❗Alışveriş❗

1757 Words
Hayatımda tam olarak ne oluyor, ne bitti anlamıyordum. Sadece birkaç gün içinde kendimi iğrenç ve akıl almaz olayların tam ortasında bulmuştum resmen. Bir yanda İstanbul’daki o sessiz, huzurlu hayatım; diğer yanda Mardin’in tozlu avlularında yankılanan töre çığlıkları... Ben, Hejar Gündoğdu... Resmen evleniyordum. Hem de hiç tanımadığım, ismini duyduğumda kanımın donduğu ve tüm Mardin’in "iktidarsız ağa" dediği o adamla: Zervan Kozcu. Amcamın kulağıma fısıldadığı o kelime, aslında benim için hem bir hakaret hem de bu cehennemde nefes alabileceğim tek sığınaktı. Eğer Zervan gerçekten öyleyse, belki de bu "karısı olma" mecburiyeti sadece kağıt üzerinde kalacaktı. Belki de bana elini süremeyecekti. Bu düşünce, midemdeki o amansız krampı bir nebze olsun dindiriyordu. Aşağıda herkes düğün telaşından bir oraya bir buraya koşuyordu. Yarın düğün vardı. Kına istememiştim; içimdeki bu yasın üzerine şenlik kuracak takatim yoktu. Bu evliliğin asıl sebebi olan Cihan ve Mercan için ise sessiz bir infaz hükmü verilmişti sanki. Onlara düğün olmayacaktı. Zervan Ağa’nın kesin emriydi: Onlar bu düğünü, bu neşeyi hak etmiyorlardı. Ama biz... Biz onlara inat, tüm Mardin’in diline destan olacak görkemli bir düğünle evlenecektik. Bu bir kutlama değil, Zervan’ın gücünü ve benim esaretimi ilan etme biçimiydi. Şimdi ise odamda hazır bir şekilde oturmuş, Hükümran Hanımağa’yı ve Zervan’ı bekliyordum. Düğün öncesi çeyiz ve altın alınmalıymış. Ben daha bu evliliği, bu berdeli, bu ödenen ağır bedeli sindiremezken onlar her şey çok normalmiş gibi hazırlıkları bitirmeye çalışıyorlardı. Her altın bilezik, koluma takılacak bir kelepçe gibi geliyordu bana. Aynadaki aksime baktım. Üzerimdeki elbiseye, yüzümdeki solgun ifadeye... Ben kendi canımı çoktan gözden çıkarmıştım. Ama Mervan... Oğlum, benim her şeyim. O, bu konakta en az benim kadar istenmiyordu. Avludaki o uğursuz bakışları, "soysuz" diyen fısıltıları duymuştum. Mervan’ın Kozculara olan o akılalmaz benzerliği bile onları yumuşatmaya yetmemişti; aksine daha çok korkutmuştu. Onun zarar göreceğini, bu taş duvarların arasında her gün biraz daha solacağını biliyordum. Tek amacım, onu bu karanlıktan korumaktı. Kapı aniden açıldı. Hükümran Hanımağa’nın o mermer gibi soğuk yüzü belirdi. Hemen arkasında ise Zervan duruyordu. Bakışları üzerimde, her zamanki gibi buz gibiydi. "Hazırsan gidelim Hejar," dedi Hükümran Hanımağa, sesinde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu. "Kozcu gelinine yakışır olanı seçeceğiz. İtiraz istemem." Ayağa kalktım, çantamı sıktım. Zervan ile göz göze geldiğimizde amcamın o sinsi fısıltısı zihnimde yankılandı: İktidarsız... Bu bilgi benim tek zırhımdı. Başımı dik tuttum, Mervan'ın yan odadan gelen sesini duyup güç aldım ve celladımın yanından geçip kapıya yöneldim. Aşağı indiğimizde yengem Berivan da Mervan’ı alarak hemen yanımda belirdi. Onlar Hükümran Hanımağa ile birlikte aracın arka koltuğuna geçerken, ben de ön tarafa, Zervan’ın yanındaki koltuğa oturdum. Oğlum için hazırladığım küçük çantayı kucağımda sıkı sıkı tutuyordum; sanki o çanta aramızdaki tek güvenli bağdı. "Anne nereye gidiyoruz?" Oğlum arkada huzursuzca yanındaki kadınlara bakarak konuştu. Sesi o kadar masum ve o korku doluydu ki kalbim paramparça oldu. Zervan daha gaza basmadan, kemerimi bağlamak yerine arkaya uzandım. Mervan’ı o kadınların arasından çekip kucağıma yan şekilde oturttum. Onlara güvenmiyordum. Kimseye güvenmiyordum; ne bu konağa, ne amcama, ne de yanımda bir heykel gibi duran bu adama. Mervan'ın o sıcak, küçük bedeni göğsüme değince biraz olsun nefes alabildim. "Alışverişe gideceğiz Mervan. Sana istediğin her şeyi alacak annen, tamam mı?" dedim, parmaklarımla ipek gibi saçlarını tarayarak. Zervan'ın yan profilinden keskin bir bakış fırlattığını hissettim ama dönüp bakmadım. Motor gürültüsüyle birlikte araç hareket ederken, kucağımdaki Mervan'a daha sıkı sarıldım. Mervan başını kaldırıp Zervan'a dikti gözlerini. "Peki amca neden bizimle geliyor?" diye sordu masumca. Zervan ona yandan keskin bir bakış atarak, "Ne amcası velet? Ben o kadar yaşlı mıyım?" dedi. Sesi sertti ama içinde ilk kez duyduğum tuhaf bir ton vardı. Oğluma "velet" demesine sinirlenerek ona doğru döndüm ve ters ters baktım. "Tabii amca diyecek, senin kendinden haberin var mı?" dedim sesimi yükselterek. "Kaç yaşındasın sen hem?" Zervan direksiyonu sıkıca kavradı, yola bakmaya devam ederek tek bir kelime etti: "Kırk." Duyduğum rakamla birlikte beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Ne? Ne diyordu bu adam? Ben daha yirmi sekiz yaşındaydım. Arada koca bir on iki yıl vardı. Amcamın beni nasıl bir ateşin içine attığını her geçen dakika daha acı bir şekilde öğreniyordum. Gözlerim doldu resmen. Kırk yaşında, isminin başında "ağa" sonuna ise "iktidarsız" eklenen bir adamla, Cihan’ın yediği o halt yüzünden ömür boyu aynı çatı altında kalacaktım. Zervan'ın yan profilinden keskin bir bakış fırlattığını hissettim ama dönüp bakmadım. Bakıp ne yapacaktım? Bile bile beni ateşe atmışlardı. Ben ise kimsenin benim yüzümden ölmesini istemiyordum. "Gelin hanım sen kaç yaşındasın de hade?" Onlara dönüp bakmadım ama eminim yengem korkudan ve daha onlara söylemediği tüm diğer şeylerden dolayı titriyordu. Çatalaşan sesimi düzeltme gereği duymadan, "Yirmi sekiz hanımağam. Ben yirmi sekiz yaşındayım," dedim. Daha fazla kendimi tutamadım ve gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Oğlum anında bunu görürken onun da gözleri doldu. Minik elleriyle gözyaşlarımı silmeye başlayınca onu üzmemek için toparlanmaya çalıştım. "Annecim neden ağlıyorsun, ağlama," titrek sesiyle sorduğu soru yüzünden yanımdaki adamın bakışları bana döndü. Yüzüme baktığında direksiyondaki ellerini mümkünmüş gibi daha da sıktı. Arka koltuktan Hükümran Hanımağa’nın "Tövbe tövbe! Daha neler duyacağız?" diyen sesi yükseldi. "Daha yirmi sekizindeymiş... Gencecik kızı kucağında sübyanıyla getirdiniz önümüze!" Bir an duraksadı ve sesi daha da sertleşti. "Söyle bana Berivan hanım, daha neler saklıyorsunuz bizden? Bu kızın, bu çocuğun aslı nedir? Bizden sakladığınız başka ne günahınız var?" Yengem Berivan’ın kekelediğini, "Yok hanımağam, ne saklayalım..." diyerek kendini savunmaya çalıştığını duydum ama sesi o kadar titriyordu ki yalanı tüm arabayı sarmıştı. Çarşıya vardığımızda Zervan arabayı kuyumcular çarşısının hemen girişine park etti. Mervan elimi sımsıkı tutmuş, etraftaki kalabalığa şaşkınlıkla bakıyordu. İçeri girdiğimizde dükkan sahibi bizi kapıda karşıladı. "Hoş geldin Zervan Ağa, hoş geldin Hanımağam," diyerek bizi en başköşeye buyur etti. Önümüze serilen altınların ışıltısı gözlerimi alıyordu ama benim için her biri birer yüktü. Hükümran Hanımağa en ağır setleri, kordon boyu dedikleri o devasa altın kemerleri önüme yığıyordu. "Bunu da dene, bu Kozcu gelinine yakışır," diyerek gerdanlığı uzattı. "İstemiyorum," dedim sessizce. "Zaten yeterince ağır her şey." Zervan, dükkanın köşesinde bir sandalye çekmiş, kollarını göğsünde kavuşturmuş bizi izliyordu. "İstemiyor musun?" dedi alaycı bir sesle. "Mardin’de her genç kız bu setlerin hayaliyle yaşar Hejar. Sen neden naz ediyorsun?" "Ben o genç kızlardan değilim," dedim gözlerimin içine baka baka. "Hem sen bu kadar altını kime takıyorsun? Kendi gücünü göstermek için mi yoksa beni daha iyi zincirlemek için mi?" Zervan hafifçe sırıttı, amcamın dediği o 'iktidarsız' lafı aklıma gelince içimden bir 'Acaba gücünü sadece böyle mi gösterebiliyor?' diye geçirdim. O an yüzümde oluşan tuhaf ifadeyi fark etmiş olacak ki, kaşlarını çattı. "Kuyumcu, en ağırından iki tane daha ekle o kemerlere," dedi Zervan. "Madem ağırlığından şikayetçi, taşıyamayacağı kadar çok olsun." "Zervan Ağa, çocuk gibisin," dedim sinirle. O sırada Mervan, dükkanın vitrinindeki küçük altın bir arabaya bakıyordu. "Anne, bak! Ne kadar parlak!" diyerek heyecanla zıpladı. Zervan oturduğu yerden kalkıp Mervan’ın yanına gitti. Diz çöktü ve çocuğun boyuna indi. "Beğendin mi onu velet?" dedi. Mervan çekinerek, "Evet, çok güzel," dedi. Zervan kuyumcuya dönüp, "O arabayı da sarın. Küçük ağanın ilk oyuncağı olsun," dedi. Mervan’ın yüzündeki o saf mutluluk kalbimi yumuşatsa da, Zervan’a bakıp "Onu satın alamazsın," diye mırıldandım. Zervan ayağa kalkıp tam dibimde durdu. "Ben hiçbir şeyi satın almam Hejar," dedi kulağıma eğilerek. "Ben sadece bana ait olanı alırım. Senin yirmi sekiz yaşındaki inadın da, bu çocuğun neşesi de... Artık hepsi bana ait." Dükkandan çıktığımızda Mervan elindeki küçük altın kutuya sarılmıştı. "Zervan amca bana oyuncak aldı anne!" diyerek seviniyordu. Zervan ise zafer kazanmış bir edayla önden yürüyordu. Onun kırk yaşındaki o sarsılmaz özgüveni ile benim yirmi sekiz yaşındaki çaresizliğim, Mardin sokaklarında çarpışmaya devam ediyordu. Kuyumcudan sonra sıra gelinlik ve giyim alışverişine gelmişti. Mardin’in en büyük mağazalarından birine girdiğimizde, Hükümran Hanımağa bir ordu komutanı gibi emirler yağdırmaya başladı. Raflardan inen ipekler, en pahalı kumaşlar, dantelli elbiseler... Ben ise sadece ruhsuz bir vitrin mankeni gibiydim. "Bu gelinliği dene!" dedi Hanımağa, üzeri incilerle kaplı, ağır bir modeli işaret ederek. Kabine girip o gelinliği üzerime geçirdiğimde, aynadaki aksim bana yabancı geldi. Bu beyaz kumaşın içinde bir gelin değil, bir kurban duruyordu. Dışarı çıktığımda Zervan bir koltukta oturmuş, elindeki tespihi ağır ağır çeviriyordu. Beni gördüğünde tespihi durdu. Bakışları baştan aşağı üzerimde gezindi; o an gözlerinde sadece bir saniyelik bir hayranlık mı yoksa başka bir şey mi gördüm, seçemedim. "Nasıl?" diye sordu yengem Berivan titreyen bir sesle. Zervan ayağa kalktı, yanıma kadar yürüdü. Elini gelinliğin dantelli omzuna koydu. Parmaklarının sıcaklığı kumaşın üzerinden bile tenimi yaktı. "Güzel," dedi sadece. "Ama yetmez. Daha görkemlisi olsun. Herkes bu düğünden bahsedecek." Alışverişin en zor kısmı ise bir iç çamaşırı mağazasının önüne geldiğimizde başladı. Hükümran Hanımağa, Mervan’ın elinden tuttu. "Mervan, gel bakalım Berivan yengenle şuradaki dondurmacıya gidelim biz. Buralar çocuk yeri değil, ayıptır," dedi. Mervan’ı ve Berivan’ı alarak hızla uzaklaştılar. Ben dükkanın önünde öylece kaldım. Zervan’ın arkamdan çekilmesini bekledim ama o, sanki hiçbir şey yokmuş gibi dükkanın kapısını açıp girmem için işaret etti. "Sen... Sen gitmiyor musun?" diye sordum, sesimin titremesine engel olamayarak. "Gelin hanım, seçtiklerine bakmam gerekmez mi?" dedi alaycı bir sesle. İçeri girdiğimizde utançtan yerin dibine girmek istiyordum. Askılarda asılı duran incecik danteller, saten gecelikler... Satış görevlisi kadınlar "Buyurun Ağa’m," diyerek pervane oluyorlardı. Ben ise neye baktığımı bile bilmeden önüme gelen ilk birkaç parçayı, askısından hışımla çekip aldım. "Bunlar olsun, gidelim hemen," dedim kadına bakmadan. "Dur bakalım," dedi Zervan. Yanıma gelip elimdeki kırmızı dantelli parçayı parmaklarının ucuna aldı. "Bu kadar aceleci olma Hejar. Renk seçimlerin... Fena değil. Ama bu sana pek uymuyor." "Zervan, lütfen dışarı çıkar mısın?" diye fısıldadım, yanaklarımın alev alev yandığına emindim. "Bu kadarı da fazla." Zervan, tezgahın arkasındaki çalışanlara bir işaret verdi. Kadınlar bir anda arka tarafa süzüldüler, dükkanda sadece ikimiz kaldık. Zervan beni reyonların arasında, bir köşeye sıkıştırdı. Sırtım duvara yaslandığında, aramızdaki mesafe yok denecek kadar azalmıştı. "Neden kaçıyorsun?" dedi, sesi o kadar alçak ve yakıcıydı ki. "Amcanın sana fısıldadığı o şeyin arkasına mı saklanıyorsun?" Gözlerimi kaçırmaya çalıştım ama çenemi tutup beni kendine bakmaya zorladı. "Neyden bahsediyorsun sen?" "Zervan Kozcu iktidarsızdır..." dedi, dudaklarında tehlikeli bir gülümseme belirdi. "Seni bu berdelle ancak böyle ikna edebileceğini biliyordu Süleyman. Ama Hejar, bilmediğin bir şey var veb sana bunu en kısa zamanda göstereceğim." Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine çarpmaya başladı. "Bu evlilik her anlamda gerçek olacak Hejar," dedi, parmaklarını boynumda hafifçe gezdirerek. "Yarın gece o odanın kapısı kapandığında, ne amcan ne de o yalanlar seni benden kurtarabilir. Sen benim karımsın. Ve ben, bana ait olan her şeyi almayı severim." Nefesim kesilmişti. Gözlerindeki o yoğunluk, o karanlık arzu beni hem korkutuyor hem de daha önce hiç hissetmediğim bir çekimin içine sürüklüyordu. O an Zervan’ın kırk yaşındaki tecrübesi ve erkeksi heybeti karşısında yirmi sekiz yaşındaki tüm savunmamın çöktüğünü hissettim. Zervan hafifçe geri çekildi, cebinden bir tomar para çıkarıp tezgaha bıraktı. "Hepsini paketleyin," dedi dükkana geri dönen çalışanlara. Sonra bana döndü, bakışları hala üzerimde alev alev yanıyordu. "Dışarı çıkalım. Oğlun dondurmasını bitirmiştir." Dükkandan çıktığımda ayaklarım yere basmıyor gibiydi. Zervan Kozcu’nun o buz gibi kabuğunun altında yatan yangını görmüştüm ve o yangın, yarın gece beni küle çevirecekti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD