İlk kalp çarpıntısı ilk kalp kırıklığı… Bunu bana Sancak öğretmişti. Oysa korkak biriydim ben. Kalbimin kırılmasından hep çok korkmuştum. Çünkü görmüştüm, annemin babamın ölümünden sonra nasıl kalp ağrısı çektiğine kendi gözlerimle şahit olmuştum. Bu yüzden saklamıştım kalbimi, herkesten koruyup esirgemiştim. Kaçmıştım hislerimden, kimse onları incitsin istememiştim. Ama tüm kaçışlarım bir gecede sona ermişti. Korkularım sınavım olmuştu. Sancak gözlerimin içine baka baka çok yoruldum dediğinde anlamıştım onu. O kaleye gittiğimde kalbimde yıllardır bastırdığım hislerin gün yüzüne çıkmasına bile izin vermiştim.
Sonra gitmişti işte. Gidişi acıtmış nedeni mahvetmişti. O da babamın yolundan gitmeyi seçmişti. Bu onu gözümde daha yüce ve saygılı bir konuma koymuştu bu konuda yalan söylemeyecektim. Özellikle üniforma içinde görmek… bunun beni etkilemediğini söylesem yalan olurdu. Fakat bize dair hiçbir şeyin olmayacağını da acı bir şekilde kabullenmiştim. Çünkü annemi babamın mezarında ne hale geldiğini gördüğümde asker biriyle olmayacağıma dair kendi kendime verdiğim bir söz vardı. Babamın mezarında dört kalp gömülüydü annem ise 21 gram eksilmişti. Çünkü babamla beraber ruhunu da kaybetmişti.
Bunu kendime de ilerde olacak çocuklarıma da yapamazdım.
“İster misin?”
Başak’ın uzattığı paketten bir dal sigara çıkarıp dudaklarımın arasına aldım. Kurbağa desenli ışıklı çakmağıyla sigaramı yaktı. Ara sıra ikimiz de içerdik. Derin bir nefes çektim.
“Nasıl hissediyorsun?”
Alt dudağımı büktüm. “Her zamanki gibi… Belki biraz şaşkın. Onu, orada görmeyi beklemiyordum.”
“Bu kadar mı?”
Başak’ların evinin balkonunda oturuyorduk. Hafif bir rüzgar esiyordu. Annesini yaptığı Türk kahvesinden bir yudum aldım.
“Bu kadar Başak, ötesi yok. Boşuna kurcalama aşkım.”
“Bu hissiz, sessiz hallerin korkutuyor beni.”
Sözleri üzerine gülüp sigaramı içmeye devam ettim. “Ne dememi istiyorsun ki? Olanların üstünden çok zaman geçti. Bir anlamı kalmadı.”
Bakışlarını üstümde hissediyordum. Biten sigarasını kül tablasına bastırdı.
“Bana bak Gülce, kendini bile kandırabilirsin ama beni asla.” Birbirimize dik dik baktık. Biriyle çok samimi olmanın bedellerinden biri buydu işte. Belli bir zaman sonra sizi kendinden daha iyi tanıyordu.
“Yüzleşme gecesi mi yapacağız Başak?”
“Aynen öyle yapacağız. Dökül şimdi.”
Ben de sigarayı bırakıp kollarımı bağladım. “O zaman başla bakalım Başak Hanım, yarın nişanın var ama mutlu değilsin.”
Kaşları çatıldı. “Saçmalama, heyecandan çıldırmak üzereyim.”
Gözlerimi devirdim, yalan söylüyordu. Tepkim üzerine sıkıntıyla ofladı. “Sadece,” deyip saçını kulağının arkasına iteledi.
“Sadece ne?”
“Korkuyorum.” Aramızda kısa bir sessizlik yaşandığında devam etmesi için ona alan tanıyordum. “Gülce ben Fatih’i çok seviyorum, her şeyden herkesten hatta kendimden çok seviyorum.”
Uzanıp elini tuttum. “Biliyorum.”
“Ama korkuyorum.” Gözleri uzaklara daldığında konuşmaya devam etti. “Beni üzmesinden korkuyorum. Herkese karşı inatla onu savunurken…” Tekrar bana baktığında gözleri dolmuştu. “Onu kaybetmeye dayanamam.”
“Bitanem benim.” Ellerini daha sıkı tuttum. “Yarın nişanlanıyorsunuz. Birbirinizi sevmeseydiniz böyle büyük bir adım atmazdınız. Onu kaybetmeyeceksin.”
Başıyla onayladığında yutkundu. “Biliyorum sadece dediğim gibi boş bir korku. Bu aptal korku, heyecanımı da mutluluğumu da gölgeliyor.”
“Korkma ve kötü düşünme. Her şey güzel olacak merak etme.”
“Umarım,” deyip iç çekti. Buna inanmadığını ve hâlâ korktuğunu gözlerinden görebiliyordum. Ama daha fazla üstüne giderek kötü hissetmesini istemiyordum. Bu yüzden daha fazla yorum yapmadım. “Şimdi dökülme sırası sende.”
Dün olanları düşünürken gözlerim uzaklara daldı. “Onun çocukluk aşkım olduğunu kabul ediyorum artık. Ama bu kadar ötesi yok. Bu yüzden ne diyeceğimi bilmiyorum. Sadece biraz kızgınım.” Alt dudağımın kuruyan derisini çekiştirdim. “O gece bir açıklamayı hak ediyordum. En azından bir mesaj atabilirdi. Sonuçta numaram onda vardı.”
“Bu konuda haklısın.”
“Bu da bir şeyi değiştirmiyor. O kadar çok zaman geçti ki onunla olan kavgam bitti. Umarım güzel bir hayatı vardır.” Gözlerim kolumdaki saate takıldı. “Saat geç olmuş ben kalkayım.”
Ayağa kalktığımda Başak da doğruldu. “Bu gece gitmene izin veriyorum ama yarın gece buradasın.”
“Herhalde kızım,” dedim gülerek. “Nişan sonrası dedikodu gecesi yapacağız daha.”
“Ben de seninle geleyim hava alırım.”
Birlikte çıktığımızda kol kola girip çocukluğumuzun geçtiği Bozcaada’nın sokaklarında yürümeye başladık. Başak nişanının burada yapılmasını istemişti. Bu yüzden okuldaki işleri bitirip buraya gelmiştim. Nişan ardından teknede ufak bir kutlama yapılacaktı.
“Ay resmen evleniyorsun.”
Başak eliyle ağzını kapattı. “Hem de Fatih’le şaka mı?”
Başımı iki yana doğru salladım. “İlk aşkımdı,” dedi yavaşça. “Şimdi kocam olacak.”
“Çok mutlu ol Başak. Onu uzaktan severken yaşadığın tüm üzüntülerden sonra o kadar mutlu ol ki o günler yok olsun.”
Evin önüne gelmiştik. Başak uzanıp sarıldı. “Yanımda olduğun için teşekkür ederim, iyi ki varsın.”
“Sen de iyi ki varsın.”
Başak…
Gülce yanımdan ayrıldığında derin bir nefes alıp gökyüzüne baktım. Aklım o kadar doluydu ki kalbimdeki heyecana gölge düşürüyordu. Yarın sevdiğim adamla nişanlanacaktım. Fatih, çocukluk aşkım. Yüzümde oluşan gülümseme rağmen kalbim korkuyla kasıldı. Bir aksilik çıkacak diye ödüm kopuyordu. Nedenini bile bilmiyordum, sadece korkuyordum. Gözlerimi kapattığımda sessizce dua ettim. “Allah’ım n’olur bir aksilik çıkmasın. Onu çok seviyorum. Kaybetmeye dayanamam.”
Kötü şeyler düşünmemem gerektiğini biliyordum ama elimde değildi işte. Birini çok sevince imtihanın olurdu derler ve ben bundan çok korkuyordum.
Orada biraz daha durduktan sonra eve doğru yürümeye başladım. Aklım Fatih’de olduğu için biraz dalgındım. Bu yüzden bana doğru gelen Mert’i fark etmem biraz zamanımı aldı. Onu görünce durdum. En son ne zaman konuşmuştuk? Hatırlayamayacağım kadar uzun bir zaman olmuştu.
“Selam.”
Durup başıyla selam verdi. Aradan geçen zaman bizleri değiştirmişti. Mesela bir zamanlar Fatih’le aralarından su sızmayan iki dostlardı, şimdilerde konuşmuyorlardı bile. Bunu bile bile “Yarın nişanımız var,” dedim. “Gelecek misin?” Gelsin istiyordum çünkü ne olursa olsun bir zamanlar Fatih’in en yakını oydu. Benim için Gülce neyse Fatih için de Mert oydu.
Sorum üzerine bedeni gerildi. Mert esmer kalıplı bir çocuktu. Fatih’in aksine daha keskin yüz hatları vardı. “Yarın Çanakkale'ye dönüyorum. İşlerim var.”
Mert iyi bir şirkette inşaat mühendisi olarak çalışıyordu. Derslerinde en başarılı olan o ve Sancak olduğu için şaşırmamıştım.
“Tek nedeni bu mu?”
Ellerini kot pantolonunun ceplerine yerleştirdi. “Ne duymak istiyorsun?”
Mert’de beni gıcık eden bir şeyler vardı. Şu alaycı bakışı mı yoksa yan gülüşü mü bilmiyordum. Kendinden başka kimseyi ciddiye almıyor gibiydi. Kollarımı önümde bağladım.
“Beraber büyüdüğün, bir zamanlar kardeşim dediğin adamın nişanında bulunacağını duymak istiyorum.”
Başını yana doğru eğdi. “Üzgünüm, bunları duyamayacaksın. Şimdi iyi akşamlar.”
Yanımdan ayrılmak için hareketlendiğinde “Benim yüzümden mi?” diye patladım. Aylardır aklımı kurcalayan bir şeydi bu ve sonunda dilimden dökülmüştü. “Benden o kadar mı nefret ediyorsun?” Mert benden hoşlanmamıştı ve bunu hiçbir zaman gizlememişti.
“Sen ne alaka?”
“Sırf Fatih benimle olduğu için onunla olan arkadaşlığını bitirdin. Çünkü bana tahammül bile edemiyorsun. Bunu görüyorum,” dedim ona doğru yürüyüp. “Yüzündeki ifadeden, bakışlarından, sesinden…”
“Evet aslında haklısın,” dedi ani bir sinirle. “Sana tahammül edemiyorum. O kadar safsın ki.” Saf kelimesini tükürür gibi kullanmıştı.
“Saf olduğum için mi? Ne tür bir manyaksın ya sen?”
Ofladığında ellerini cebinden çıkardı. “Doğru konuş.”
“Yakın arkadaşın senin deyiminle saf birini sevdiği için ona düşman kesilmen de sence fazla değil mi?”
Alay dolu bir kahkaha attı. “Sana kendini fazla önemsiyorsun diyen oldu mu hiç?”
Sözleri yanaklarımın utançla yanmasına neden oldu.
“Lafı çevirme. Fatih de benimle ilgili olduğunu ima etti.”
Yüzündeki ifade ciddileştiğinde dikkatlice yüzüme baktı. “Seninle alakası yok Başak.”
“O zaman neden? Birdenbire bu düşmanlık nereden çıktı? Ya siz kardeş gibiydiniz.”
Hep yan yanaydılar, kendimi bildim bileli bu böyleydi.
“Seni ilgilendirmeyen mevzulara girme.”
“Bu durum Fatih’i üzdüğü için beni de ilgilendirmiş oluyor.”
Tekrar güldü, neşeden uzak alay dolu bir gülüş. Tam Mert’e yakışır biçimdeydi.
“O kadar safsın ki senin için gerçekten üzülüyorum.”
Sözleri sinirlerimi bozmuştu. “Ne halin varsa gör,” diye parlayıp arkamı döndüm. Burada durup onun hakaretlerini dinlemeyecektim. “Aklını başına topla artık Başak,” dedi aniden. “Büyü artık ve etrafına iyi bak, yoksa tek üzülen sen olacaksın.” Adımlarım aksadığında ciddi sesiyle konuşmaya devam etti. “Yazık etme kendine.”
Gülce’den…
Nişana sadece dakikalar kalmıştı ve Başak heyecandan bayılmak üzereydi. Boşa olduğunu bilsem de kırkıncı defa “Sakin ol, her şey güzel olacak,” dedim.
Kuaförde dört dönüyordu resmen. “Deniyorum Gülce, yemin ederim deniyorum. Ama bak on dakika geciktiler.”
Telefonu çaldığında anında açtı.
“Nerede kaldınız sevgilim ya?”
Başak’ın endişeli sesinin aksine Fatih son derece sakin konuşuyordu. En azından biri aklı başındaydı. Başımı iki yana doğru sallarken rujumu tazeledim. Üstümde yeşil ince askılı bir elbise vardı. Düşük göğüs kısmı yüzünden hoş bir dekoltesi vardı. Parlak ve dökümlü kumaşı olan elbise uzun olduğu için altına giydiğim topuklu ayakkabım görünmüyordu. Saçlarımı düşük bir topuz, makyajımı da hafif tonlar da yaptırmıştım.
“Tamam bekliyorum gelin artık. Geç kalacağız.”
Telefonu kapattıktan sonra bana döndü. “Bir eksik yok değil mi?”
Başak’a doğru döndüm. O kadar güzel olmuştu ki prenseslere benziyordu. “O kadar güzel oldun ki hiçbir eksiklik görmüyorum.”
Üstünde uçuk pembe renginde taşlı bir elbise vardı. Kalp yaka elbisenin omuzları düşüktü. Başak hareket ettikçe kumaşı ışıl ışıl parlayan elbise midi boyundaydı ve bel kısmı tam otururken etek kısımları pileler halindeydi. Saçları su dalgaları gibi sırtından aşağı dökülürken başında ince güzel bir taç vardı.
“Prensesler gibi,” dediğimde mutlulukla güldü ve kendi etrafında bir tur attı. Fatih’le konuşmak ona iyi gelmiş sakinleşmesini sağlamıştı. Beraber kuaförden çıktığımızda Fatih de arabadan indiyordu. Başak’ı görünce bir an hareketsiz kaldı. Başak ise koşarak ona doğru ilerledi. “Dikkat et düşeceksin,” desem de tabii ki beni dinlemedi. Fatih gözlerini silerken “Çok güzel olmuşsun,” deyip ona sarıldı.
O kadar güzel görünüyorlardı ki fotoğraflarını çektim. Fatih’in hayranlık dolu bakışları içimdeki şüpheleri silip süpürmüştü. Başak haklıydı, o düzelmişti. Geri çekilip ıslık çaldı.
“Adanın en güzelini kaptım be.”
Başak kıkır kıkır gülüyordu. “Abartma ya,” dedikten sonra koluna girdi. “Hadi gidelim yüzüklerimizi takma zamanı.”
Beraber arabaya bindiğimizde Başak son ses açtığı şarkılara bağırarak eşlik ediyordu. Mert’in ona dün gece söylediklerini unutmuşa benziyordu. Mert’e de ayrı kızgındım. Bir şey biliyorsa açık açık konuşmalıydı. Saçma sapan imalarla Başak’ı üzmekten başka bir şey yapmamıştı. Telefonuma bildirim gelince çıkarıp baktım. Ali birazdan orada olacağını yazmıştı. Bir de bu mevzu vardı. Ali bana karşı o kadar ince düşünceli biriydi ki yanında nasıl davranacağımı şaşırıyordum. Nazik bir çocuktu ve en son istediğim şey onu kırmaktı.
Araba durduğunda şarkı kapandı. “Gece başlasın.”
Akşam çöktüğü için davetliler gelmişti. Beraber arabadan inip nişanın olacağı yere doğru ilerledik. Eleni kendi mekanını Başak için ayarlamıştı. Beyaz masalar, renkli sandalyeler ve ağaçları süsleyen ışıklandırmalar sayesinde çok güzel bir ortam oluşturulmuştu. Nişan merasiminden sonra eğlence için tekneyle açılma planları yapılmıştı. Sadece gençler katılacaktı. Alkışlar başladığında güzel bir müzik çalmaya başladı. Başak ve Fatih dans etmek için boş alana doğru ilerlediklerinde annemin yanına gittim.
“Nasıl olmuşum?”
Beni incelediğinde dikkatle bakıyordu. “Güzel olmuş ama saçların açık olabilirdi.”
“Böyle sevdim ben.”
Yanına oturup danslarını izledim. “Çok güzel görünüyorlar.”
Annem alayla güldü. “Umarım bu serseri kızı üzmez.”
“Neden öyle dedin ki?”
Annem omuz silkti. “Kumaşı belli.”
Ben onunla aynı düşünmüyordum, insanlar değişirdi.
“Abim nerede?”
Annem gözlerini devirdi. “Aşk acısı biterse gelir.”
İçim üzüntüyle doldu. Abimle Nisan birkaç ay önce ayrılmışlardı, hem de nişan eşiğindeyken… Bunda ailelerin payı büyüktü. Babası anneme karşı saygısızlık yapmış abim de bunu kabul etmemişti. Sonunda ise üzülen yine ikisi olmuştu. “İkisine de çok üzülüyorum.”
Sadece omuz silkti. Onun da işine gelmişti çünkü ikimizin de bu adadan herhangi biriyle olmasını asla istemiyordu. Nedenini bir gün öğrenmeyi umuyordum. Ali’den mesaj gelince onu karşılamak için annemin yanından kalktım. Etrafa bakınırken nişan alanından uzaklaşmıştım. Bir yandan telefonuma bakarken tam yerini sordum. Akşam olduğu için etrafı pek göremiyordum. Önüme bakmadan yürüdüğüm için biriyle karşı karşıya geldim. Eğer o durmasaydı fena bir çarpışma yaşanacaktı. Kolumu tutan adama bakmak için başımı kaldırdığımda tanıdık bir çift gözle yüzleştim.
Bir an yıllar öncesine gittim. Bisikletten düştüğüm o andı… yine böyle göz göze gelmiştik.
“İyi misin?” Sorusu o anın dağılmasını sağladı.
Başımla onayladığımda “İyiyim,” deyip bir adım geriye gittim. Sancak’ı yıllar sonra ilk defa bu adada görmüştüm. O günden sonra bir daha buraya ayak basmamıştı. Onu burada görmek dengemi bozmuştu. Çünkü sanki hiç gitmemiş yıllarda hiç geçmemiş gibi geliyordu.
“Hoş geldin. Bu taraftan gidebilirsin.” Kibarlığı elimden bırakmadan elimle yolu gösterdim.
“Geç kaldım sanırım.”
Başımı iki yana doğru salladım. “Tam zamanında geldin.” Bakışlarım hızlıca üstünde gezindi. Siyah gömlek siyah kot ve siyah ceket giymişti. Karanlık duruyordu ve hoş, fazla hoş. Görmezden geldiğim bir ayrıntıydı.
Sancak cevap vereceği sırada Ali “Gülce,” diye seslendi.
Sancak’a arkamı dönüp bana doğru gelen adama baktım. Ali birkaç adım uzağımdaydı.
“Yanlış sokaktan ilerlemişim,” diye açıklama yaparken yanıma gelip yanağımı öptü. “Geç kalmadım umarım.”
Gülümserken boğazımı temizledim. “Hayır, gecikmedin.” Sancak’ın bakışlarını üstümüzde hissediyordum ve bu beni saçma bir şekilde geriyordu.
“Arkadaşın mı?” Ali’nin sorusu üzerine ona döndüm ve göz göze geldik. Yüzümdeki gülümsemeyi korumaya devam ederken “Sayılır,” diye cevap verdim. “Daha çok abimin arkadaşı, Sancak.”
Ali, Sancak’a elini uzattı. “Ben de Ali.”
Sancak önce ona sonra uzattığı eline baktı. Yüzünde çözemediğim bir ifade vardı. Nasıl bir tepki vereceğini kestiremiyordum. Elini uzattı ve Ali’nin elini sıktı.
“Gidelim artık.”
Ali elini çektiğinde gülümsedi. “Olur.” Sonra elini belime yerleştirdi. “Gidelim Gülce.”
Sancak’ın rahatsız edici varlığını arkamda bırakmak istiyordum. Bu yüzden biraz aceleci bir şekilde arkamı döndüm. Ali’nin sırtıma uyguladığı hafif baskı unuttuğum teması hatırlattı. Aramızda ufak tefek temaslar olduğu için yadırgamadığım bir dokunuştu.
“Erken çıkmama rağmen geç kalacaktım az daha.”
“Zamanında geldin.”
“Neyse ki,” diye iç çekti.
Nişan alanına döndüğümüzde Çınar ve Vildan’ın da geldiğini gördüm. Onlarla selamlaştıktan sonra hepimiz aynı masaya geçtik. Vildan siyah saten bir elbise elbise giymişti. İnce askılı mini elbisenin içinde oldukça hoş görünüyordu. Ona doğru eğilip “Çok güzel olmuşsun,” dedim. Kocaman bir gülümsemeyle karşılık verdi.
“Teşekkür ederim, Çınar seçti elbiseyi.”
“Çok yakışmış.”
Çınar’ın elini tuttu. “Zevkli sevgilim.”
Gözlerim Sancak’ın annesine kaydı. Acaba oğlunun geldiğini biliyor muydu? Yanında duran kocası huzursuz görünüyordu. Yıllar sonra yaşanacak olan yüzleşme umarım burada olmazdı. Şarkı sustuğunda Başak ve Fatih, daima aşk ile yazan beyaz fon perdenin önünde durdular. Akşam çöktüğü için hafif bir esinti olsa da üşümemize neden olmuyordu. Fatih’in aile büyüklerinden biri elindeki makasla onlara doğru döndü. Çınar’ın yanında duran Vildan alkış çaldı.
“Çok güzeller.”
Ona katılıyordum. Gerçekten çok güzel görünüyorlardı. Kurdaleyi kesecek olan adam konuşma yaparken gözlerim etrafta gezindi. Sancak bir köşede kendini herkesten soyutlayarak nişanı izliyordu. Mert ortada bile yoktu. Ayrılmaz denen üçlü grup çok fena dağılmıştı.
“Bu ne ara geldi?”
Abimin sesini duyunca ona döndüm. Dik dik Sancak’a bakıyordu.
“Bilmem. Nisan geldi mi?”
Gözleri beni buldu. “Ne bileyim ben Gülce. Elin kızının bekçisi miyim?”
“Elin kızı?” diye şaşkınca tekrarladım.
“Evet bu saatten sonra elin kızı.”
Ardından arkasını dönüp annemin yanına gitti. Nisan’a hala deliler gibi aşıktı. Ama aptal gururu yüzünden böyle saçmalıyordu. Başımı iki yana doğru salladım. Anneme böyle durumlarda çok kızıyordum. Oğlunun hayrına biraz daha ılımlı olabilirdi. Fakat ilk günden beri Nisan’a karşı o kadar katı davranmıştı ki en son durum babasına kadar gitmişti. Adamın tepkisi de abimin zoruna gitmiş ve olan ikisine olmuştu.
Fatih ve Başak yeni bir dansa başladığında bu defa çiftler de onlara eşlik etti. Çınar Vildan’ı dansa kaldırırken Ali de bana döndü. “Dans edelim mi?”
Yüzüme o kadar masum bakıyordu ki reddedemedim. Elimi uzattığımda içten bir şekilde gülümsedi. Başak’ların yanına gittiğimizde Ali ellerini belime yerleştirdi. Yüzünü kulağıma doğru eğince sıcak nefesi tenimi gıdıkladı. “Gecenin en güzel kızını kaptım.”
Tatlı iltifatı karşısında gülümserken karşıya baktım ve onunla karşılaştım. Yüzüne bakmak duvara bakmak gibiydi. Ne düşündüğünü ya da ne hissettiğini anlayamadım ama yine de rahatsız oldum. O kadar rahatsız oldum ki gözlerine bakmaya devam edemedim.
“İyi misin? Gerildin sanki.”
Ali’ye dönüp gülümsemeye çalıştım. “İyiyim.”
Başak ve Fatih yanımıza gelince birbirimize bakıp ufak bir çığlık attık ve pistin ortasında sarıldık.
“Resmen nişanlandın Başak.”
“Ay ben evleniyorum Gülce.”
Tekrar sarıldık. “Çok mutlu ol yoksa gebertirim seni.”
“Fatih’le evleniyorum kızım, aksi mümkün olur mu?”
“Nişanlımı alabilir miyim artık?”
Fatih yanımıza geldiğinde düşünceli bir ifadeyle baktım. “Bilmem, versem mi acaba?”
Elini uzatıp Başak’ın beline yerleştirdi ve nazikçe kendine doğru çekti. “Aldım bile.”
“İyi hadi verdim bende.”
Başak kıkırdadığında yanımda duran Ali’nin telefonu çaldı.
“Buna bakmam lazım.”
Yanımızdan ayrıldığında Fatih’de Başak’ı aile büyükleriyle tanışmaya götürdü. Pistin ortasında dikilmek yerine kenara çekildim. Aradan geçen dakikalara rağmen Ali bir türlü gelmemişti. Ona bakmak için etrafta gezinmeye başladım. Eleni’nin mekanı denize yakın olduğu için arkamız sahildi. Ve orada Ali yerine Sancak’ı gördüm. Ellerini cebine yerleştirmiş denize bakıyordu ve çok yalnız görünüyordu. Topuklu ayakkabılarımın zeminde çıkardığı ses dikkatini çekmiş olmalı ki başını çevirip bana baktı.
Gittiği geceyi düşündüm. Kaleye gittiğimde telaşlıydım. Ona ne diyeceğimi neden geldiğimi nasıl açıklayacağımı bilmiyordum. Kafamın içinde dönen cümleleri anımsadım.
İtiraf ettiğin yorgunluğunu gözlerinde gördüm. Bu yorgunluğu göğsümde gidermen için geldim belki de sana. Bilmiyorum. Nedenini sorma sadece…
Gözlerine bakarken yıllar önce söylemek istediğim şeyler, kafamda bozuk bir plak gibi çalıp duruyordu.
Sadece ben bu gece sana geldim ya sende benden gitme olur mu? Eğer bir gün gidersen de ben o yola sırtımı dönerim çünkü.
Ona bu sözleri söyleyemek istediğim gece, benden gideceğini nereden bilebilirdim ki? Bilemezdim.
“Gülce.”
Yıllar sonra karşıma geçen adamın gözlerinde şahit olduğum duygular, farklıydı. Bana farklı bakıyordu. Bu duyguların silik yansımasını ilk defa gördüğümde on dokuz yirmi yaşlarındaydım. Korktuğumu hatırlıyorum, göl yeşili gözlerindeki hislerin derinliğinden çok korkmuştum.
Korkumun asıl nedeni onun duyguları mıydı yoksa kabullenmek istemediğim kendi duygularım mıydı? Bunu öğrenme fırsatım hiç olmamıştı. Çünkü o gece Bozcaada'yı terk edip gitmişti.
Hafifçe gülümsedi. Kalbim tekledi, kalbim ikinci defa bir adamın gözlerine baktığımda tekledi.
Bunu ilk defa yaşadığım gün, yine böyle karşımda dikilmişti. Gözlerime uzun uzun bakıp “Bana artık abi deme,” demişti. Toy yüreğime boyumdan büyük fidanın tohumlarını ekmişti o gün. Çok değil birkaç saat sonra ise kendi elleriyle söküp gitmişti.
“Konuşabilir miyiz?”
Cevap vermedim. Çünkü onunla konuşmak istemiyordum. Bunu yüzümde gördü.
“Bir şey demeyeceksin değil mi?” Cevabını bile bile sormuştu bu soruyu. Çünkü Sancak, ona bir şey demeyeceğimi bilecek kadar iyi tanıyordu beni. İkimiz de sessizleştiğimizde bakışlarını benden uzağa çevirdi. O kadar uzun baktı ki neye baktığını kendi gözlerimle görmek istedim.
"Neye bakıyorsun?" diye fısıldadım arkamda sabitlediği bakışlarına anlam veremeyerek.
Gökteki görkemli ayın üzerimize saçtığı ışığa bakarken, "Ay ışığı," diye fısıldadı. Bu sefer de gözleri denizin üzerindeki parıltıya sabitlendi. "Ve yakamoz."
Ben öylece ona bakarken, arkasını dönüp ilerlemeye başladı.
O gece, yüreğime vuran ay ışığı yakamozu yaktı.
Yakamoz yandı.
Ay ışığı, yaktı.
Ay ışığı ve yakamoz, ilk kez o gün bir yangının gölgesindeydi.