❗Zifaf🔥❗

1758 Words
Düğün nihayet bitmişti ama sanırım biten tek şey düğün değildi; ben de bitmiştim. O kadar çok kişi gelmişti ki, bir an Mardin'in tüm nüfusunun bu avluya doluştuğunu sanmıştım. Zervan ise yanımda bir kaya gibi sarsılmaz durmuş, hayırlı olsun sözlerine o kibirli, üstten bakışıyla sadece başıyla selam vererek ya da kısa bir teşekkürle karşılık vermişti. Onlarla ilgilenirken sergilediği o otorite, aslında koca bir aşireti tek bir bakışıyla nasıl yönettiğinin kanıtıydı. Nihayet odaya geldiğimde ilk olarak ayağımdaki ayakkabıları çıkardım. Sabahtandır o yüksek topukların üstündeydim, ayaklarım artık zonkluyordu. Aynadan kendime baktığımda kendimi bir an tanıyamadım. Üstüm başım full altınla doluydu; boynumdan belime, parmaklarımdan bileklerime kadar her yerim sarı bir zırha bürünmüştü. Açık olan tek yer yüzümdü resmen. Ben bunlara layık mıydım? Ben sırf bir hatanın, abimin yediği o haltın bedeli olarak geldiğim bu eve bu kadar çok şeyi hak ediyor muydum? Yoksa bu altınlar, kurban edilecek olanın son süsü müydü? Derin bir nefes alarak parmaklarımdan başladım. Tek tek yüzükleri, ağır burma bilezikleri çıkarıp makyaj masasının üstüne düzgünce koydum. Zervan geldiğinde kesinlikle ona vermeliydim. Bunlar benim değildi; bu yalandan evlilik ve bu altınlar üzerimde bir leke gibi duruyordu. Amcamın o fısıltısı zihnimde yankılandı: "Korkma Hejar, yapamaz o... İktidarsızdır. Sana dokunamaz, sen sadece adı var diye o odada duracaksın." Bu yalan, şu an kalbimin patlamasını engelleyen tek sığınağımdı. Boynumdaki gerdanlığın o boğucu ağırlığından da kurtulduğumda, tam arkama uzanıp gelinliğin fermuarıyla cebelleşecektim ki kapı birden açıldı. İrkilerek arkamı döndüğümde Hükümran Hanımağa’yı gördüm. Bana dik dik bakan bakışlarından anlamıştım ki güzel bir konuşma geçmeyecekti. İçeriye girip kapıyı ardından kapattı ve yanıma geldi. "Gelin hanım az otur da konuşalım," dedi, sesi odayı dolduran ağır bir tınıyla. İkimiz de odadaki koltuğa oturduk. Beni sevmiyordu, bunu saklamıyordu ve bu beni üzmek yerine sevindiriyordu; çünkü en azından dürüsttü. "Kızım Mercan kaçtığında çok öfkelenmiştim. Yavrum sonunu bile bile ateşe attı kendini," diye başladı söze, gözlerini bir an bile üzerimden ayırmadan. "O soysuz amcanın oğlu gelip isteseydi verirdik. Bir kızım vardı, onun mutluluğu için her şeyi yapardık ama o ne yaptı? Kalktı kaçtı. Ben affederdim, babası affederdi ama abisi affetmezdi. Affetmedi de... Bir şekil amcan seni öne sürdü de kabul ettik. Kızımın canı için kabul ettim seni. Eğer bir oğlun olduğunu, dul olduğunu bilseydim kabul etmezdim, yalan söyleyemem." Yutkundum. Dürüstlüğü bir bıçak gibi saplanıyordu ama başımı eğmedim. "Ben de buraya birilerinin gelini olmaya meraklı gelmedim Hanımağam," dedim fısıltıyla. "Oğlumun canı için buradayım." Hükümran Hanımağa masanın üstündeki altın yığınına baktı. "O çocuk..." dedi, sesi biraz daha kısılarak. "Mervan... Neden Zervan'a o kadar çok benziyor Hejar? Neden oğlumun çocukluğunu görür gibi oluyorum o sübyanda? Bunu anlamıyorum ama Zervan 'benimdir' dediyse, ben de kabul ederim. Ama benden fazlasını bekleme sübyana zararım dokunmaz benden daha fazla bir şey bekleme kocan ve çocuğunla güzel bir aile olun yeter bana." Ayağa kalktı, kapıya yönelmeden önce durup bana baktı. "Amcanın sana dediği o 'iktidarsızlık' meselesi... Zervan'ın dışarıya karşı kalkanıdır o. Ama sakın onun arkasına saklanıp bu odada oğluma karşı gelme. Zervan'ın yarım olduğunu sanıyorsan, bu gece çok büyük yanılırsın gelin hanım." Hanımağa odadan çıktığında kalbim duracak gibi oldu. Amcamın o "dokunamaz" dediği kalkan bir anda yerle bir olmuştu. Dakikalar sonra kapı tekrar açıldı. Zervan içeri girdi. Ceketini atmış, gömleğinin yakasını gevşetmişti. Odaya girdiği an hava bir anda ağırlaştı. "Mervan..." dedim fısıltıyla. "Uyudu," dedi Zervan. Sesi samimiydi, o sert ağa maskesinin ardında yorgun bir adam vardı sanki. "Yengem yanında, korkma." Aramızda birkaç adım vardı. Ben gelinliğimle, o yakası açık gömlekle... Mardin’in serinliği pencereden içeri sızıyordu ama oda alev alev yanıyordu. Gözleri masadaki altınlara takıldı. "Onlar benim değil Zervan Ağa," dedim, sesim titremesin diye tırnaklarımı avucuma bastırdım. "Buraya güle eğlene gelmedim ben." Yarım ağızla gülerek bana baktı, bakışları o kadar keskindi ki bir an nefesim kesildi. "Aşağıda elime geçip halay çekerken pek de öyle görünmüyordun küçük hanım," dedi iğneleyici bir tonda. "Bu bizim gerçeğimizi değiştirmiyor. Zorla evlendik ve bu evlilik sadece kağıt üzerinde olacak... Gerçi duyduğuma göre öyle olmak zorunda," dedim, sesimdeki imayı saklama gereği duymadan. Zervan durdu. O an gözlerinde bir hüzün geçti, ardından bir kırılma. Yavaşça yaklaştı. Her adımında içimdeki o son savunma duvarı sarsıldı. "Herkes ne bilmek istiyorsa onu biliyor Hejar," dedi, tam önümde durarak. O tütün ve sabun karışımı sert kokusu burnuma doldu. "Sana yalan söyleyebilirim. 'haklsını, sadece kağıt üzerinde evliyiz' diyebilirim. Sen de rahat edersin, ben de. Ama yapmayacağım." Eliyle yanağıma dokundu. O koca, nasırlı el şu an bir tüy kadar hafifti. "Çünkü sen bana ilk günden beri dürüst davrandın. Hastanede, avluda, halayda mendili elimden aldın... Sen hiç boyun eğmedin Hejar. Ben de senin önümde eğilmeni istemiyorum. Seninle aynı yerde durmak istiyorum. Eşit olalım." Gözlerim doldu. Zervan Kozcu'dan, bu toprağın en sert adamından "eşitlik" kelimesini duymak beni içten içe yıktı. "Amcam yalan mı söyledi yani?" diye fısıldadım. Zervan durdu. O hırçın bakışları bir anda daha da karardı, üzerime doğru bir adım attı. "Yalan yok, evlenmek istemiyordum. Hiçbir kadına bunu yapamazdım ama sen benimsin Hejar," dedi sesi artık bir ferman gibi odayı inletirken. "Sen benimle olduğun sürece bu evlilik gerçek olacak. Misal; birazdan arkandaki yatakta içine gireceğim ve sen delicesine zevk alacaksın. İstemiyorum deme, istiyorsun... Bu evliliği bile unutacak derecede istiyorum seni." Duyduğum sözlerle kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine çarpmaya başladı. Zervan tam önümde durdu. O tütün ve sabun karışımı sert kokusu burnuma doldu. "B-ben istemiyorum," diye fısıldadım, sesim nefesimle beraber tükenirken. Zervan alaycı bir şekilde gülüp elini direkt kalçama koydu. Ne olduğunu anlamadan kendimi ona yapışık bir şekilde buldum. Bedenim onun sertliğine çarptığında, amcamın o "yapamaz" diyen yalanı zihnimde bir toz bulutu gibi dağılıp gitti. "İstemiyor musun?" dedi Zervan, dudaklarını kulağıma mühürleyerek. Sıcak nefesi tüm vücudumu bir elektrik akımı gibi geçti. "Kalbin öyle demiyor Hejar. Tenin, benim ellerim altında tir tir titrerken yalan söyleme bana." Beni kucağına aldığı gibi yatağa bıraktı. Üzerime abanırken, gelinliğimin arkasındaki fermuarı tek bir hamleyle aşağı indirdi. Gelinlik ağır bir kurban derisi gibi altımdan kayıp gittiğinde, sadece incecik beyaz dantellerimle karşısındaydım. Zervan'ın bakışları, çıplak göğüslerimin üzerindeki dantellerde bir fatih edasıyla gezindi. Zervan, üzerimdeki ince dantelleri tek bir hamleyle parçalayıp attığında, odadaki o ağır sessizlik yerini sadece birbirine karışan nefeslerimizin vahşi ritmine bıraktı. Tamamen çıplak, tamamen savunmasız bir şekilde onun altındaydım. Gözlerindeki o karanlık açlık, amcamın bahsettiği o "iktidarsız" adamın çok ötesinde, beni her zerremle yutmaya hazır bir aslanın hırsını taşıyordu. "İstemiyorum deme Hejar," diye hırıldadı Zervan, dudaklarını boynumun en hassas noktasına, nabzımın bir kuş gibi çırpındığı yere bastırarak. "Vücudun, parmaklarımın altında bir kor gibi yanarken bana yalan söyleme." Beni kendine öyle bir mühürledi ki, göğüslerimin onun sert ve terli göğsüne her çarpışında nefesim boğazımda düğümlendi. Zervan’ın elleri, belimden kalçalarıma süzüldüğünde, avuçlarının nasırlı sertliği tenimde elektrik çarpması etkisi yaratıyordu. Kalçalarımı sıkıca kavrayıp beni kendine daha sert bastırdığında, onun sarsılmaz erkekliğinin kasıklarıma yaptığı baskıyla inlememek için dudaklarımı ısırdım. "İnle..." dedi Zervan, sesi bir emir kadar katı ama bir yalvarış kadar yakıcıydı. "Bu odada sadece senin sesin ve benim nefesim olacak. Bırak tüm Mardin duysun Kozcu’nun kadınının nasıl zevk aldığını." Dudakları omuzlarımdan aşağı, göğüslerime doğru bir yangın çıkarırcasına süzüldü. Ağzını bir göğsümün ucuna mühürleyip sertçe emmeye başladığında, vücudum yatağın üzerinde bir yay gibi gerildi. Dişlerini hafifçe tenime geçirdiğinde, ağzımdan dökülen o boğuk inilti odanın taş duvarlarında yankılandı. Zervan, bu sese cevap verir gibi diğer eliyle kasıklarımdaki ıslaklığa ulaştı. Parmakları, en mahrem noktamın sıcaklığına ve ıslaklığına dokunduğunda başımı geriye atıp haykırdım. Zervan, parmaklarını içimde bir fatih edasıyla gezdirirken, diğer eliyle bacaklarımı daha da ayırıp beni tamamen kendine açtı. "Bak bana," dedi sesi hırıltılı bir hal alırken. "Kimsenin sana dokunmadığı gibi dokunuyorum sana. Kimsenin seni yakmadığı kadar yakıyorum." Zervan, dizlerinin üzerinde doğrulup pantolonunu da bir kenara attığında, onun tüm heybetiyle karşımda duruşu nefesimi kesti. Herkesin ağzında olan yalanı, Zervan'ın bu sarsılmaz gücü karşısında komik bir fıkradan ibaretti. Zervan’ın geniş omuzları, kaslı ve üzerinde eski çatışmaların izlerini taşıyan göğsü, karnındaki sert kas grupları... Ve en önemlisi, bir yalanı parçalamak istercesine şaha kalkmış, koyu renkli, damarlı ve haşmetli erkekliği... O an anladım; Zervan yarım değil, fazlasıyla tam bir adamdı. Karşımda duran bu haşmetli organ, Mardin'in ona yakıştırdığı o zayıf sıfatı tek bir hamleyle silip atacak kadar diri ve ürkütücüydü. Uzunluğu ve kalınlığıyla bir fatihin kılıcı gibi duran erkekliği, kasıklarımdaki ıslaklığı daha da artırırken korkuyla karışık bir hayranlıkla ona bakakaldım. "Bak Hejar," dedi Zervan, sesindeki davudi tını odayı inletirken. Elini o haşmetli uzunluğa götürüp yavaşça sıvazladı. "Bak ki herkesin seni hangi ateşin içine attığını gör. Bu 'iktidarsız' adamın sana neler yapacağını teninde hissetmeye hazır mısın?" Yatağın ucuna kayıp beni de kendine doğru çekti. Bacaklarımı omuzlarına yasladığında, gözlerindeki o hırçın arzuyla bir kez daha ürperdim. Eğilip dudaklarını bacaklarımın arasına, kadınlığımın en hassas noktasına bastırdığında odadaki oksijenin tükendiğini sandım. Diliyle oradaki ıslaklığı sömürmeye, klitorisimin üzerinde sert darbeler yapmaya başladığında, ellerim istemsizce onun gür saçlarına dolandı. "Zervan... Dur... Dayanamıyorum!" diye inledim, kalçalarımı onun ağzına doğru iterek. Zervan durmadı. Aksine, dille yaptığı o usta darbeleri daha da hızlandırarak beni zevkin en karanlık kıyılarına sürükledi. Ağzıyla beni öyle bir noktaya getirdi ki, vücudumun her kası sarsılıyor, inlemelerim artık kontrolümden çıkıyordu. Zervan, oradaki ıslaklığı her emdiğinde, beynimin içindeki tüm duvarların yıkıldığını hissediyordum. Zevkten çıldırmak üzereyken, Zervan aniden durdu ve tekrar üzerime çıktı. Yüzü ter içindeydi,sertleşmiş ve zonklayan erkekliğini kasıklarıma sürterek beni adeta delirtiyordu. Her sürttüğünde, o sıcak ve haşmetli dokunuş beni daha fazla içine almaya davet ediyordu. "Sana demiştim," diye fısıldadı, dudakları dudaklarıma milimler kala. "Bu evliliği bile unutacaksın." Zervan, kendini bana hazırlamak için hiçbir fırsatı kaçırmıyor, elleriyle ve diliyle vücudumda keşfedilmemiş hiçbir yer bırakmıyordu. Göğüs uçlarımı dişlerinin arasında ezip geçerken, bir yandan da parmaklarını ıslaklığıma daldırıp beni hazırlamaya devam ediyordu. Her hareketi sertti, her dokunuşu hükmediciydi. "Şimdi söyle," dedi Zervan, o sarsılmaz erkekliğini kasıklarıma mühürleyerek. "Hala o 'iktidarsız' yalanına mı sığınıyorsun, yoksa senin içine girdiğimde sadece benim adımı mı sayıklayacaksın?" "Senin..." dedim nefes nefese, kalçalarımı ona doğru kaldırarak. "Sadece senin adını..." Zervan, bir an bile tereddüt etmeden, tek bir sert hamleyle içime girdiğinde dünya bir anlığına durdu. İçimi tamamen dolduran o devasa sertlik ve sarsıcı sıcaklıkla birlikte bir çığlık attım; bu hem acının hem de tarif edilemez bir hazzın çığlığıydı. Zervan, tüm yalanı tenimin en derinlerinde parçalayıp atarken, Mardin’in taş duvarları bizim terli ve vahşi vuslatımıza şahitlik ediyordu. Zervan durmadı. Her bir darbesi daha derin, daha sert ve daha sahipleniciydi. İçimde her gidiş gelişinde, vücudumdaki tüm sinir uçlarının alev aldığını hissediyordum. Odanın içindeki o yoğun, müstehcen koku; terin, tenin ve saf arzunun kokusu ciğerlerime doluyordu. Zervan’ın terli bedeni benimkine çarptıkça çıkan o ıslak ses, inlemelerime karışıyordu. "Benimsin Hejar!" diye hırıldadı Zervan, boynumu hırsla emip morartırken. "Kimin dölü olduğun değil, kimin kadını olduğun önemli artık!" O gece, Zervan Kozcu'nun kısırlığı bir keder değil, ikimiz için de sonsuz bir yangının yakıtı oldu. Zervan beni her bir hücresiyle sahiplenirken, ben celladımın kollarında kendi gerçeğimi bulmuştum. Sabahın ilk ışıkları Mardin'i aydınlatana kadar, o odada ne töre kaldı ne de yalan; sadece birbirini tüketen iki bedenin sarsılmaz mühürü kaldı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD