Hejar’ın bindiği araba bir ağıt gibi bırakarak gözden kaybolduğunda, konağın devasa demir kapıları büyük bir gürültüyle kapandı. Kapı kapandığı an konak, üzerine çöken o yabancı nefesi hırsla kusup atmış gibi yeniden eski, kaskatı ve ruhsuz haline döndü. Konak her zaman böyleydi; asırlık taşları, insanın genzini yakan havası ve duvarlarına sinmiş onca kanlı yaşanmışlığın ağırlığıyla göğüs kafesine oturan bir mühür gibiydi. Ben bu ağırlıkla yoğrulmuş, onun soğukluğuyla büyümüştüm. Babamın öldüğü o kara gecede bile konağın ruhu milim oynamamış; aynı katılıkta, aynı dilsiz vakurlukta kalmıştı. Ancak şimdi, o kapının sürgüsü çekildiği andan itibaren içeride bir şeylerin koptuğunu hissediyordum. Gergin bir yayın aniden boşanması, ince bir ipliğin jiletle kesilmesi gibiydi bu; neyin koptuğu

