Herkese merhabaa, gelen ilgiden dolayı çok mutlu olan bir yazar bırakıyorum buraya
Hepinize çok teşekkür ederim
Keyifli okumalar dileriiim 🩷
•İkiye On Kala Depresyon Güzelim
"Nereye gidiyorsun Gülce?"
Annem hoşnutsuz bakan mavi gözleri, şortumun açıkta bıraktığı bacaklarımdan başlayarak beni inceledi. Böyle baktığı zamanlar geriliyordum. Belli etmemeye çalışarak saçlarımı taradım. "Dışarı çıkacağım."
Aynadan yüzüne baktığımda kollarını bağladı. Huzursuz olduğu zamanlarda yaptığı bir eylemdi. Benimle aynı renk olan saçlarını sıkı bir şekilde bağlamıştı. Bu sayede makyajsız olan güzel yüzü ortaya çıkmıştı. Henüz kırk yaşında olmasına rağmen hâlâ otuz gösteriyordu. Keşke daima tek çizgi halinde olan dudaklarında, ufak da olsa bir gülümseme görebilseydim.
"Bu dışarısı tam olarak neresi oluyor?"
Tarağı bırakırken saçlarımı düzeltip, elimden geldiğince rahat bir şekilde cevap verdim. "Hocanın istediği bir kitap vardı ona bakmak için kitapçıya gideceğim."
Okumamı her şeyden çok istediği için başıyla onayladı. "Tamam, bisikletle git ve çabuk gel," dedi.
"Gelirim."
Bakışları tekrar üstüme kaydı. "Bu kadar kısa giymenden hoşlanmıyorum."
Yaşadığım yer tatil yeriydi. İnsanlar bikiniyle bile dolaşıyordu. Üstümdeki kot şort burada fazla kaçmazdı. Bunu anneme defalarca söylediğim zamanlar olmuştu ve cevap hep aynıydı. "Başımızda bir erkek olmadığı için dikkat etmemiz gerekiyordu. Kendimize en ufak bir laf, söz getirmemeliyiz." Yabancı uyruklu bir annem olsa da içinde babaannem yatıyordu sanki.
İnsanlar istediği gibi yaşamalıydı. Fakat bunu anneme anlatamayacağımı biliyordum.
"Çok kısa değil aslında," dediğimde itirazım cılız bir şekilde çıkmıştı. Şu an annemle kavga etmek istemiyordu.
"Dikkat çekmeni istemiyorum kızım. Tek odağın derslerin olmalı."
Taviz vermeyen sesini duyunca yutkundum. Küçük dediği yaşımın yirmi olduğunun farkında mıydı acaba? "Tamam anne."
Annem odamdan çıktığında ufak bir nefes aldım. Üniversiteye başlamadan önce dışarı tek çıkmama bile karışıyordu. Tekrar aynı kısıtlamalara maruz kalmamak adına biraz fazla alttan alıyordum onu. Sıkıntıyla oflarken kalın askılı, uçuk pembe rengindeki bluzumu düzelttim. Düzleştirdiğim saçlarımı son kez düzeltip evden çıktım Abimin on yedinci yaş günümde aldığı, bebek mavisi rengindeki bisiklete bindim ve pedal çevirmeye başladım.
Sahile doğru pedal çevirirken deniz kokusu içime doluyor, rüzgar tenimi okşayarak, saçlarımın arasında dans ediyordu. Kendimi özgür hissettiğim tek zamanlardı. Annem acele et dese de havanın tadını çıkarmak istiyordum. Turistler henüz gelmediği için etraf sakindi. Kitapçının önünde durduğumda yolun bu kadar çabuk bitmesine şaşırmıştım. Buranın kitapçısı bile kendine has restorasyona sahipti. Küçük ama güzeldi. İçeri girip kitaplara bakındım. Burada bulamayacağımı bilsem de bu kitapçıyı seviyordum. Burada zaman geçirmek hoşuma gidiyordu. Gözlerim romanların olduğu kısma kaydı. Onları almaya iznim olmadığı için ciğerci kedisi gibi bakmakla yetindim.
O kadar güzel romantik kitaplar vardı ki... Keşke hepsi benim olsaydı. Bir süre ellerime alıp hepsini inceleyip arka kapak yazılarını okudum. Beğendiklerimin fotoğraflarını çekip Başak'a attım. O rahatça alabiliyordu, beğendiği olursa alırdı. Ben de ondan alır, bulduğum fırsatlarda gizli saklı okurdum.
İstemeyerek de olsa kitapları bırakıp klasik ince bir kitap aldım. Bunları okumama annem bir şey demiyordu. Bunlar da benim pek dikkatimi çekmiyordu ama kitap, kitaptı. Hepsini alıp parasını öderken kasadaki Ayşen abla gülümseyerek "Çok güzel kitaplar geldi, gördün mü?" diye sordu.
İç çekerken "Gördüm," dedim.
"Çanakkale'ye gidince hepsini alacağım."
Sözlerim üzerine kahkaha attı. Ayşen abla otuz beş yaşlarında çok tatlı bir kadındı. Henüz evlenmediği için ailesiyle yaşıyordu ve en büyük aşkının kitaplar olduğunu iddia ediyordu. Zaten bize kitap aşkını da o aşılamıştı.
"Hadi görüşürüz."
"Kolay gelsin," deyip kitapçıdan çıktım.
Cebimden telefonumu çıkarıp kulaklıklarımı taktıktan sonra sevdiğim şarkıyı ayarladım. Ardından tekrar bisikletime atlayıp biraz gezmeye karar verdim.
Ben ben gibi değilim, kayboldum rüzgârlarında
Aklım dursun, herkes bi' sussun bi' dakka
Şarkıya kısık sesle ben de eşlik etmeye başladım.
Kafamda kentsel dönüşümler
İçimde bi' yerde bi' gülüşünden
Sana deliyim ama gizledim her
Gidişinden, gidişinden
Şarkı o kadar güzeldi ki tekrara almıştım. O sürekli başa alıp çalarken dar bir sokağa girdim. Kapıdan sarkan akasyalar ise aklımı çeldi. Bisikleti durdurup bir dal kopardım ve burnuma götürüp kokusunu içime çekmeye başladım. Bu kokuya âşıktım. Kopardığım akasya dalını bisikletin önüne takılı küçük sepete koyup tekrar yola koyuldum. Şimdi koku da benimle beraber geliyordu. Eve gidince odama koyacaktım.
Yol biraz yokuş aşağı olduğu için bisiklet hızlanmaya başladı. Saçlarım geriye doğru savrulurken dudaklarımda ufak bir gülümseme vardı. Kocaman kız olmuştum ama bisiklete bindiğimde küçük bir kız çocuğu gibi hissediyordum. Yolun sonu geldiği için tam köşeden döneceğim sırada arkadan bir ses duyduğumu sandım. Kulaklığımın biri düşerken başımı bir anlığına arkaya çevirdim ama bir şey yoktu. Tekrar önüme döndüğümde aniden karşıma biri çıktı. Korkuyla iç çekerken hiç düşünmeden frenlere asıldım. Hızlı giden bir bisiklette bunu yapmak akıl işi değildi. Ama o an pek sağlıklı düşündüğüm de söylenemezdi. Bisikletin kontrolünü kaybettiğim için yere savruldum. İyi haber kimseye çarpmamıştım kötü haber ise çok fena bir şekilde düşmüştüm.
"Ah!" diye acıyla bağırdım.
Bisiklet bacağıma düşmüş, yerdeki taşlar avucuma batarak etimi parçalanmıştı. Canım o kadar çok acıyordu ki gözlerim yaşardı. "Of ya."
"İyi misin?"
Ellerimi yerden yavaşça çekerken başımı kaldırdım ve iki gün önce gördüğüm gözlerle karşılaştım. Sancak yanımda diz çökmüş endişeli gözlerle yüzüme bakıyordu. Üstümdeki bisikleti kenara çektiğinde titrek bir sesle "İyiyim," diye geveledim. Yalanıma ben bile inanmamıştım. Canım deli gibi acıyordu iyi falan değildim. Bakışlarım dizime kaydı, diz kapağım da kanıyordu. Ama en çok avuçlarımın içi acıyordu.
Uzanıp kanayan elimi tuttu. Gözleri şimdi yaralı avuçlarımdaydı. Kısık bir sesle "Neden önüne bakmıyorsun ki?" dedi. Bunu normal bir şekilde söylese de kendimi azarlanmış küçük bir çocuk gibi hissettim.
Gözlerimi kaçırdığımda "Ses duymuştum," diye fısıldadım. Kulaklık varken ne sesi duyabilirdim sanki...
Bana tekrar baktığında dudaklarını birbirini bastırdı. O sırada yakınlığının farkına vardım. Yüzünü ilk defa bu kadar yakından görüyordum. Koyu renk kirpiklerle çevrili göl yeşili gözleri yakından daha güzeldi. Sadece uzun süre bakamadım. Çünkü baktıkça o göl beni içine çekiyor gibiydi...
Bakışlarını elime indirdiğinde elim hâlâ elindeydi. Dokunduğu yerden dirseğime kadar yayılan uyuşukluk üzerine gözlerimi kırpıştırdım. Şu an nasıl bir tepki vereceğimi bilmiyordum.
"Kötü yaralanmış, daha dikkatli olmalıydın Gülce."
Başımla onayladığımda çevik bir şekilde doğruldu. Kalkmak için hareket ettiğimde elini uzattı. Kemikli elleri büyük, parmakları biçimli ve uzundu. Kısa kollu tişört giydiği için kolundaki kasları son derece belirgindi. Boğazımı temizlerken "Tut hadi," dedi.
Yaralı elimi, avucuna doğru uzattığımda sıkıca tuttu. Başımı kaldırınca göz göze geldik. Kalbimdeki tekleme bu defa tanıdıktı ama beni yine hazırlıksız yakalamıştı. Tıpkı avucumdan göğüs boşluğuma doğru akan sıcaklık gibi... Bu sıcaklık, kalbimi ikinci bir deri gibi sarmalarken soluğuma dolanan hisler ciğerlerimi nefessiz bıraktı. Sancak abi beni yavaşça ayağa kaldırdığında karşı karşıya geldik. Gözlerim bir an olsun gözlerinden ayrılmamıştı. Sanki hayatım boyunca yaşadığım her şeyi, sadece gözlerime bakınca görebiliyordu. Bu saçma bir düşünceydi ama telaşlanmama neden olmuştu.
Gözlerimi kaçırdığımda elimi çekmeye çalıştım. Fakat daha sıkı tutarak engel oldu. Yavaşça iç tarafını çevirip avucuma baktığında kaşları çatıldı. "Pansuman yapılması lazım."
Tekrar elimi çekmeye çalışırken "G-Gerek yok," dedim hızlıca.
Beni duymazdan gelerek "İleride eczane var," dedi.
Oyalanırsam geç kalacaktım ve annem beni soru yağmuruna tutacaktı. Sıkıntılı bir nefes aldığımda "Yoksa mikrop kapar," diye ekledi. Ve dikkatsiz olduğum için annemden sıkı bir azar yerim. Yok ben almayayım.
"Gel," dediğinde "Kendim hallederim," diye itiraz ettim.
Bakışlarını yüzüme çevirdi. "Kaza geçirmene ben sebep oldum," dedi yavaşça. "Bırak yardım edeyim."
Güzel bir ses tonu vardı. Başımı iki yana doğru salladım. "Unuttun mu yola bakmayan bendim?"
"Elini pansuman yaptırmadan yanından ayrılmayacağım yoksa aklım kalacak." Aklı bende mi kalacaktı? Yanaklarım mı kızarmaya başladı benim?
"Şey," diye gevelediğimde kararlı ifadesi karşısında yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tuttum. Bu Erkuran'lar ailecek inatçıydı. Onunla baş başa vakit geçirmek istemediğim için son kez şansımı deneyerek "Gerçekten gerek yok," dedim.
"Uzatma Gülce. Gel hadi."
Dudaklarımı birbirine bastırırken başımla onayladım. Sancak'ın dudaklarında varla yok arası bir gülümseme oluştu. Gözlerimi hızla kaçırırken eğilip yerdeki bisikletimi kaldırdı. Elimi bıraktığı için rahat bir nefes aldım ve ellerimi indirdim. Bisikleti aramıza alarak yürürken yan gözlerle ona bakıyordum. Bir kez daha baktığımda o da bana baktı ve yine göz göze geldik.
"Nereye gidiyordun?"
Önüme dönerken kuruyan boğazımı temizledim. "Eve dönüyordum."
Kısa bir sessizlik ardından "Kaç yaşındaydın sen?" diye sordu.
"Yirmi."
O da yirmi dört yaşındaydı, aramızda tam dört yaş vardı. Abimle aynı yaşta olduğu için biliyordum yaşını.
"Hangi bölümü okuyorsun?"
Sorusunu duyunca iç çektim. "Psikoloji." Bu durumun içimde yarattığı mutluluk sesime de yansımıştı. Bu bölümü çok istiyordum. Annemin de yardımıyla gece gündüz çalışmış ve kazanmıştım.
"Bölümünü sevmen güzel."
Başımla onayladım. "Hayalimdeki bölümü okuyorum çünkü."
"Kendine uygun mesleği bulmak önemli."
Yaralı ellerime bakarken "Sen peki?" diye sordum.
Sıkıntılı bir nefes alınca çaktırmadan asılan yüzüne baktım. "Ailemin istediği bölümü okudum sonra istemediğime karar verdim. Bu yüzden mezun olur olmaz askere gittim."
Kaşlarım şaşkınca havalandı. Kim eczacılık bölümünü istemezdi ki? O da üniversiteyi başka şehirde okumuştu ama yazları Bozcaada'ya geldiği için abimle vakit geçirirlerdi. Bu yüzden ona dair şeyleri bilirdim.
"Geldik."
Sancak abi bisikletimi eczanenin kapısının önüne bırakınca birlikte içeri girdik.
"Hoş geldin taze asker."
Eczanedeki orta yaşlarında olan Levent abi sevecen bir gülümsemeyle Sancak abiye bakıyordu.
"Hoş buldum abi, nasılsın?"
Levent abi "İyiyim," dediği sırada gözleri beni buldu. Yaralı halimi görünce endişeli bir ifadeyle "Gülce, iyi misin kızım?" diye sordu. Burada herkes herkese tanırdı. Zoraki bir gülümsemeyle cevap verdim.
"İyiyim," diye gevelediğimde "Ne oldu?" diye sordu.
"Şey, Sancak abiye çarpmamak için bisikletin frenlerine asıldım," deyip ellerim havaya kaldırdım. Mahcup bir sesle devam ettin. "Sonrası bu."
"Geçmiş olsun kızım," dediğinde Sancak abi araya girdi.
"Abi antiseptik krem falan verir misin?"
Levent abi raflara yöneldiğinde içeriye yeni müşteriler girdi. Yarı Almanca yarı Türkçe konuşan kalabalık bir gruptu. Murat abi kremi masanın üstüne koyarken bana döndü. "Sen bekle, müşteriler gidince ben yaparım."
Bunu yaparsam eve daha çok gecikeceğim için başımı iki yana doğru salladım. "Ben hallederim. Borcum ne kadardı?"
Ben daha cüzdanımı çıkaramadan Sancak abi ücreti ödemişti bile. "Gerek yoktu," diye araya girdiğimde beni duymazdan gelip Levent abiye "Kolay gelsin," dedi.
Ardından bana kapıya doğru dönüp yürümeye başladı. "Gidelim."
Onu takip ederken birlikte kalabalıklaşan eczaneden çıktık. "Ben hallederdim."
Başını bana çevirip omuz silkti. "Kazada benim de payım var."
Aslında duyduğumu sandığım sesin payı vardı. Konuyu uzatmamak adına sessiz kaldığımda Sancak abi çenesiyle yolu gösterdi. "Karşıya geçelim."
Caddenin bu tarafında dükkanlar olduğu için kalabalıktı. Birlikte yolun diğer tarafına geçtiğimizde yan yana yürüyorduk. Bu açıkçası çekinmeme neden oluyordu. Kaçamak gözlerle etrafa baktığımda bedenim yay gibi gergindi. Acaba biri bizi yan yana görüp de yanlış anlar mıydı? Annemin tepkilerini düşünce gerginliğim had safhaya ulaştı. Burada herkes herkesi tanıdığı için küçük bir olay anında büyüyüp herkesin kulağına gidebiliyordu.
"Kremi ben evde sürerim."
Sancak abi banka oturup gözlerini bana dikti. Huzursuzca kıpırdanmaya başladım. Birine dik dik bakmak pek de hoş bir şey değildi.
Yavaşça "Otur hadi," dediğinde tekrar etrafa baktım. Pek bize bakan yoktu ama yine de rahat değildim.
"Hadi Gülce," diye direttiğinde bankın ucuna oturdum.
Avucunu bana doğru uzattığında gözleri hâlâ yüzümdeydi. "Elini uzat."
Kaşlarım çatıldığında başını yana doğru eğdi. "Tüm gün burada mı oturacağız?"
Alaycı sesi üzerine dudaklarımı büktüm. Onun için söylemesi kolaydı tabii, bizi burada yan yana gören olursa yanardım. Onun başında zebellah gibi bekleyen bir anne yoktu. Asık suratla yaralı avucumu uzattığımda elimi tutup dizinin üstüne koydu. Bu kadar yakın olunca kalp atışlarım garip bir şekilde hızlanmaya başladı. Sanki kalbimden mideme doğru sürekli kıpırdanan bir şeyler vardı içimde. Bu şeyler her neyse doğru düzgün nefes almamı engelliyordu. Daha önce bana yabancı sayılacak birine bu kadar yakın olmadığım için heyecanlanmış olmalıydım. Evet, nedeni kesinlikle bu olmalıydı yoksa başka bir açıklaması olamazdı.
Rahatlamak adına ufak bir nefes alırken parfüm kokusunu soludum. Ne olduğunu bilmiyordum ama çok hoş bir kokuydu ama yakınlığını hatırlattığı için gerilmeme neden oluyordu. Sancak abi her şeyden habersiz poşetten çıkardığı oksijen suyunu pamuğun üstüne döktü.
Adam daha dün askerden gelmişti şimdi ise karşımda oturmuş bana pansuman yapıyordu. Hâlâ olanlara pek inanamıyordum. Sanki kitaplardan fırlamış bir sahneyi yaşıyor gibiydim. Bu düşünceye gülmemek için kendimi zor tuttum. Sanırım annem haklıydı, kitap okuya okuya aklım bulanmıştı.
"Hazır mısın?"
Sesini duyunca aklımı dolduran düşünceleri bir kenara bıraktım. Başımla onayladığımda nefesimi tuttum. Sancak abi pamuğu yavaşça elime sürttüğünde hafifçe irkilsem de pek tepki vermedim. Acı eşiğim yüksek olduğu kıpırdamadan durup işinin bitmesini bekledim.
Pamuğu bankın üstüne bıraktığında tedbirli bir şekilde yüzüme baktı. Sanırım daha çok tepki vermemi bekliyordu. Sessizce kremi çıkarıp sürdükten sonra yüzünü buruşturdu. "Gazlı bez almayı unuttuk."
"Gerek yok, evde vardı."
Diğer elimi uzattığımda aynı işlemi bu elime de yaptı. Sağ elime göre sol elim daha iyi durumdaydı. Sargı bile gerekmiyordu onun için. Yine de Sancak abi acele etmeden aynı hassasiyetle ilgileniyordu. Bu kadar yakın ve ilgili olması karşısında ne düşüneceğimi şaşırmış vaziyetteydim.
Tek bildiğim bir an önce bu yakınlığı bozup eve gitmekti. "Bitti mi?"
Endişeli sesimi duyunca başını kaldırdı. Bir an kendime engel olamadan bana yakın oturan adamı incelemeye başladım. Gözleri güneşte birkaç ton daha açık ve parlak görünüyordu. Kısacık kestirdiği koyu kahverengi saçları ise ona daha sert bir hava katıyordu. Dün traşlı olan yüzünde bugün sakallar belirginleşmeye başlamış, çıkık çene kemiklerini kaplamıştı.
Alt dudağı üst dudağına göre daha dolgun ve uçuk pembe rengindeydi. Burnu düz ve sivriydi, yüzüne yakışıyordu. Gözleri hafifçe kısıldığında dikkatle onu izlediğimi fark ettim.
Bakışlarımı hızla kaçırırken yüzüm ısınmaya başladı. Daha az önce gözlerini bana diktiği için onu suçlayan ben değilmişim gibi davranıyordum. Boğazımı temizlerken elimi çektim.
"Ben artık gideyim," deyip ayağa kalktığımda bacağıma saplanan ağrı yüzünden yüzümü buruşturdum.
"Diz kapağına da bakayım."
"Gerek yok, yeterince yardım ettin zaten."
O da benimle beraber ayaklanınca neredeyse omzuna geldiğimi gördüm. Uzun boylu erkeklere karşı olan zaafımı hatırlamanın vakti değildi. Geriye doğru bir adım attığımda saçma bir şekilde elim ayağıma dolaşmıştı.
Sancak abi gergince ensesini ovdu. "Bisikletin ne olacak?" Bu ayrıntıyı hiç düşünmemiştim işte. "Yardım etmemi ister misin?"
Daha fazla onunla vakit geçirmek istemiyordum. Hızlıca "Abimi arayacağım, o alır," dedim.
Arkamı tam döneceğim sırada yüzümü buruşturup durdum. Başımı ona doğru çevirip gülümsemeye çalıştım. "Teşekkür etmeyi unuttum."
Bakışları yüzümde asılı kaldığında gergince gözümün önüne düşen saçımı parmağımla düzelttim.
Başını yavaşça iki yana doğru salladı. "Önemli değil."
Başımla onaylarken sırtımı döndüm. Yanından koşarak uzaklaşmamak için kendimi zor tutuyordum. İki adım atmıştım ki tok sesiyle "Gülce?" diye seslendi.
Adımlarım anında durduğunda kalp atışlarım o kadar hızlıydı ki duyacağından korktum. Kuruyan boğazımı ıslatmak için yutkunduktan sonra tekrar ona doğru döndüm. Sıcak bakan gözleriyle karşılaşınca afalladım.
"Daha dikkatli ol, olur mu?"
Başımla onayladığımın hayal meyal farkındaydım. Önüme döndüğümde parmak uçlarımda elinin sıcaklığını hissediyordum. Sesi kulağımda çalınırken ondan uzaklaştım.
Bir an kendimi on dört on beş yaşlarındaki halim gibi hissettim. O kelebekler en son, o zamanlar kalbimde kanat çırpıyordu. Tekrar aynı adama karşı özellikle abi dediğim biri için hareketlenemezlerdi...
Hepsini boğup öldürmek istemem beni cani yapar mıydı? Yüzümü buruşturdum. Kesinlikle yapardı. Yol boyu dikkatsizliğim yüzünden söylenerek eve gittim. Neyse ki annem pastaneye gitmişti de ev boştu. Eli sargı beziyle sardıktan sonra dizime krem sürdüm. Alt tarafı kitap almaya gitmiştim ama eve ağır yaralı dönmüştüm. "Of ya kitapları unuttum."
O yolu tekrar mı gidecektim şimdi? Yüzüm asıldı, bisikletim için abime haber vermeyi de unutmuştum. Ne saçma bir gündü bu böyle? Kapıya gittiğimde şaşkınlıkla bakakaldım. Bisikletim hemen kapıda duruyordu. Üstelik sepet kısmına yeni eklenmiş akasyalar ve kitaplarımla birlikte. Şaşkınca ona doğru yürürken etrafa bakındım. Sancak abinin getirdiğini biliyordum. Kitapları alırken diğer elimle de akasya çiçeğini aldım. Yere düştüğümde sepetten düşmüşlerdi ama anlaşılan benim için yenisini koymuştu. Dudaklarımda oluşan küçük gülümsemeyle evin içine girdim. Kitapları odamdaki masanın üstüne bırakırken akasyalarla ne yapacağımı bilmiyordum. Yatağımın yanındaki küçük beyaz komodinin üstüne koydum ve yatağa uzandım.
Bugün olanları düşünürken gözlerim elime kaymıştı. Sancak abi her zaman düşünceli ve nazik biri olmuştu. Bu yönünü hala koruyor olması güzeldi. Demek zaman bazı şeyleri yerli yerinde bırakıyordu. Benimle ilgilenişi aklıma gelince dudaklarımda oluşan gülümseme engel olamadım. Belki de abim onunla barışmakla iyi yapmıştı.
•
Kapının sesini duyduğumda şaşkınca doğruldum. Elimi yatağa bastırırken acıyla "Ay," diye bağırdım. Uyuyakaldığım için aklım biraz bulanıktı ama bu acı beni ayıltmıştı. Gözlerim elime kaydığında birkaç saat önce olanları anımsadım. Sancak abiye çarpmamak için yere düşmüştüm. Kapı tekrar çaldığında yatakta oturmayı bırakıp gözlerimi ovalayarak odadan çıktım.
Çok güzel bir uykuydu ama kapıdaki yüzünden yarım kalmıştı. Somurtarak açtığımda karşımda dikilen Başak
"Neredesin kızım sen?" diye çemkirdi. Akşam çöktüğü için dışarısı karanlıktı.
"Uyuyordum."
Sırtını kapıya yasladı. "Hava çok güzel, gezelim mi biraz? Dondurma falan yeriz."
Bileğimdeki saate baktım. Akşamın yedisini geçiyordu.
"Olur, anneme haber vereyim."
Anneme mesaj attıktan sonra anahtarları alıp evden çıktım.
"Eline n'oldu senin? Aa dizin de kanamış."
"Bisikletten düştüm," dedikten sonra hızlıca Başak'a olanları anlattım.
"Oha tam filmlerdeki gibi," diye ciyakladı resmen.
"Biraz daha bağır Başak ya, az oldu bu."
Beni duymazdan gelerek kolumu dürttü. "Doğru söyle yeni bir aşk mı başlıyor?"
Gözlerimi kocaman açtı. "Oha Başak ama ya! Adam abim yaşında ne aşkı? Delirdin sen iyice."
"Abi deme lazım olur diye duymadın mı hiç?"
Yok bu kız Fatih abiden sonra iyice delirmişti.
"Lisede de bir ara hoşlanıyordun. Yarım kalan aşk tekrar alevlenir mi dersin?" diye kaşlarını kaldırdı.
Yüzümü buruşturdum. "İrem Derici ablamız ne demiş Başak, bazı aşklar yarım kalmalı." Sonra dirseğimle koluna vurdum. "Ayrıca aşk değildi o, çocukluk hevesiydi."
Başak omuz silkti. "Çok biliyor İrem Derici ya, hiç de yarım kalmamalı."
Onu duymazdan geldim. Aşk kitapları okumaktan beyni yanmıştı iyice.
"Hadi gel şurda oturalım."
Dondurmacının önündeki küçük sandalyeye oturduğumda Başak ikimiz için dondurma alıp geldi. Ben karamel ve çilekli severdim. O ise limonlu ve vişneli yerdi.
"N'aber kızlar?"
Dondurmamla ilgilendiğin için Fatih abinin sesini aniden duyunca irkildim. Başak heyecanla başını kaldırdı.
"Aa Fatih," dediğinde gözlerini kırpıştırdı. "Abi," diye ekledi ardından. "Selam."
Adamı görünce devreleri yanıyordu. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdığımda arkasından dondurmacıya gelen Sancak ve yeğeni Simge'yi gördüm. Simge Sancak'ın ablası Elif'in büyük kızıydı ve 13-14 yaşlarında falandı. Beni görünce el salladı. Gülümseyerek karşılık verdiğimde gözlerim yanındaki adama kaydı. Sancak abi bana bakıyordu. Dikkatli bakışları karşısında gülümseme solarken yanımıza gelmişlerdi.
"Ben de sizinle oturabilir miyim?"
Simge buğday tenli kumral bir kızdı. Uzun boylu olduğu için yaşından büyük gösteriyordu. Çekici bir güzelliği vardı.
"Tabii ki oturabilirsin."
"Hani bizimkilere dondurma alacaktık Simge Hanım?"
Simge çenesini eline yasladı. "Sen alsan ben beklesem dayıcım."
Sancak uzanıp saçlarını karıştırdı. "Cadı seni."
Geri çekildiğinde "Saçımı bozuyorsun ama dayı," diye söylendi.
"Fatih dondurmayı paket yaptırsana."
Fatih başını telefondan kaldırıp dondurmacıya gittiğinde Başak arkasından hülyalı hülyalı bakıyordu.
"Aaa eline n'oldu Gülce?"
Simge'nin sözleri üzerine ona döndüm. "Küçük bir bisiklet kazası."
Sancak herhangi bir yorum yapmayınca yan gözlerle ona baktım. Sessizce elime bakıyordu. Kaza anından bahsetmediği için rahatlayarak dondurmamdan bir kaşık aldım.
"Dayı bana da karamelli dondurma, Gülce ablanınkinden istiyorum ama çilek olmasın."
Karamel ve çilek ikilisini bir arada tek seven insan olabilirdim. "İkisini bir dene çok güzel."
Yüzünü buruşturduğunda güldüm.
"Yok ya ben almayayım."
Sancak gülümseyerek dondurmacıya girdiğinde Başak ona döndü. "Fatih size mi geliyor?"
"Bilmem, biz dondurma almaya çıkınca o da dahil oldu."
Başak bacağını sallıyordu. "Niye sordun ki?"
"Hiiiç, merak."
Sancak ve Fatih yanımıza geldiklerinde Başak tekrar iptal oldu. "Dondurmanı yedikten sonra kalkarız Simge."
Sancak abi az ilerimizde Fatih abiyle beraber duruyordu. Sakin olmaya çalışarak dondurmamla ilgilendim. Neden bu kadar gergin olduğumu bile bilmiyordum. Dondurmamı yemeye devam ettim.
İzleniyormuşum gibi hissedince kafamı yana doğru çevirdim ama kimse bakmıyordu. Kaşlarımı çatarak önüme döndüm. Telefonum çaldığında dondurmam bitmek üzereydi.
"Efendim anne?"
"Yemek birazdan hazır olur, eve gel."
Telefonu kapattığımda "Annem çağırıyor," dedim. Başak ve Simge de dondurmalarını bitirmişlerdi. Sancak ve Fatih abi yanımıza geldiklerinde yavaştan ayaklandık. Hızlı hareket ettiğim için yaralı dizimi masaya çarpmıştım. Gözlerim anında sulandığında acıyla inledim. Daha acının şokunu atlatamadan belimde hissettiğim sıcak dokunuşla beraber irkildim. Fazlasıyla yakınımdan gelen ses "İyi misin?" diye sordu. Boğuk sesi telaşıydı.
O an şaşkınlıktan acıyı bile unuttum. Çünkü elin ve sesin sahibi, bana az önce birkaç adım uzakta duran adama aitti. Sertçe yutkunduğumda başımla onayladım. "İ-iyiyim." Değilim. Değilim. Değilim.
Bana doğru eğildi. "Emin misin?"
Doğrulup geri çekildim. "Sadece bacağımı vurdum."
"Ay rengin attı Gülce, çok mu acıyor?"
Başak'a döndüğümde gözlerim kırpıştırdım. "Yok iyiyim." Eli belimde durduğu sürece yalan söylemeye devam edecektim. Kalbim ağzımda atarken nasıl iyi olabilirdim ki?
Sancak abi nihayet elini çektiğinde rahat bir nefes alabildim. Pek temas seven bir insan değildim. Bu yüzden bu kadar gerilmiş olmalıydım.
"Neyse gidelim mi Başak?"
Başak'ın yanına gittiğimde koluna girdim. Hızlıca Simge'ye el sallayıp "Görüşürüz," dedikten sonra oradan ayrıldım. Sırtımda hissettiğim gözlerin sahibinin kim olduğunu bilsem de emin olmak için dönüp bakmadım. Geçmişteki çocuksu hislerimi harekete geçiren herhangi bir şeye ihtiyacım yoktu çünkü.
•
Bölüm sonu!
Alıntı ve iletişim için i********: umrantn
Sancak platonik kekim, onu yazdıkça içim içime sığmıyor. Eninim siz de çok seveceksiniz 🥹
Yeni bölümde görüşmek üzere
Sevgiyle kalın