8. BÖLÜM GEÇEN ZAMAN

2744 Words
İki Buçuk Yıl Sonra “Gülce, eve ne zaman gelmeyi planlıyorsun?” Telefonu açar açmaz annemin kullandığı ilk cümle bu olmuştu. “Ben de iyiyim anne, teşekkür ederim.” Göz devirerek verdiğim cevaptan sonra iç geçirdi. “Başak’ın nişan günü geleceğim.” “Öncesinde gelemez misin?” “Tez ödevim ilgilenmem lazım. Gelibolu’ya gideceğim. Gelemem.” Üniversite derslerim bu sene çok yoğundu. Bozcaada’ya geçen seneden beri eskisi kadar gidemiyordum ve annemin hoşuna giden bir durum değildi. Fakat yapacağım bir şey yoktu. Hem çok da güzel anılarım yoktu oralarda. Bu yüzden ne kadar az gitsem benim için o kadar iyi oluyordu. “Tamam, görüşürüz.” Yanıtımdan memnun olmadığını düşen sesinden anlasam da bir şey demedim. Telefonu kapattıktan sonra Başak’a döndüm. Yarın akşam en yakın arkadaşımın nişanı vardı. Bunu düşününce bile ağlayasım geliyordu. Hem çok üzgün hem çok mutluydum. Çünkü evlendiği zaman eskisi kadar sık görüşemeyecektik, kardeşimden ayrılıyormuş gibi hissediyordum. Fakat sevdiği adamla nişanlanıyordu, bu yüzden onun adına mutluydum. Fatih onu üzebilir. Yattığı yerden kafasını çıkaran endişelerimi anında susturdum. Başak onu yıllardır seviyordu, Fatih aşkını fark edip ona karşılık vermişti ve nihayet evlilik için ilk adımı atıyorlardı. Eski çapkın Fatih yoktu. Hem o zamanlar çok gençti. En azından Başak öyle söylüyordu. Korksam da Başak’a güveniyordum ve kararına saygı göstermem gerektiğini biliyordum. Akıllı bir kızdı ve bile isteye yaş tahtaya basmazdı. Yani umarım basmazdı. “Sen şimdi gerçekten nişanlanıyor musun?” Başını telefondan kaldırıp bana baktı. “Hem de iki gün sonra.” Gözlerim dolduğunda alt dudağımı büktüm. “İnanamıyorum.” “Bende,” diye kısık bir çığlık attı. Her şey bu yıl içinde olmuştu. Fatih ile önce flörtleşip sonra ciddi bir ilişkiye başlamışlardı. Sonrasında da tatlı bir evlenme teklifi şimdi de nişan. “Sıra sana geliyor biliyorsun.” Gözlerimi devirdim. “Ben almayayım kalsın.” O taraklarda hâlâ bezim yoktu. Bunda beni sürekli kısıtlamaya çalışan annemin etkisinin olduğunu biliyordum. Şimdilerde eskiye oranla daha serbest bıraksa da zamanında bilinçaltıma kazıdığı şeyler yüzünden erkeklere güvenmiyordum. Bu durumun değişeceğine de pek ihtimal vermiyordum. “Ali nasıl peki?” İmalı sorusu üzerine çaydan bir yudum aldım. Başak ile kahvaltı yapmak için buluşmuştuk. Daha buradan Gelibolu’ya gidecektim. “Bilmem Başak, iyidir heralde.” “O çocuk gerçekten bir şansı hak ediyor.” Ali sınıftan arkadaşımdı. Bana karşı olan hislerini gizleme gereği duymamıştı. Ama aynı durum benim için geçerli olmadığı için aramızdaki mesafeyi korumaya çalışıyordum. “İstemiyorum. Ona karşı hislerim o kadar kuvvetli değil.” Başak uzanıp elimi tuttu. “Çünkü kendine izin vermiyorsun. Biraz salsan aslında.” Cevap vermedim. Böyle gayet mutluydum. Tadımın kaçmasına neden olacak şeyler istemiyordum. Telefonum çaldığında Vildan’ın aradığını gördüm. Gelibolu’ya onlarla beraber gidecektim. “Vildan’lar geldi sanırım.” Telefonu açtığımda çayımdan son yudumu alıyordum. “Geldik biz Gülce.” “Tamam geliyorum.” Ayağa kalktığımda Başak’la birbirimize sarıldık. Bugün alışverişe çıkıp son eksiklerini alacaktı. “Her şeyin fotoğrafını istiyorum tamam mı?” “En ufak şeylerin bile fotoğrafını atıp fikrini alacağımı biliyorsun Gülce.” Yanağını öpüp yanından ayrıldım. Yıllar ikimizin arkadaşlığını değiştirmemişti ve bunun için çok mutluydum. Başak ciddi ilişkisi olmasına rağmen beni hiçbir zaman ikinci plana atmamıştı. Bu konuda gerçekten şanslıydım. Arkadaştan öteydi benim için kızkardeşim sayılırdı. Feribotun kalkacağı yere yakın olduğum için kısa sürede varmıştım. Gözlerim etrafta gezindiğinde Vildan’ı gördüm. Geçenlerde boyadığı küllü kumral saçları güneşin altında parlıyordu. Hızlı adımlarla yanına gittiğimde o da beni görmüştü. Birbirimizle sarıldığımızda “Ekim ayındayız ama hava hâlâ sıcak,” diye yakındı. Sıcağa hiç gelemiyordu. Geri çekilirken gözlüklerimi taktım. “Sıcak neyse de nem fena.” Saçlarımı sabah düzleştirmiş olsam da nem yüzünden kabar kabar olmuştu. “Hoş geldin Gülce.” Vildan’ın yanında duran sevgilisi Çınar’a elimi uzattım. İkisi birbirine yakışan bir çiftti. Vildan kumral teni, açık kahverengi saçları, yuvarlak yüzü ve minyon olan fiziğiyle çok tatlı bir güzelliğe sahipti. Çınar ise onun tam aksiydi. Kelimenin tam anlamıyla kocamandı. Vildan’ın 1.55 olan boyu Çınar’ın 1.85 olan boyu ve iri bedeninin yanında çok narin kalıyordu. Çınar daha esmer ve sert yüz hatları olan biriydi. Konuşana kadar görüşünün sertliği biraz göz korkutabiliyordu. Fakat o kadar kibar ve düşünceli biriydi ki konuştuğu an bu korku kayboluyordu. “Hoş buldum, hadi gidelim.” Kısa bir yolculuk bizi bekliyordu. Feribottan indiğimizde sadece 25 dakika içinde Gelibolu’ya ayak basmıştık. Çanakkale ile Gelibolu arasının bu kadar olması çok iyi olmuştu. En azından zamandan tasarruf yapmamızı sağlamıştı. “Şuradaki taksiye binelim.” Çınar’ın gösterdiği taksiye doğru ilerledik. Tez ödevimiz için buraya gelmiştik. “Abi bizi karargaha götürsene.” Çınar taksiciye yolu tarif ederken ben de camdan etrafa baktım. Yaşadığım yere yakın olsa da Gelibolu’ya hiç gelme fırsatım olmamıştı. “Güzel şehirmiş,” diye mırıldandım. Ödevimizin konusu Doğu’da ve Batı’da askerlik yapan askerlerin psikolojik durumlarının arasındaki farkı incelemekti. Vildan’ın Kars’ta askerlik yapan abisi sayesinde geçtiğimiz aylarda Doğu’da olan incelemelerimizin büyük bir kısmını halletmiştik. Şimdi ise sırada Batı’da yaşayan askerler vardı. Vildan’ın sevgilisi Çınar burada devreye girmiş ve Gelibolu’da tanıdıklarının olduğunu söyleyerek bizi buraya getirmişti. En azından bu defa evime yakın olacaktım. “Şu ödevi bi bitirelim, başka bir şey istemiyorum.” Vildan’a hak versem de daha yolumuz uzundu. Ödevin aşamaları, düzenlemeleri ve sunumu vardı. Her şeyin güzel olması gerekiyordu çünkü sonrasında yüksek lisans için başvuru yapacaktım. Taksi durduğunda beraber indik. Çınar’ın bizim için ayarladığı ziyaretçi yaka kartlarıyla beraber içeri girebilmiştik. Üsteğmen eşliğinde birkaç askerle görüşecektik. Hafta sonu olduğu için etraf sakindi. Çınar’ın dediğine göre birçoğu çarşı iznindeydi. “Şöyle gelin.” Karargahın içine girdiğimizde üçümüz yan yana yürüyorduk. Yeni insanlarla tanışmak her zaman gerilmeme neden oluyordu. Okuduğum bölüm gereği sık sık bu durumla karşılaşacak olsam da bir türlü alışamamıştım. Çınar telefonunu çıkarıp burada tanıdığı adamı aradı. “Serkan biz geldik.” “Çınar,” diye seslendi biri. Arkamızı döndümüzde Çınar telefonu kapattı. “Kardeşim.” İkisi birbirinize sarıldıktan sonra Çınar bize döndü. “Serkan, sana bahsettiğim arkadaşlarım. Vildan ve Gülce.” Serkan uzun boylu, kalıplı esmer bir adamdı. Sakalsız yüzünde oluşan kibar bir gülümsemeyle “Hoş geldiniz,” deyip elini uzattı. Sırayla el sıkıştık. “Düz ilerlemeye devam edelim.” Serkan’ın bizi yönlendirdiği odaya girdiğimizde henüz kimse gelmemişti. “Arkadaşlar birazdan gelirler. Oturun siz.” Gösterdiği masaya ilerleyip sandalyeye oturduk. “Yorulmuşum,” diye mırıldanan Vildan’a baktım. “Sabah da çok erken uyandık.” Sözümü bitirmemle esnemem bir oldu. Telefonuma bildirim gelince çantamdan çıkarıp baktım. Başak: Hangi ayakkabı? Acil seç!!! Attığı seçeneklere baktıktan sonra gümüş rengi olana geri bildirim yaptım. Gülce: Kesinlikle bu. Başak: Sen mükemmel bir arkadaşsın. Bu süreçte elimden geldiğince yanında olmaya çalışıyordum. Çıkartma attığım sırada kapı açıldı ve içeriye birkaç asker girdi. Vildan ile beraber ayağa kalktık. Üstümü düzeltirken Vildan’ın ardından masanın arka kısmından çıktım ve başımı kaldırdım. İçeriye son giren asker üniformalı adamı da o an gördüm. Bir akşam benimle buluşmak istediğini söyleyen ve buluşma günü kayıplara karışan, yaklaşık olarak iki buçuk yıldır görmediğim adamla aynı kişiydi: Sancak Erkuran. Kalbimde ince bir sızı belirdi. Başını kaldırıp bana baktı, yıllar sonra göze göze geldik. Gerçekten de oydu. Kalbimdeki sızı biraz daha derinleşti. Beni fark ettiğinde attığı adım aksarken gözleri irileşmişti. Yüzündeki şaşkınlığın yüzümdeki ifadenin yansıması olduğundan emindim. Geçmiş bir an zihnimde şimşek gibi çaktı. “Öylece nasıl gidebilir?” Kafam o kadar karışıktı ki ne düşüneceğimi şaşırmıştım. “Buluşmak isteyen oydu. Bir açıklama yapma gereği duymadan öylece…” “Öylece değil Gülce,” dedikten sonra yanıma oturdu. “Bilmediğimiz şeyler varmış.” Başımı ona doğru çevirdim. Öfkeli miydim? Üzgün müydüm? Ne hissediyordum? Kalbimde bir tabaka gibi biriken bu hislerin adı neydi? “Neymiş o bilmediğimiz şeyler Başak?” Duygudan yoksun sesim o kadar boştu ki bir an kulağıma yabancı geldi. Başak sıkıntıyla ofladı. “Annem anlattı bana da. Meğer Sancak abi,” deyip duraksadı. Sabrımın son sınırlarıyla “Devam et,” dedim. Artık belirsizlik istemiyordum. “Sancak abi meğer Kara Harp Okulundan mezunmuş. Herkesten gizlice orada okumuş.” Kara Harp Okulu mu? “O a-asker mi?” Babamdan sonra asker kelimesini öyle kolay söyleyemezdim. Bir el boğazımı sıkardı. O kadar çok sıkardı ki göğsüm tıkanır, nefes alamazdım. “Evet, öyleymiş ve kimseye söylememiş. Bunca yıl herkesten gizlemiş.” Konuşmadan önce yutkundum. “Neden?” “Ne babası ne annesi istemiyormuş. Seninle buluşacakları gün nasıl olduğunu bilmiyoruz ama gizlediği her şey ortaya çıkmış. Babası da delirmiş tabii. İstifa edeceksin demiş.” Başımdan aşağı bir kova kaynar su dökülmüştü sanki. “Kabul etmemiş. Bir sürü bağırış çağırış derken babası evlatlıktan reddederim seni demiş.” Sancak’ı biraz tanıyorsam kanı dökülse geri adım atmazdı. “Susmuş. Sonra da valizini toplayıp çekmiş gitmiş.” Çekmiş gitmiş. Öylece. Arkasından söz verdiği kimse yokmuş gibi. “Asker yani.” “Evet o da baban gibi,” dedi yavaşça Başak. “Asker.” Göğüs boşluğuma ince bir kesik atıldı. Ve orası Sancak’ı hatırlayacağım her an sızlayacaktı. O günden sonra Sancak Erkuran benim kalbimde tatlı bir anı olmak yerine ince bir sızı olarak kalacaktı. Evden neden gittiğini bildiğim için onu karşımda bu şekilde gördüğümde şaşırmamalıydım. Ama şaşırmıştım. O kadar çok şaşırmıştım ki! Kamuflaj kıyafetinin içinde en son gördüğümden daha heybetli bir şekilde dikiliyordu. Saçları yine kısacık kesilmiş, yüzü sinek kaydı ve teni güneşten ötürü yanıktı. Tek değişmeyen şey gözleriydi, belki de bakışları. Göl yeşili gözlerine zaman değmemişti. Bi onlara değmemişti. “Size bahsettiğim arkadaşlarım. Vildan Saygın ve Gülce Şafak.” Çınar’ın sesiyle beraber bakışlarımı ondan ayırdım. Vildan sırayla odada bulunanların elini sıktı. Aynı zamanda Çınar bize odadaki askerleri tanıtıyordu ama hiçbir şey duyduğum yoktu. Kulaklarım uğulduyordu. Bunca yıl sonra neden şimdi, burada? Başak ve Fatih’in nişanında görürüm diyordum ama burada değil. Şimdi olmaz. “Ve Üsteğmen Sancak Erkuran.” Üsteğmen olmuş…. Boğazıma bir düğüm daha atıldı. Ama hiçbir şey yokmuş gibi odadaki askerlerin elini sıkmaya devam ettim. Sonra onun önünde durdum. Elimi uzattım ve başımı kaldırıp yüzüne baktım. Elimi tuttuğunda gözlerini görmek istedim. Belki bakışlarından ne düşündüğünü anlardım. Yıllar önce sözünü tutmayan adamın ne düşündüğü bu saatten sonra önemli değildi. Bunu biliyordum ama yine de görmek istedin. Fakat gözlerinde öyle büyük bir şaşkınlık vardı ki geri kalan bütün duyguları silip atmıştı. Elini uzattı. “Hoş geldiniz.” Ses tonu öncesine göre daha sertti. Hayatımızın büyük bir kısmını beraber geçirmiş olsak da şu an iki yabancıdan bir farkımız yoktu. Mesafeli bir sesle “Hoş bulduk,” deyip uzattığı elini tuttum. Sıcak avucundaki nasırlar tenime battı. Gözlerindeki şaşkınlığın yerini başka bir duyguya bıraktığına da o an, elim elindeyken şahit oldum. Özlem miydi? Gözünü kırptı tüm duygular hızla kayboldu. En az benim kadar boş bakıyordu. Bir zamanların aksine iki yabancıydık işte. Oysa çocukluğumun anıları saklıydı gözlerinde. Elimi de gözlerimi de ondan çektim. Bizden geriye hiçbir şey kalmamıştı. Açıklama yapma gereği dahi duymadan giden adam için fazla derin düşünüyordum. Ona arkamı dönüp kalktığımız sandalyeye oturdum. Vildan da hemen yanındamdaydı. Dosyadaki kağıtları çıkarırken bana doğru eğildi. “İyi misin? Rengin soldu.” “Sanırım şekerim düştü.” Endişeyle yüzüme bakıyordu. Vildan biraz evhamlı biriydi. Bu yüzden bu durumu abartacaktı. Elini tutarak “Merak etme, iyiyim,” diyerek sakinleştirmeye çalıştım. Sonrasında laptopu çantadan çıkardım. Çınar ve Vildan askerlerle konuşurken ben de bilgisayarı açıp uygulamaya girdim. “Öncelikle sizlerle paylaşmak istediğimiz bir anket var, telefonlarınızdan bunu doldurmanız gerekiyor. Toplu olarak atılması adına grup kurarak ilerlemeyi öneriyoruz. Sizin için de uygun mudur?” Vildan’ın açıklaması üzerine Sancak cevap verdi. “Sizin için nasıl kolay olacaksa öyle olsun.” “O zaman ben grubu kuruyorum.” Çınar sözleri ardından telefonunu çıkarıp hepimizi ekleyeceği grubu açtı. Ben de linkleri ayarlayıp web üzerinden w******p uygulamasına girdim. Bir an önce işimi bitirip Başak’ı aramak ve olanları anlatmak istiyordum. Ama önceliğim ne yazık ki ödevdi. Çınar grubu açınca linki attım. “Anket sonrasında bireysel görüşmelerimiz olacak. Öncelikle üsteğmenim sakıncası yoksa ilk sizinle görüşmek isteriz. Pazartesi günü uygun mudur?” Vildan durumu gayet güzel idare ettiği için benim sessizliğim göze batmıyordu. “Uygundur.” Onlar konuşurken Başak’ın adına tıkladım. Gülce: Başıma gelenlere inanamayacaksın. Başak: Ne oldu? Tabii ki anında görmüştü. Gülce: Müsait olunca arayacağım. Telefonunu açık tut. “Biraz daha iyi misin?” Vildan’ın sorusu üzerine ekranı kapattım. “Daha iyiyim. Gece uyuyamadım ondan sanırım.” “İstersen sen git, benle Çınar hallederiz. Ama seni tek göndermeye de içim el vermez ki. Çınar da gelsin seninle.” Vildan her zaman böyle ince düşünceliydi. Onda en sevdiğim huylardan biri buydu. “İyiyim ben, merak etme. Kötü olursam giderim.” “Öyle diyorsan,” dese de sesi ikna olmuş gibi değildi. Tekrar ekrana döndüğümde gözlerim odada gezindi. Sancak ile beraber dört asker vardı odada. Hepsi telefonlarına baktığı için onları rahat rahat inceleme fırsatım olmuştu. Biri bizi koridorda karşılayan Serkan’dı. Yanında oturan adam sarı saçlı ve onlara göre daha az kalıplıydı. Telefonunu Serkan’a gösterdi. “Bu soruyu n’aptın?” “Kopya yok lan, önüne dön Murat.” Adının Murat olduğunu öğrendiğim adam önüne döndü. Diğer adam onlardan uzak oturmuş sessizce sorulara bakıyordu. Serkan gibi esmerdi o da. “Çay ya da kahve ister misiniz?” Çınar’ın sesini duyunca ona döndüm. “Su olabilir,” dedim. İçim kurumuş gibiydi. “Alıp geliyorum.” “Ben de seninle geleyim, lavaboya uğramam lazım,” dedikten sonra ayağa kalktım. “Seninle geleyim mi?” “İyiyim Vildan, merak etme.” Çınar ile beraber yürürken üstümüzdeki gözleri hissetsem de karşılık vermedim. Odadan çıktığımızda nihayet rahat bir nefes alabilmiştim. Boğulacak gibi olmuştum orada. “Gel önce sana lavaboyu göstereyim.” Beraber yürüdüğümüzde Çınar yan gözlerle bana baktı. “Ali ile konuştunuz mu?” “Dünden beri konuşmadık. Neden ki?” “Nişana gelecekmiş. Başak onu da çağırmış.” Ulan Başak… Ali ile aramızı yapmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Gösterirdim ama ona ben. “Haberim yok.” Çınar sessizce güldü. “Ali sanırım tepkinden çekindi.” Gözlerimi devirdim ve cevap vermeden lavaboya girdim. Telefonumu çıkarıp Başak’ı aradım. “Anlat hemen n’oldu?” “Başak onu gördüm, burada.” “Anlamadım? Kimi gördün?” Dışarda olduğu için kalabalık sesler geliyordu. “Sancak,” deyip sustum. “Oha! Şaka mı yapıyorsun?” Sırtımı kapıya yasladım. “Keşke şaka olsaydı.” “Sen ciddisin.” “Keşke olmasaydım.” Onu bir gün göreceğimi biliyordum ama nedense çok hazırlıksız yakalanmıştım. “N’aptınız peki?” “Hiçbir şey, iki yabancı gibiydik.” “Başak şu mağazaya da bakalım.” Annesinin sesini duyunca “Neyse kapatayım ben, akşam konuşuruz,” dedim. “Akşama kadar dayanamam ben Gülce.” “Dayanırsın dayanırsın. Hadi görüşürüz.” Telefonu kapattıktan sonra ellerimi yıkayıp ensemi ıslattım. Makyaj olduğu için yüzümü yıkayamıyordum. Aynaya bakarken ofladım. Bu ödev yüzünden onu görmek zorunda kalacaktım. Buna neden bu kadar takılıyordum ki? Artık benim için bir şey ifade etmiyordu. O köprünün altından çok sular akmıştı. Bunun farkında olsam da damağıma yayılan acı bir tat vardı. Derin bir nefes alıp lavabodan çıktım. Anket bitince gidecektik ve bir sonraki buluşmaya kadar kendimi toparlayacak zamanım olacaktı. Bu sayede profesyonelliği elimden bırakmayacak ve yıllar öncesinde kalmış anlamsız bir şeye takılıp kalmayacaktım. Bu söylediklerim onu koridorda görene kadar işe yaramıştı. Adımlarım bir an aksadığında yürümeyi bıraktım. Sırtını duvara yaslamış beni bekliyordu. Başını kaldırıp bana baktığında zaman sanki bir an için yavaşladı. Orada durup sadece birbirimize baktık. Uzun uzun... Bir an yıllar hiç geçmemiş gibiydi. Sanki yine beraber büyüdüğümüz adada bir yerlerde karşılaşmıştık. Ama değildi işte. Yıllar geçmişti. İkimiz de çok değişmiştik. O bilmekten çok korktuğum bir hayatın tam ortasındaydı. Eski Sancak yoktu tıpkı eski Gülce’nin de olmadığı gibi… Sırtını yasladığı duvardan ayırdığında bacaklarım tekrar hareketlendİ. Ona doğru yürüdüğümde aramızdaki kısa mesafe bitmişti. “Uzun zaman oldu.” İlk konuşan o olmuştu. Saçımı kulağımın arkasına itelerken başımı aşağı doğru eğdim. “Evet, üç yıl?” Çenesini kaşıdı. “İki buçuk.” İki buçuk yıl olmuştu ve biz birbirimizden hiç haber almamıştık. “Seni burada görmeyi beklemiyordum.” Aynı durum benim için de geçerli olduğu için gülümsedim. Bakışlarım üniformasının üstünde gezindi. “Ben de seni görmeyi beklemiyordum.” Asker olduğunu bilmek ayrı kendi gözlerimle görmek çok ayrıydı. Aramızda kısa bir sessizlik yaşandı. “Hiç konuşamadık seninle.” Sözleri üzerine kaşlarım çatıldı. “Konuşmamızı gerektiren bir şeyler olmadığı içindir.” Kelimelerim sertti ve bu sertliğin hedefi tam istediğim gibi hedefini bulmuştu. Derin bir nefes aldım. “İyi olmana sevindim.” “Gülce...” dediğinde geriye doğru bir adım attım. “Sancak,” dedim yavaşça. İstediği olmuştu artık ona adıyla hitap etmiyordum. Dedim ya zaman bizi çok değiştirmişti. Önceden ismiyle hitap etme düşüncesi bile kızarıp bozarmama neden olurdu. Şimdi ise basit bir isim gibi dökülmüştü adı dudaklarımdan. O kadar duygusuz bir tonda söylemiştim ki adını, dudakları tek çizgi halini aldı. Bundan hoşlanmamıştı ve bu benim çok hoşuma gitmişti. Yüzüme soğuk bir gülümseme yerleştirdim. “Hoşça kal.” Arkamı döndüm ve bir yabancıymış gibi onu geride bıraktım. Yıllar anılarımızın üstüne basa basa geçmişti. Bende ona dair olan her şeyi birer birer silmişti. Onu aniden görmek hislerimin dengesini bozsa da bu geçici bir şeydi. Sancak benim için diğer herkes gibi olmuştu ve bunu o yapmıştı. İyi de olmuştu. Bu ikimiz için de en doğru olanıydı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD