Kozcu konağının üst katındaki o geniş, taş duvarlı oda her zamankinden daha soğuk geliyordu bana. Pencereden sızan akşam güneşi, yerdeki el dokuması halıların üzerine kan kırmızısı gölgeler düşürüyordu. Odada ağır bir öd ağacı kokusu vardı; genzi yakan, insanı uyuşturan o kadim koku...
Az sonra kıyılacak imam nikahı için üzerime giydirilen o ağır, işlemeli elbiseyle sedirde oturuyordum. İstanbul’da eski bir saatin çarklarını tamir ederken hissettiğim o zamansızlık hissi şimdi tüm bedenimi sarmıştı. Ama bu sefer tamir ettiğim bir şey yoktu; bizzat kendi hayatımın parçalanışını izliyordum.
Aşağıda büyük düğün için davullar çalmaya başlamıştı bile. Mardin’in dar sokaklarından gelen o ritmik ses, kalbimin atışıyla birleşip başımı döndürüyordu. Kapı açıldı ve içeriye ak sakallı, nur yüzlü imam girdi. Hemen arkasından Süleyman amcam ve Hükümran Hanımağa belirdi. Ve tabii ki o... Zervan Kozcu.
Zervan, siyah bir şal şepik takımıyla odaya girdiğinde odanın havası bir anda ağırlaştı. Bakışları doğrudan benim üzerimde çakılı kaldı. Dün mağazada söylediği o yakıcı sözler hala kulağımdaydı. "Bu evlilik her anlamda gerçek olacak." O an anladım ki, amcamın o "iktidarsız" kelimesi benim tek kalemdi ve Zervan o kaleyi tek bir cümleyle yerle bir etmişti.
Mervan, kucağımda durmak yerine merakla odadakileri süzüyordu. Zervan’ı görünce hemen kucağımdan atlayıp onun yanına gitti. "Zervan amca!" diye seslendi, sesindeki o saf sevinç içimi cız ettirdi. "Bak, annem ne kadar güzel olmuş!"
Zervan, Mervan’ın başını okşadı ama gözlerini benden ayırmadı. "Çok güzel olmuş Mervan," dedi sesi derinlerden gelerek. "Çok..."
İmam yere serilen minderlere oturdu, biz de karşısına geçtik. Mervan ise bu ciddiyetin içinde kendine bir oyun alanı bulmuş gibi Zervan’ın hemen dibine bağdaş kurup oturdu. Eliyle Zervan’ın kuşağındaki gümüş işlemeli bıçağın kabzasına dokunuyordu. Zervan ona engel olmadı, aksine korumacı bir tavırla kolunu çocuğun arkasına yasladı.
"Euzü billahi mineşşeytanirracim..." diye başladı imam.
O an zaman benim için durdu. İmam dualar okuyor, şahitler onaylıyor, amcamın yüzündeki o suçluluk dolu ifade gitgide silikleşiyordu. Ben ise kucağımda sıktığım ellerime bakıyordum. Zervan’ın varlığı yanımda koca bir dağ gibiydi.
"Kızım Hejar Gündoğdu," dedi imam, sesi odayı doldurarak. "Süleyman kızı Hejar... Kendi isteğinle, kimsenin baskısı altında kalmadan, Zervan Kozcu’yu kocalığa kabul ediyor musun?" babamın ismini bile bilmiyorlardı ben daha amcama ve yanımdaki herkese ne diyeyim.
Dilim damağım kurudu. "Kendi isteğinle" mi? Hayatımın en büyük yalanı buydu. Başımı kaldırıp Zervan’a baktım. O an gözlerinde ne bir acıma ne de bir merhamet gördüm. Sadece derin, karanlık bir kabulleniş vardı. Bakışlarımı amcama çevirdim; o ise Mervan’ın canını hatırlatırcasına gözlerini yumdu.
"Ediyorum," dedim fısıltıyla.
İmam üç kez sordu, üçünde de ruhumdan bir parçanın koptuğunu hissederek onayladım. Sıra Zervan’a geldiğinde, o hiç tereddüt etmeden, sesi bir gök gürültüsü gibi net bir şekilde "Kabul ettim," dedi.
Sıra mehir meselesine gelmişti. Dinimizde mehir, bir kadının güvencesiydi; ama benim için sadece bu esaretin bedeliydi. İmam, Zervan’a dönüp, "Oğlum Zervan, mehir olarak ne takdir edersin?" diye sordu.
Hükümran Hanımağa öne atıldı. "Kozcu ailesinin gelinine yakışır olanı takdir ederiz elbet. On burma bilezik, bir kordon boyu..."
Zervan elini kaldırıp annesini susturdu. Odadaki herkes şaşkınlıkla ona bakarken o bana döndü. "Altınla, mülkle ödenmez bu bedel," dedi sesi buz gibi ama bir o kadar da sarsılmaz. "Benim mehirm, Hejar’ın ve oğlunun bu konaktaki her tırnağının güvenliğidir. Ama usulen..." Duraksadı ve imama baktı. "Mehir olarak Hejar’ın adına Mardin’in en verimli üç zeytinliğini ve İstanbul’daki o çok sevdiği atölyesinin tapusunu üstüne yapacağım. Ayrıca..."
Gözlerimin içine baktı Zervan. "Ayrıca, Hejar ne zaman isterse, dilediği miktar altını kendi tasarrufunda tutacaktır. Ama benim asıl mehirm; onun bu kapıdan girdiği andan itibaren dökeceği her damla yaşın hesabı bendedir."
Bu kadarını beklemiyordum. İstanbul’daki atölyemi nereden biliyordu? Benim için kutsal olan o yeri bu pazarlığın içine nasıl dahil etmişti?
Tam o sırada Mervan, konuştuklarımızı yanlış anlamış olacak ki heyecanla ayağa kalktı. Bizim ciddi bir anlaşma yaptığımızı, bir şeyler paylaştığımızı sanıyordu. Zervan’ın eline yapıştı ve odayı şenlendiren o masum sesiyle bağırdı:
"Bana da! Bana da! Ben de kabul ediyorum!"
İmam hafifçe gülümsedi. Zervan ise Mervan’ı tutup kucağına oturttu. "Sana ne verelim aslan parçası? Sen neyi kabul ediyorsun?"
Mervan, Zervan’ın boynuna sarıldı. "Bana o parlak arabalardan al! Bir de annem ağlamasın artık! Ben de söz veriyorum, senin gibi büyük adam olacağım!"
Odadaki o ağır hava bir anda dağıldı. Zervan’ın o mermer gibi soğuk yüzünde ilk kez bir gülümseme belirdi; gerçek, samimi bir gülümseme. Mervan’ın sırtını sıvazladı. "Tamam," dedi Zervan. "Senin mehirin de bu olsun. Baban gibi değil, bir Kozcu gibi büyüyeceksin."
Mervan sevinçle "Kabul ediyorum! Kabul ediyorum!" diye zıplamaya başladı.
Amcam Süleyman’ın gözleri dolmuştu. Hükümran Hanımağa bile Mervan’ın bu şirinliği karşısında buzlarını eritmiş gibi bakıyordu. Ama ben... Ben o "baban gibi değil" cümlesine takılı kalmıştım. Zervan, Mervan’ın babasının kim olduğunu bildiğini mi ima ediyordu? Yoksa bu sadece bir güç gösterisi miydi?
İmam son duaları okudu. "Allah tamamını erdirsin," diyerek ellerini yüzüne sürdü.
Zervan ayağa kalktı, Mervan hala kucağındaydı. Bana doğru yürüdü. Tam önümde durduğunda, Mervan aramızda bir köprü gibi duruyordu. Zervan serbest kalan eliyle çenemi hafifçe kaldırdı.
"Nikahımız yapıldı Hejar," dedi fısıltıyla. "Artık geri dönüşü yok. Sen de, bu velet de artık benim himayemdesiniz. Şimdi aşağı inelim, Mardin senin Kozcu gelini oluşunu kutlasın."
Mervan neşeyle Zervan’ın omzunda "Düğün başlıyor!" diye bağırırken, ben içimde cenaze namazını kılıyordum. Zervan’ın sıcak eli hala çenemdeyken, geceye dair o korkunç ama bir o kadar da kaçınılmaz his yüreğimi dağlıyordu.
Aşağıdan gelen davul sesleri şimdi daha gür, daha tehditkar geliyordu. Ben, Hejar Gündoğdu Kozcu... Bir çocuğun "Bana da!" diyen masumiyetiyle, bir adamın "Benimsin" diyen otoritesi arasında, kendi kaderimin infazına doğru yürümeye başladım.
....
Kozcu konağının devasa merdivenlerinden aşağı süzülürken, üzerimdeki o ağır, ipekli gelinliğin her bir santimi ruhuma batan iğneler gibiydi. Boynumdaki altınların ağırlığı başımı öne eğmeye zorluyor ama ben inadına, son kırıntılarıma tutunarak çenemi yukarıda tutuyordum. Yanımda Zervan Kozcu vardı; bir kaya kadar sert, bir gece kadar karanlık ve tüm heybetiyle bir aşiret reisi...
Avluda binlerce insan vardı. Mardin’in tüm köklü aileleri, ağaları, beyleri; sanki bir düğünü değil de bir krallığın ilanını izlemeye gelmişlerdi. Kazanlar dolusu yemeklerin dumanı, kesilen yüzlerce hayvanın kan kokusuyla harmanlanmış, Mardin’in o meşhur akşam serinliğine karışmıştı. Davulların sesi kulak zarımı patlatacak kadar güçlü, zurnanın nağmesi ise bir ağıt kadar keskindi.
Zervan, koluna girmem için dirseğini hafifçe dışarı çıkardı. Bakışlarımı bir anlığına ona çevirdim. O mermer gibi yüzünde hiçbir duygu yoktu ama gözlerindeki o hırçın deniz, dışarıdaki bu kalabalığın coşkusuyla daha da coşmuş gibiydi.
"Gülümse Hejar," dedi Zervan, dudaklarını oynatmadan, sadece benim duyabileceğim o derinden gelen sesiyle. "Herkes bu kurbanın ne kadar gönüllü olduğunu görsün. Kozcuların gelini ağlamaz, ağlatır."
"Senin bu kibirli dünyanda gülümsemek bile bir görev mi ağam?" dedim alaycı bir fısıltıyla. Koluna girmedim, sadece yan yana yürümeye başladık.
Avlunun ortasına kurulan o yüksek tahtlara doğru ilerlerken uğultu bir anda kesildi, yerini derin bir fısıltı ormanına bıraktı.
Hemen yanımda biten Mervan, bu mahşer kalabalığının ortasında elimi sımsıkı tutuyordu. Mervan’ın üzerindeki minik şal şepik takımı, onu küçük bir ağa gibi göstermişti. Ama asıl mesele kıyafeti değildi.
"Bak hele şuna... Tövbe yarabbi, şu kaşın kavisini, şu gözlerin bakışını görmez misin?" diyordu arkalarda bir kadın.
"Vallahi tıpkı Zervan Ağa’nın çocukluğu. Hükümran Hanımağa’nın kucağındaki resimlerinden fırlamış gelmiş sanki," diye ekliyordu bir diğeri.
Fısıltılar bir dalga gibi üzerimize geliyordu. İnsanların şaşkınlığı sadece dillerinde değil, gözlerindeki o dehşet dolu merakla da belliydi. Herkes amcamın o "iktidarsız ağa" olduğunu biliyordu; herkes Zervan’ın soyu yürümeyecek diye beklerken, adamın yanına gelen bu yabancı kadının elindeki çocuğun Zervan’a bu denli benzemesine anlam veremiyordu.
En kötüsü de ben de anlam veremiyordum.
Mervan’ın babasının Zervan ile hiçbir bağı olmadığını, hatta hayatımda Zervan’ı ilk kez bu hafta gördüğümü en iyi ben biliyordum. Ama Mervan’ın o inatçı çenesi, hafifçe çatık kaşları ve o zifiri karanlık gözleri... Zervan yan yana durduğunda sanki bir elma ikiye bölünmüştü. Kendi oğlumun yüzüne bakarken yabancı bir adamın genlerini görüyormuşum gibi hissetmek beni delirtiyordu.
Zervan da bunun farkındaydı. Mervan her ona baktığında, Zervan’ın bakışlarındaki o sertlik bir anlığına kırılıyor, yerini derin bir şüpheye ve tanımlayamadığım bir boşluğa bırakıyordu.
Takı töreni başladığında dünya üzerindeki tüm altınların bu avluya yığıldığını sandım. Kozcu aşireti, ağalarının evliliğini bir güç gösterisine çevirmişti. Sıraya giren aşiret reisleri, devasa altın kordonları boynuma doluyor, kollarımı hareket ettiremeyeceğim kadar ağır burma bileziklerle dolduruyorlardı.
Zervan yanımda, gelen her ağanın elini sıkıyor, her tebriği bir hükümdar edasıyla kabul ediyordu. Sıra bitmek bilmiyordu. Boynumdaki ağırlık artık canımı yakmaya başladığında, hafifçe sarsıldım.
"Zervan," diye inledim fısıltıyla. "Yemin ederim şimdi buraya yığılıp kalacağım. Bu neyin gösterişi? Ben bir altın sergisi miyim?"
Zervan, bir yandan önündeki ağaya kafa selamı verirken diğer yandan kolumu hafifçe sıktı. "Dik dur Hejar. Bu altınlar senin değil, bu toprağın sana verdiği değerin ölçüsüdür. Kozcu geliniysen, bu ağırlığı taşımayı öğreneceksin."
"Değer mi?" dedim sinirle gülerek. "Siz buna değer mi diyorsunuz? Ben kendimi kurbanlık koyun gibi hissediyorum, boynuna süslü çanlar asılmış bir kurbanlık! İstanbul’da bir ömür çalışsam bu kadar altını bir arada göremezdim, ama orada en azından özgürdüm."
Zervan hafifçe bana doğru eğildi, burnuma o sert tütün ve erkekçe koku doldu. "İstanbul bitti Hejar. Galata’nın ara sokakları, o tozlu antikaların... Hepsi o kapının dışında kaldı. Burada sadece Hejar’sın. Ve Hejar, bu altınların altında ezilmez, onları hükmederek taşır."
O sırada bir başka ağa geldi, cebinden çıkardığı devasa bir altını Mervan’ın göğsüne iğneledi. "Allah bağışlasın ağam," dedi
Zervan’a bakarak, sesinde imalı bir ton vardı. "Soyun yürüyecek diye çok korktuk ama görüyoruz ki bereketinle gelmişsin."
Zervan’ın çenesi kasıldı. Adamın gözlerinin içine öyle bir baktı ki, adamın gülümsemesi yüzünde dondu. "Benim bereketim de, hükmüm de kimseden sorulmaz ağa," dedi sesi buz gibi. "Çocuk benim meselemdir, aşiretin değil."
Mervan ise o sırada kucağımdaki altınları kurcalıyordu. "Anne, bunlar çok parlak. Sen şimdi güneş mi oldun?" diye sordu masumca.
Onun bu masumiyeti içimi parçaladı. "Güneş değilim annem," dedim saçlarını okşayarak. "Sadece çok ağır bir yükün altındayım."
Zervan, Mervan’ı bir anda kucağına aldı. Çocuğun o minik vücudu, Zervan’ın heybetli göğsünde o kadar doğal duruyordu ki avludaki uğultu yeniden yükseldi. "Bak Mervan," dedi Zervan, eliyle uçsuz bucaksız görünen kalabalığı işaret ederek. "Burası senin evin. Bu insanlar senin aşiretin. Korkma, başını dik tut."
Mervan, Zervan’ın boynuna sarıldı. "Senin gibi mi amca?"
Zervan, çocuğun başını öyle bir şefkatle okşadı ki bir an oğlumun babasızlığı yüzüme dan diye vurdu. Bu adam... Bu çocukta ne görüyordu? Kendini mi? Yoksa sadece bu yalanı sürdürmek için bir aracı mı?
Davullar bir anda vites yükseltti. Zurnanın o çığlığı andıran sesi havayı yardı. Halay saati gelmişti. Zervan, aşiretin önde gelenleriyle birlikte avlunun ortasına yürüdü. Mendili eline aldığında, sanki tüm dünya durdu. Ayaklarını yere vurduğunda yer sarsılıyor, omuzlarını titrettiğinde sanki tüm Mardin titriyordu.
Herkes hayranlıkla onu izliyordu. Kadınlar zılgıtlar çekiyor, erkekler silahlarını havaya ateşlemek için sabırsızlanıyordu. Ben ise yerimde, üzerimdeki kilolarca altınla bir biblo gibi oturuyordum. İçimdeki sinirli kadın, bu sahnede bir seyirci olmaya itiraz ediyordu. Resmen bana halayla güç gösterisi yapıyordu haspam.
Aniden yerimden kalktım.
Hükümran Hanımağa’nın "Hejar, nereye?" diyen uyarısını duymamazlıktan geldim. Gelinliğimin o devasa eteğini bir elimle topladım, diğer elimle üzerimdeki altınları zapt etmeye çalışarak halay sırasına doğru yürüdüm.
Avludaki herkes donup kaldı. Davullar yavaşladı, fısıltılar kesildi. Bir gelinin, hem de böyle bir berdelle gelen, kucağında çocuğu olan bir gelinin halay başına yürümesi görülmüş şey değildi. Zervan, halayın en başında mendil sallarken beni fark etti. Adımları durmadı ama bakışları öyle bir çakıldı ki üzerime, sanki ateşten bir duvar ördü aramıza.
Sıranın en başına, Zervan’ın yanına gittim.
"Mendili ver ağam," dedim sesim tüm avluda yankılanırken. "Bu halayı sadece erkekler değil, bu toprağın gelinleri de bilir."
Zervan’ın gözlerinde bir şimşek çaktı. Önce kızdı, kaşları çatıldı; ama sonra o meydan okuyan bakışlarımdaki kararlılığı gördüğünde, dudaklarının kenarında o nadir görülen, hayranlık dolu tebessüm belirdi. Mendili yavaşça bana uzattı.
Ben halay başı olduğum an, davulcu sanki bir emir almış gibi ritmi en sert noktasına çıkardı. Gelinliğimin ağırlığına, boynumdaki kilolarca altına rağmen bir tüy kadar hafiflemiştim. Ayaklarımı yere öyle bir vurdum ki, topuklarımın sesi davulun ritmine eşlik etti. Omuzlarımı titrettiğimde altınlarımın şıkırtısı zurnanın sesine karıştı.
Zervan hemen arkamda, elimi tuttuğunda parmaklarımın arasındaki o baskıyı hissettim. Elimi öyle bir kavradı ki, sanki beni bir daha hiç bırakmayacaktı. Birlikte dönüyorduk. O bir dev gibi sarsıyordu yeri, ben ise bir fırtına gibi esiyordum.
Mervan kenarda zıplayarak bağırıyordu: "Anne! Uçuyorsun anne!"
O an avludaki binlerce insanın bakışları değişti. Acıma ve küçümseme, yerini mutlak bir saygıya bıraktı. Onlar karşılarında kırılgan bir kurban değil, bu aşirete hükmedebilecek kadar güçlü bir kadın görüyorlardı. Zervan kulağıma eğildi, halayın o gürültülü hengamesinde nefesi kulağımı yaktı.
"Şaşırtıyorsun beni Hejar Kozcu," dedi 'Kozcu' soyadını ilk kez kullanarak. "Senin içindeki bu ateş Mardin’i yakar."
"Belki de sadece seni yakmak için buradayım Zervan Ağa," dedim, mendili havada bir kamçı gibi sallarken.
"Yak o zaman," dedi Zervan, elini belime daha sıkı dolayarak. "Yak ki küllerimizden ne çıkacak görelim."
Düğün gecesi sona ererken, gökyüzüne atılan havai fişekler Mardin’in karanlık semasını aydınlatıyordu. Ama asıl aydınlık, Zervan ve Hejar arasındaki o karanlık savaşın tam ortasındaydı. Halay bittiğinde, herkes yerlerine çekilirken Zervan elimi hala bırakmamıştı. Bakışları, kapanan konak kapılarına ve bizi bekleyen o sessiz odaya kaydı.
"Halay bitti Hejar," dedi sesi artık alaycı değil, ürkütücü bir ciddiyetle. "Şimdi gerçek düğün başlıyor. Ve o odada altınların seni korumaya yetmeyecek."
Kucağımda uykulu gözlerle bana bakan Mervan ve yanımda celladım... Kozcu konağının merdivenlerini bu kez bir kurban olarak değil, bu savaşın en güçlü cephesi olarak tırmanmaya başladım. Amcamın o "iktidarsız" yalanı belki de hayatımın en büyük kurtarıcısı ya da en büyük felaketi olacaktı. Ama o an tek bildiğim, Zervan Kozcu’nun gözlerindeki o yangının sönmeye niyetinin olmadığıydı.