"Beni bende demem bende değilim
Bir ben vardır bende benden içeri"
Kimse sandığımız kişi değildir aslında. Hepimiz içimizde bir yerlerde varlığını sürdüren karanlık tarafın üzerini örtmeye çalışırız. Fakat bazen öyle bir an gelir ki… Kesip attığınızı sandığınız o karanlık taraf bir bakmışsınız tüm öz benliğinizi ele geçirmiş. İşte hepimizi o noktaya getiren bir dönüm noktası vardır. Bahanaler…Bahaneler…Bahaneler… Senin,benim,onun,bizim… Hepimizin bir bahanesi vardır elbette. Neden bu hale geldiğimizin.
Kim getirdi bizi bu hale? Kim ortaya çıkardı içimizde ki o nefretten beslenen karanlığı? O karanlık büyüdü büyüdü büyüdü… O kadar büyüdü ki en sonunda kocaman bir kuyu olup içine çekerek yuttu benliğimizi. Geriye kalanlar ise kibir,bencillik,hırs ve saf kötülük…
Sorgulama yetisi bizlere verilen onlarca mükafattan birisiydi belki de. Çünkü insanoğlunu diğer tüm canlılardan üstün kılan en yegane özellik;irade ve sorgulayabilme…
Sorgularsan insan olursun. Sorgula. Kimsin sen? İçinde ki o karanlık taraftan kurtuldun mu? Yoksa o taraftan beslenerek mi kaldın hayatta? Nesin sen? Özgür iradeye sahip sorgulayan bir insan evladı mı yoksa başkaları tarafından sorgulatılan mı? Hangi taraftasın sen? Siyah mı beyaz mı?
Kötülüğün kirli rengine bulandığın
zamanlarda nasıl aydınlığa çıkar insan. Bir daha iyi olur muyuz? Yaptığımız onca günahtan nasıl arınacağız peki?
Bir kurtarıcı mı bekliyoruz yoksa aslında kurtarıcı biz miyiz? Tüm bu sorgulamaların sonucu nereye çıkar peki?
Benim fikrimi soracak olursan eğer; sana. Çünkü bunlar benim sorularım. Peki bu hayatta senin soruların ne? Ya da şöyle mi demeliyim; Senin bu hayatta bir sorun var mı?
Kafamı kurcalayan onlarca cevapsız sorunun içinde kulaç atarken bu dünyada ki yerimi sorguluyordum. Ben buraya mı aittim? Yoksa burası da kendimi kapattığım bir hayalden mi ibaretti? Ben… Kardelen… Kardelen… Kimsin sen Kardelen?
-Kimim ben?
Sağ tarafımda ikili koltuğun üzerinde oturmuş öylece beni izleyen Gediz’e sordum bu soruyu.
-Kardelensin.
-Onu sormuyorum. Kimsem yok mu benim? Beni tanıyan,soran ya da merak eden bir Allah’ın kulu yok mu bu kocaman dünyada.
Duygu barındırmayan ifadem ve ses tonuma yansıtmadığım o kadar çok şey vardı ki… Biraz hüzün biraz çaresizlik hatta belki de biraz kırgınlık… Kırgındım bu koca dünyaya,milyonlarca nefes alan,yaşayan bu insanlara.
-Bir ailen var.
Ailem vardı demek ki. Hiç mi merak etmemişlerdi beni?
-Eğer neden gelmediklerini düşünüyorsan ziyaret etmeleri yasak.
-Sebep?
Ayağa kalkarak odanın kapısına doğru gitti. Tam kulpu indirmiş çıkacağı sırada hafifçe kafasını bana doğru dönerek cevap verme lütfu gösterdi doktor bey…
-Bu tehlikeli olabilir. Tedavin devam ediyor hala çünkü.
Söylediği şeylerin beni tatmin etmemesiyle kafamı yana doğru çevirerek göz temasımızı bozdum ve cevap vermedim.
O da daha fazla bir şey demeden odadan çıktı.
Hafif uzandığım sedyede oturma pozisyonu aldım. Günlerdir buradaydım ve artık sabrım taşmak üzereydi. Sıkılmıştım. Neden ailem beni göremiyordu veya neden bazı hemşirelerin girmesi yasaktı bu odaya? Neler döndüğünü anlayamıyordum. Ama tek emin olduğum bir şey varsa eğer o da bu olanların hiç mantıklı gelmediğiydi.
Yavaşça oturduğum sedyeden ayağa kalkmaya çalıştım. Azalan ağrılarım biraz olsun hareket etmeme yardımcı oluyordu. Bacaklarımı sedyeden dışarı sarkıtmak bile nefes nefese kalmama neden olmuştu.
Biraz dinlendikten sonra tekrar tüm gücümü toplayıp sedyeden kalkarak tüm bedenimi kurtardım. Sonunda sırtım yatak yüzü görmekten kurtulmuştu…
Yerde,tam sedyenin yanında bulunan hastane terliklerini yavaş hareketlerle ayağıma geçirirken ellerimle duvardan ve yataktan destek aldım.
Sonunda ayağıma geçirdiğim terliklerle biraz olduğum yerde öylece durdum. Sırtımı soğuk duvara yaslayarak soluklarımı düzenlemeye çalışıyordum. Yaptığım en ufak hareket bile beni o kadar yoruyordu ki…
Koluma takılı olan seruma dikkat ederek hemen yanında durduğum pencereye döndüm yüzümü.
Pencerenin önüne geçerek hastanenin bahçesini taramaya başladı gözlerim. Burası arka bahçeye bakıyor olmalıydı.
Birkaç tane banka oturmuş hasta ve hemen yanlarına oturan hasta bakıcı olduğunu tahmin ettiğim kişiler vardı. Beyaz önlüklü birkaç doktor grup halinde ellerinde ki dosyalara bakıyor ve diğer yandan karton bardaklarında ki içeceklerini yudumluyorlardı.
Hava oldukça güneşliydi bugün de. Yeşil çimlerin rengi güneşin parlaklığıyla iyice ortaya çıkmış, etrafa tatlı bir hava katıyordu.
Dışarı çıkmak istiyordum ben de… İçime havayı doyasıya çekmek ve ciğerlerimde hissetmek istiyordum. Tenimde güneşin yakıcı sıcaklığını duymak istiyordum.
Donuk gözlerle öylece dışarıya bakarken çok uzak mesafeden biriyle bakışlarımız kesişti. Üzerinde ki beyaz önlükten anlaşılacağı üzere doktor olmalıydı. İfadesiz gözlerim yeşil gözlerine takılırken o bir anda kaşlarını çatarak dikkatle bakmaya başladı. Gerçi bana baktığından emin olamıyordum. Aramızda bayaa mesafe vardı çünkü.
Zihnimde bir yerlerden tanıdık gelen ifadesini bulmaya çalıştım. Odama daha önce, ben uyanmadan gelmiş olabilirdi çünkü Gediz’i de hayal dünyamda öyle görmüştüm. Bilincim aslında açıktı o zaman ve eğer bana dikkatle bakan bu adam da odama girdiyse tanıdık gelmesi normaldi.
Kafası hafifçe yana eğilirken dudaklarının kıpırdatmasıyla bir şeyler söylediğini anladım. Hala nereye baktığını çözememişken sabit duran adımları etrafındakilere bir şeyler dedikten sonra hareket kazanmıştı.
İçimi saran hafif endişe ve korkuyla yutkunurken ani hareketle yatağıma geri dönmeye çalıştım fakat ağrıyan bedenimi unutmuş olmam zeka yetersizliğimi gösteriyordu. İlk defa ayağa kalkmıştım ve bu neredeyse kaplumbağa hızındaydı. Şimdi ise geri dönmem içimdeki heyecandan olacak bir tavşan hızında olmuştu.
Ah korku,sen nelere kadirsin böyle! Yürümeyen insanı yürütürsün…
İçimde sebepsiz yere turlayan gerilimin nedenini ve durumun saçmalığını anlamaya çalışıyordum. Adamın bana baktığı bile meçhulken ne bu aksiyonlu hareketler?
Kendi iç sesime ve saçmalıklarıma göz devirirken oturduğum sedyeye yavaşça uzandım. Bu ufacık hareketlenme bile beni binlerce metre koşmuşum gibi yormuştu.
Ellerimi göğsümün üzerinde birleştirirken öylece tavana daldı bakışlarım. Şuan dışarıdan bu halimi gören biri öldüğümü bile düşünebilirdi. Bedenim buradayken ruhum çok daha farklı alemlerde fink atıyordu.
Benim ailem… Bir ailem vardı fakat bu bana bir şey ifade ediyor muydu bilmiyordum? Hissizdim. Umduğum sıcaklığı neden hissedememiştim ki? Aile… Bu kelime benim içimi ısıtmamıştı.
Zorladığım hafızama rağmen hatırlayamıyordum ailemi. Acaba nasıl biriydiler? Benim buraya kapanmam onları nasıl etkilemişti? Beni seviyorlar mıydı ki? Ya da ben onları seviyor muydum?
Aile… Nedense bu kavram içimde bir yerlerde hiç iyi şeyler çağrıştırmıyordu bana. Neden peki?
Neden?
Cevap yok. Neyin cevabı var ki?
Sağ tarafımdan gelen hışırtılarla kafamı o tarafa çevirmedim bile. Çünkü herkesin gelmesini yasaklayan Gediz Bey’den başkası giremiyordu içeriye. Gediz olduğunu bildiğim için içim rahattı. Gelen kağıt sesleriyle yine tahlillere,muayne sonuçlarına baktığını anladım.
-Bazen bu beyni boşuna taşıdığımı düşünüyorum.
Kağıt hışırtılarının sesi aniden kesildi sorumla. Dikkatini bana verdiğini anlamıştım.
-Bana neden deniz kızı dediğini sormuştum ya hani sana… Sen de denizin en dibinde olduğumu ama nefes alabildiğimi söylemiştin. Haklıydın. Sanırım beni daha iyi anlatan başka ifade olamazdı.
Mırıldanarak söylediğim şeylere hissizce güldüm gözlerimi tavandan ayırmadan.
Aklıma gelen şeyle kıvırılan dudaklarım düz bir çizgi halini aldı. Hissizleşen algımla yine zihnimin derinliklerinde kaybolduğumu anladım. Gözlerim tavanı görmüyordu artık. Sanki bambaşka bir yerdeydim.
-Bana oradayken hep deniz kızı diyordun. Ama sonra hiç demedin.
Yavaşça yutkunurken boğazımda oluşmaya başlayan yumruyu gidermek istedim. Nefes almak istedim…
-Sence artık denizin dibinde değil miyim yoksa…
Biraz duraksadıktan sonra devam ettim.
-Yoksa o denizin dibinde artık boğuluyor muyum?
Deniz kızları boğulmazdı değil mi? Ama ben artık nefes alamıyordum o dipte…
Ondan bir cevap gelmemesiyle gözlerimi kapattım.
-Biliyor musun? Karanlığı sevmeye başladım sanırım artık.
Çünkü ben karanlık oldum. Benliğimi ele geçiren siyahlık sonunda bana bürünmüştü. Ben siyah olmuştum.
-Neden?
Sonunda çıkan sesiyle içimi istemediğim fakat engel de olamadığım bir rahatlama sardı.
Onun sayesinde kendimi rahat veya güvende hissetmek istemiyordum. Bunu kendim yapmalıydım.
Sorusunu bir süre düşündüm.
-Bilmiyorum.
Biliyorum.
-Sanırım siyahı seviyorum.
Beyazı daha çok…
-Yalnızlık bana iyi geliyor.
Yalnız kalmaktan korkuyorum.
Bir süre daha cevap vermemesiyle gözlerimi yavaşça açarak tekrar tavana diktim. Ona bakmak içimden gelmiyordu.
-Güvenmekten mi korkuyorsun?
Sorusuyla derin bir nefes çektim içime.
-Korkmalı mıyım?
Sorusuna soruyla karşılık vermem üzerine cevabı o verdi.
-Hayır. Ama biliyor musun? Aklıma bir şey takıldı.
-Ne takıldı?
-Sana her gün deniz kızı diyorum. Ama az önce demediğimi söyledin.
Dediği şeyle hafifçe güldüm.
-Delirdim mi sonunda acaba?
-Sen deli değilsin.
-Benden daha çok eminsin buna.
Oluşan sessizlikle zihnimi yoklamaya çalıştım. Gerçekten deniz kızı ne zaman demişti en son hatırlamıyordum. Ben uyanıkken değil, hep uyurken söylediğini biliyordum sadece.
-Bana niye adımla seslenmiyorsun ki?
-Herkes zaten adınla sesleniyor.
Cevabı yeterli gelmişti soruma.
Kafamı hafifçe ona doğru çevirmemle dudaklarımda oluşan gülümseme hızla silindi. Girdiğim şoktan olsa gerek öylece gözlerine bakarken tüm bedenim felç geçiriyormuş gibi taş kesilmişti saniyeler içinde. Kıpırdayamıyordum…
Gediz’in sesiydi kulaklarımın duyduğu ses ama göz göze geldiğim kişi Gediz değildi.
Beynim hızlıca tarama yaparken aklıma doluşan tanıdık gözlerle bir ışık parıldadı zihnimde.
Aybars… Bu adamın adı Aybars’tı. Az önce bahçede göz göze geldiğim adam.
Adını nereden hatırladığımı düşünürken saniyeler içinde geçmişe gitti zihnim. Gediz’in arkadaşıydı. Ben camdan duvarlar ördüğüm hayal dünyama kapatmışken kendimi bilincimin açık olduğunu söylemişti Gediz. O zaman Aybars’ta burada olmalıydı. Onun yüzünü o zaman görmüştüm. Ama sesi… Bu ses Gediz’in sesiyken nasıl aynı sesi duyuyordum ben.
Aklımı kaçırmıştım.
Bağırmak istiyordum sesimin çıktığı kadar. Ses tellerim parçalanıp, kopana kadar bağırmak,haykırmak istiyordum.
Kahverengilerime saplanan yeşil gözleri bir an olsun üzerimden ayrılmazken kaşları hızla çatıldı.
Burnumdan akan ılık sıvıyı hissetmemle kanadığını anladım. Yine sürükleniyordum bilmediğim yerlere. Bilmediğim bilinmezliklerin sonsuzluğuna…
Aybars hızla oturduğu koltuktan kalkarken bana doğru yaklaştığını gördüm. Bulanıklaşan gözlerim bana hiç yardımcı olmuyordu.
Ağırlaşmaya başlayan göz kapaklarımla gözlerim kapanırken tek hissettiğim şey korkuydu.
Çok korkuyordum. Ve bu korku benim kalbime artık acı vermeye başlamıştı.