan o saf sinirle oraya adım atacaktım ki Zervan'ın sesiyle yerimde kaldım.
"Nereden çıktı bu küçük ağa?"
"Kerime yenge dedi ki, sana baba demeliymişim. Sen annemle evlenmişsin..."
Kerime kimdi bilmiyorum ama o dilini ona dolayacaktım! Onun ne haddineydi bu konuyu oğlumla konuşmak? Tüm konağa, evlilik öncesi biz bu konuyu açmayana kadar kimsenin konuşmamasını tembihlemiştik oysa.
"Gel bakalım buraya küçük ağa." Zervan ağa eliyle bacağına vurunca, oğlum gülerek onun dizine oturdu.
"Beni iyi dinle. Ben senin baban değilim... Keşke olsaydım."
O an, Zervan’ın gözlerindeki o derin evlat hasretini gördüm. Duygularını gizleme gereği duymuyordu çünkü oğlumun bu cümleyi tam anlamıyla çözemeyeceğini biliyordu. Ama ben anlamıştım. Kendisi durumunu kabullenmiş olsa bile, o sarsılmaz ağalık maskesinin ardında evlat hasretiyle yanıp tutuşan bir adam olduğunu ilk kez bu kadar net görmüştüm.
"Bana amca diyorsun. Amcan olurum, abin olurum ama baban değilim Mervan. Senin baban şehit oldu; o bir kahraman ve sen de onun oğlusun. Ben sadece annenin kocasıyım."
Zervan’ın bu dürüstlüğü ve Mervan’ın babasının anısına gösterdiği o ince saygı, içimdeki öfkeyi bir anda söndürdü. Karşımda acımasız, sert bir ağa değil; kendi gerçeğiyle kavrulan, bir çocuğun hayallerini yıkmadan ona doğruları anlatan bir adam vardı. Ama Kerime yenge... Onunla hesabım henüz bitmemişti.
"Ama ben onu hiç görmedim ki..."
Mervan’ın fısıltısı, ortamdaki sessizliği bir bıçak gibi yardı. O küçücük sesin içine sığdırdığı devasa kabullenmişlik, benim kalbimi paramparça ederken Zervan'ın bir anlığına bir şeyleri sorguladığını gördüm. Koca elini oğlumun ipek saçlarına daldırdı, parmaklarını yavaşça şakaklarında gezdirdi.
"Görmen gerekmez küçük ağa," dedi Zervan, sesi her zamankinden daha tok, daha sarsılmaz bir tondaydı. "Kalbinde ve damarlarındaki kanında o. Omuzlarını dik tuttuğunda, yalan söylemediğinde, birini korumak için öne atıldığında o senin tam şuranda, göğsünde atıyor olacak. O bir kahramandı Mervan. Kahramanlar ölmez, sadece görünmez olurlar."
Mervan başını öne eğip düşündü, sonra Zervan’ın koca göğsüne yaslandı. "O zaman o şimdi beni izliyor mu?"
"İzliyor," dedi Zervan. Bakışları bir anda kapı eşiğinde, gölgesi duvara vuran bana kaydı. Beni fark etmişti. Gözlerindeki o az önceki yumuşak ifade anında silindi, yerini yine o buz gibi bakışlarına bıraktı. "Öyle değil mi Hejar Hanım? Kapı arkalarında beklemek senin gibi bir kadına yakışıyor mu?"
İrkilerek öne çıktım. Yakalanmış olmanın verdiği o tuhaf mahcubiyeti, içimdeki öfkeyle bastırmaya çalıştım. Kerime... Şu an tek odağım oydu.
"Mervan, gel annecim buraya," dedim, sesimdeki titremeyi gizleyerek. Zervan yerinden kalkmadı, Mervan'ı kucağından indirdi ama gözleri hala benim üzerimde, akşamdan kalma izlerine bakıyordu.
"Oğlumla ne konuşulup ne konuşulmayacağına ben karar veririm Zervan Ağa," dedim yanına yaklaşarak. Zervan bir adımda önüme dikildi. Aramızdaki o boy farkı, akşamki o hissini tekrar anımsattı bana.
"Kararını vermişsin zaten Hejar. Ama konakta diller kemiksizdir. Kerime sadece başlangıç. Eğer oğlunu bu kurtlar sofrasından korumak istiyorsan, önce yanındaki adama güvenmeyi öğreneceksin. Şimdi in aşağı, kahvaltıda herkes bizi bekliyor. Ve o boynundaki şalı biraz daha yukarı çek... Kozcu gelininin mühürleri herkesin mezesi olmasın."
Elim gayriihtiyari boynuma gitti. Aynaya bakmama gerek yoktu; o mühürlerin ne kadar derin olduğunu en iyi ben biliyordum. Zervan, yanımdan bir rüzgar gibi geçip merdivenlere yönelirken arkasından bakakaldım. Acımasızdı evet, ama bu acımasızlığın içinde sakladığı o "keşke" cümlesi, zihnimde yankılanmaya devam ediyordu.