Saklı itiraflar

2732 Words
Yağmur damlaları şiddetini arttırmıştı. Buna rağmen Sancak bir adım atmadan karşımda dikilmeye devam ediyordu. Şemsiyesini bana verdiği için sadece saniyeler içinde sırılsıklam olmuştu. Başını eğdi ve birkaç saniye yere baktı. “Bu anı zihnimde defalarca yaşadım,” dedi yavaşça. Ardından başını kaldırdı ve gözlerime baktı. Islanmış kirpikleri sayesinde gözleri daha belirgindi. “Sana söylemek istediğim her kelimeyi birer birer ezberledim.” Sessizliğimi korurken başımı yana eğdim. Duyacaklarımdan deli gibi korkuyordum ama yüzümdeki maske o kadar sağlamdı ki sadece ifadesizliğimi görebiliyordu. Dudaklarında ufak bir gülümseme oluştu. O gülümseme de adını koyamadığım hisler gizliydi ve onlar, kalbime dokundu. ”Ama öyle olmuyormuş.” Elini ensesine yerleştirdi. Kısa kesimli saçları ıslanmıştı. Bugün traş olmadığı için sakalları çıkmaya başlamıştı. Sakallı halini merak ederken buldum kendimi. Muhtemelen o da çok yakışırdı. Çünkü Sancak Erkuran güzel bir adamdı, özellikle gülümsediği zamanlar… Zamanında kalbimi kaptırmıştım o gülüşüne. Kalbimi kıran ilk adamdı aynı zamanda. Bu yüzden affedemem sanıyordum onu. Ama şimdi ona baktığımda tek kalbi kırılan taraf ben değilmişim gibi geliyordu ve bu ihtimal beni korkutan esas şeydi. “Gözlerine bakınca,” dedi mahcup ifadesiyle. “Her şeyi unuttum.” Susmaya devam ettim. Konuşmak istemiyordum çünkü şu an sadece duymaya ihtiyacım vardı. ”Bu yüzden sana neden gittiğimi değil neden sürekli etrafımda olduğumu anlatacağım.” Kuruyan alt dudağımı ağzımın içine yuvarladım. ”Senden neden bir türlü uzak duramadığımı, sürekli kendimi senin etrafında bulduğumu, gözlerimi üstünden çekemediğimi…” Bana doğru bir adım attı. Ayakkabılarımızın ucu birbirine değdi. Başını bana doğru eğdiğinde gözlerinden başka bir şey göremez oldum. Zaman sanki akmayı bırakmış ve bizim haricimizde kalan her şeyi silmişti. O sokakta ikimizden başka hiçbir şey yok gibiydi. “Ben yıllardır seni izliyorum Gülce. Saçını, gülüşünü, gözlerini… Hepsini ezbere biliyorum.” “Neden?” Sesim kısık ve çatallıydı. Elini uzattı ve parmaklarıyla yüzüme düşen ıslak saçıma belli belirsiz dokundu. Ardından eli yumruk şeklini aldı ve yana düştü. ”O akşam kaleye gelseydim eğer anlatacaktım. Sana nasıl vurulduğumu…” Sustu, sustum. Yağmur ise inadımıza hızlandı. O kadar şiddetli yağıyordu ki yerlerde su birikintisi oluşmaya başlamıştı. “Gözümün senden başkasını görmediğini gözlerine bakıp söyleyecektim.” “Yorulmuştun,” diye fısıldadım. Öyle söylemişti bana. Başını eğdi. “Seni uzaktan sevmekten çok yorulmuştum. Gidince unuturum sanmıştım ama öyle olmadı.” Sancak’ın şiddetini arttıran sözleri üstüme yağmaya devam etti. Kalbim sağanak yağmurun altında kalmış gibi boğuluyordu. “Büyümüştün ve önümüzde bir engel kalmamış gibiydi. Tutamadım daha fazla. Seni uzaktan sevmek bile güzeldi ama artık yapamıyordum. Bu yüzden buluşmak istedim.” Dişlerimi yanağımın iç kısmına geçirmiştim. Sarf ettiği her kelimeyle beraber dişlerim daha derine iniyordu. Kanatana kada ısıracaktım. Dilimde biriken sözlerle beraber yutacaktım o kanı sonra. “Gözlerine bakarak söylemek istedim.” “Neyi söylemek istedin Sancak?” diye sorduğumda sesim titredi. “Seni ne kadar sevdiğimi…” Gök o kadar yüksek sesle gürledi ki normalde olsa irkilirdim ama kılım kıpırdamadı. Onun itirafının içimde yarattığı etki daha büyüktü ve geriye kalan her şeyden soyutlamıştı beni. “Ama gittin,” diyebildim. Sesim boğulur gibiydi. Başını aşağı eğdiğinde ”Gittim,” diye tekrarladı. “Hayatımda yaptığım en zor şey senin o kalede olduğunu bilerek gitmekti.” İnanmak istemiyordum sözlerine ama o kadar içten bakıyordu ki… Kanıyordum ona. “Yıllar geçti Gülce ama ben, seni bir an bile unutmadım. Unutamadım.” Biraz daha eğildi, aramızdaki mesafe iyice azalmıştı. Sesi biraz daha kısılmıştı. “Sonra sen geldin bana. Kader bize rağmen seni bana getirdi.” Yumruk yaptığı parmaklarını açtı ve elini havaya kaldırıp bir kez daha saçlarıma belli belirsiz dokundu. “Nasıl uzak durabilirim artık senden? Sen bu kadar yakınımdayken…” Yıllar önce beni buluşmaya çağırdığında umut etmeye korksam da bana karşı hisleri olduğunu içten içe anlamıştım. Fakat Sancak’ın gidişi o umudu parçalara ayırmıştı. O gece Sancak’a dair her şeyi yasaklamıştım. Bir daha onu düşünmeyecektim, bir daha ona da tuzaklarına da düşmeyecektim. “Ben o gece bir yemin ettim Sancak.” Sesim o kadar kısıktı ki ben bile zor duymuştum. “Bir daha sana inanmayacağıma dair büyük bir yemin ettim.” Acı acı gülümsedi. “Ben de bir yemin ettim Gülce.” Birkaç saniye boyunca birbirimizin gözlerine bakmak dışında bir şey yapmadık. ”Bir daha karşıma çıkarsan eğer ne olursa olsun seni bırakmayacağıma dair Allah’a büyük bir yemin ettim. Bu yüzden senden vazgeçmeyeceğim. Kendimi sana affettireceğim.” O kadar çok duyguyu aynı anda yaşıyordum ki ne tepki vereceğimi bile bilmiyordum. Bir yanım öğrendikleri karşısında rahatlamıştı. Ama bu küçük bir yanımdı. Baskın gelen diğer yanım öyle büyük bir korkuya kapılmıştı ki dizlerim titriyordu. Kaçıp gitmek istiyordum. Duyduklarımdan ancak o şekilde kurtulacağımı düşünüyordum çünkü. O yanımı dinledim ve geriye doğru bir adım attım. Onun ekseninden çıkınca zaman tekrar akmaya başladı. Abim de ancak o zaman aklıma geldi. Görmüş müydü acaba bizi? Sancak o kadar yakınımdayken… Daha birkaç saat önce beni hayal kırıklığına uğratma demişti. “Bir şey demeyecek misin?” Bu soruyu sorduğunda omuzları çökmüştü. Geriye doğru bir adım daha attım. Elimde sıkı sıkıya tuttuğum şemsiyesiyle beraber arkamı döndüğümde tekrar konuştu. ”O gece kaleye gelseydim,” dedi ve yürümeyi bıraktım. “Yine tek kelime etmeden gider miydin?” Başımı ona doğru çevirdim. “Bunun cevabını hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz Sancak.” Bu hakkını bizden almıştı. İsteyerek ya da istemeyerek olması bunu değiştirmiyordu. *** ”Senin dersin yok muydu bu sabah?” Kahvaltı masasına otururken anneme baktım. “Hocamızın konferansı var diye ilk ders iptal olmuş. Sonrakine gideceğim.” Annem sabah erkenden gelmişti. Buradaki alışveriş işlerini hallettikten sonra tekrar adaya dönecekti. Muhtemelen bir aya ancak adadaki evi kapatırdı. Kapı çaldığında “Başak gelmiştir,” diyerek ayaklandım. Dün akşam yağmur yüzünden gelememişti. Kapıyı açtığımda sanki aynaya bakıyor gibiydim. İkimizde de aynı uykusuz, şiş gözler, solgun bir ten ve düşünceli ifade… İçeri geçtiğinde annemle birbirlerine sarıldılar. ”Bu ne hal Başak?” Başak anneme bakarken omuz silkti. ”Hiç.” ”Hiçmiş,” diyerek alayla gülen annem çayını alıp masaya geçti. “O Fatih denen zibidiyle nişanlandıktan sonra bu hale gelmen tesadüf olamaz.” “Ya ne alakası var Roshan teyze,” diye sızlanan Başak bir tane salatalık alıp kemirmeye başladı. ”Çok alakası var. Fıstık gibi kızsın evde kalmış gibi gittin o çocuğu aldın. Ne halt olduğu belli onun.” Başak’ın yüzü asıldığında anneme uyaran gözlerle baktım. Beni görmezden gelerek devam etti. “Üzüyor seni değil mi? Ondan bu halin.” ”Yok ne alakası var. Fatih’le aramız gayet iyi.” Yalan söylediğini bildiğim için araya girdim. “Çay ister misin Başak?” ”Olur.” “Neyse ki Gülce o zibidilerden birine kanmadı. Ben ondan da bekliyordum.” Durup anneme baktım. “Anlamadım?” Omuz silkti. “Alperen ve Başak’tan sonra kalbim kaldırmazdı. Aferin kızım.” “Anne sana inanamıyorum ya.” “Asıl ben size inanamıyorum da neyse. Alperen uyandı mı? Kahvaltıya çağır, gelsin.” Abim gece boyu uyanık olduğu için öğlen saatlerine kadar uyuyordu. “Geç kalkar o.” Annemin kaşları çatıldı. “Birkaç güne yıllık izni bitiyor. O zaman ne yapacak?” Bir yandan söylenirken bir yanda da abimin adını seslenerek mutfaktan çıktı. Annem abimi uyandırmakla uğraşırken Başak’a döndüm. ”Bir gelişme var mı?” Gözleri dolu dolu bakıyordu. “Dünden beri mesajlarıma bile dönmüyor. Fevri bir şey yapmamak için sana geldim. Bir yol göster bana Gülce. Ne yapmam gerekiyor?” Annem mutfağa geldiği için sessiz kaldım. Abim uyanmadığı için söylenip duruyordu. “Anlamadım neyi var bu çocuğun? Yeni ergenliğe girmiş gibi davranıyor.” Yan gözlerle anneme baktım. “Gerçekten de neyi olduğunu anlamıyor musun?” Sıkıntıyla ofladı. “Aynı konuları açma Gülce.” “Aynı konular dediğin oğlunun hayatı annecim.” Bana dik dik baktı. “Hayatının hatası de sen ona.” ”Onun ne kadar üzgün olduğunu görmüyor musun anne? Nasıl böyle konuşursun anlamıyorum.” Aniden yükselmiştim çünkü abime karşı bu kadar duyarsız olmasını kaldıramıyordum. Nisan’ı ne kadar çok sevdiğini biliyordu. “Geçer,” dedi sadece. ”O kadar basit değil.” Cevap vermediğinde devam ettim. “Nisan olmadan yaşayan bir ölüden farkı yok.” Çatalını bırakıp ofladı. “Be ne yapabilirim? Ayrılmak onun kararıydı.” ”Konuşabilirsin, seni dinler.” Annem cevap vermedi. İşine gelmediğinde hep yaptığı gibi sustu. Kahvaltımıza devam ederken alakasız bir anda “Ali nasıl?” dedi. Anlayamadığım bir şekilde Ali’yi sevmişti. ”Bilmem, iyidir herhalde.” Annem Başak’a döndü. “Arkadaşını,” diyerek beni işaret etti. “Ali’nin ne kadar iyi ve saygılı bir çocuk olduğu konusunda bilinçlendir Başakçım. Belki o zaman gözünün önünde duran cevherin farkına varır.” Gözlerimi devirdim. ”Odama gidelim mi Başak?” İkimizin arasında kalmak istemeyen Başak ayağa kalktı. “Olur.” Beraber odaya geçtiğimizde yatağıma çöker gibi oturdu. “N’apacağım ben Gülce?” ”Gidip açık açık konuşacaksın.” Başını eğdi. “Haklısın ama cesaretim yok.” “Kaçınılmazı erteleme Başak. Belirsizlik en kötüsü.” Başak sessiz kaldığında cama doğru yürüdüm. “Dün sana olan tavırları da çok kötüydü. Buna daha fazla izin veremezsin.” Uzun uzun iç çekti. “Buluşmak için mesaj atayım o zaman. Sen n’apacaksın peki?” Dün telefonda olanları Başak’a anlatmıştım. O başından beri şüphelendiği için çok şaşırmamıştı. Mert abinin boş olan balkonuna baktım. Sancak’ı orada görmeye alıştığımı fark edince kaşlarım çatıldı. “Hiçbir şey yapamam Başak.” Sabaha kadar uyumamış ve Sancak’ın sözlerini düşünüp durmuştum. İtirafı hiçbir şeyi çözmemişti aksine her şeyi daha karmaşık ve zor bir hale getirmişti. Ama kalbimin orta yerinde herkesten gizlediğim bir sıcaklık vardı. O sıcaklık beni korkutuyordu. Bu yüzden gizliyordum en çok da kendimden. Çünkü biliyordu, olmazdı. Sancak’la olmazdı. “Neden?” Başımı pencereye yasladım. “Ne demek neden? Abimle annemi es geçsem bile bizden olmaz.” “Gülce,” dediğinde araya girdim. Bu konuyu konuşmak istemiyordum çünkü ağlardım. Babam gibi onu da bir gün toprağa koyma ihtimali dile getiremeyeceğim kadar ağır bir konuydu benim için. Çünkü askerlik ölüm ile yaşam arasındaki çizginin en belirsiz olduğu mesleklerden biriydi. Bir kez daha aynı acıları yaşayamazdım. “Fatih cevap yazdı mı?” “Sadece bugünlük konuyu kapatmana izin veriyorum, sonrasında detaylı bir şekilde konuşacağız,” diye söylendi. “Gelemezmiş işleri varmış.” Başak’a doğru döndüm. Üzgün gözlerle telefonuna bakıyordu. “Sen git yanına.” Telefonu yanına bıraktı ve ayağa kalktı. “Tam olarak öyle yapacağım. Bu mevzu fazla uzadı.” İşte tanıdığım Başak buydu. “Beni de haberdar et. Neymiş bakalım derdi?” “Ederim merak etme.” Başak’ı kapıya kadar geçirip hazırlanmak için odama geçtim. Üstümü değişirken annem yanına geldi. “Sabah Sancak’ı Mert’in evinden çıkarken gördüm. O da oraya taşınmış.” Yanına taşındığını bilmiyordum. “Öyle mi?” “Koskoca Çanakkalede başka yer yokmuş gibi yine geldiler burnumuzun dibine girdiler.” Makyajımı yapmak için aynanın karşısına geçtim. “Oğluna söyle bunları, Mert abiye evi o bulmuş.” Annem gözlerini devirdi. “Kurtulamadık şu zibidilerden.” Allık fırçamı bırakıp anneme döndüm. “Mert abi içinde gücünde bir çocuk. Sancak ise…” Bir an duraksadım. “O babamın izinden gidecek kadar cesur biriymiş.” Annemin bakışları değiştiğince duraksadım. Babam onun için kapanmayan bir yaraydı. Ondan sonra ömrünü ben ve abime adamıştı. Güzelliğine ve genç yaşına rağmen kimseye bakmamış ona talip olanları ise sert bir tavırla geri çekilmişti. Annem zor bir kadındı ve hâlâ babama çok aşıktı. “Neyse ne,” diyerek geçiştirdi ve odamdan çıktı. Babam konusu açıldığında hep böyle kaçardı bizden. Gizli gizli ağladığını bilecek kadar tanıyordum onu. Arkasından mutfağa girdim. Babamdan sonra içmeye başladığı Sigarasını yakıyordu. Sessizce arkadan ince beline sarıldım ve yanağımı sırtına yasladım. Hareket etmeyi bıraktığında titrek bir nefes aldı. “Bende onu çok özledim anne.” Sessiz kaldığında gözlerimde biriken yaşlar annemin sırtına aktı. “Kaçma benden, artık yanımda ağlayabilirsin. Büyüdüm ben.” Bana doğru dönüp kollarını sıkıca bedenime sardı. “Sen hâlâ benim küçük kızımsın.” Başımı iki yana doğru salladım. “Annesinin acısını bölüşecek kadar büyümüş bir kızım.” Saçlarımı öptüğünde sessiz kaldı. İçinde kopan fırtınaların şiddeti sadece onu değil bizi de kasıp kavuruyordu. Konuşsa, anlatsa acısını belki hafiflerdi. Ama konuşmuyordu. Acısını içine gömmüş onunla bir başına mücadele ediyordu. “İyi ki benim çocuklarımsınız.” Gülümsedim. “İyi ki annem.” Başak Fatih’e aşık olduğun günü hatırlıyordum. Hafifçe gülümsedim, elimde poşetlerle yürümeye çalışırken yanıma gelmişti. “Devrileceksin kız.” Başımı çevirip gülen gözlerine bakmıştım. Fatih abi çok yakışıklıydı, onu her gördüğümde uzun uzun dalar giderdim. Yine dalıp gittiğimde bu defa yanıma geldi. “Ver yardım edeyim.” “Ne?” diyebilmiştim sadece. Uzun boyuyla eğilmiş ve poşetleri almıştı. “Yuh ne kadar ağırlar. Nasıl taşıdın sen bunları ?” Beynim hata verdiği için ne dediğini pek anlamamıştım. Uzaktan hayran olduğum biriydi. Şimdi ise yanıma gelmiş benim konuşuyor ve yardım ediyordu. Kalbim o kadar hızlı ve yüksek sesle gümbürdüyordu ki sesini duymasından korktum. “Diğerlerini de ver.” Cevap beklemeden tüm poşetleri almış yürüyordu. Arkasından yürümeye başladığında elimi kalbime yerleşirdim. İlk defa böyle atıyordu. Sonrasında onun yanında hep öyle atmıştı. Yıllar geçmişti ve kalbim hala yanında öyle şiddetli atıyordu. İlk aşkımdı o benim ve şimdi nişanlımdı. Parmağımdaki yüzüğe baktım. Birkaç aya düğünümüz olacaktı. Bir masal gibiydi her şey sonsuza kadar mutlu yaşayacaktık biz. Son günlerde yaşanan olumsuz şeyleri unutmaya karar verdim. Şimdi zili çalacaktım, kapıyı açtıktan sonra her şeye yeniden başlayacaktık. Bu düşüncenin verdiği kısacık huzurla zile bastım. Midem dünden beri düğüm düğümdü. Onunla aram kötü olduğunda hep böyle olurdum, uyuyamaz, yemek yiyemez, hiçbir şey yapamazdım. Kapı açıldığında Fatih bitkin bir tavırla karşımda duruyordu. Onu böyle görmeye alışık olmadığım için şaşırmıştım. Her zaman neşeli, güler yüzlü biriydi. O neşesine kapılmıştım onun. Gülen gözlerime aşık olmuştum. “Fatih iyi misin?” Bana boş gözlerle bakarken yana çekildi. İçeri girdiğimde ne düşüncelerimi bir an şaşırmıştım. Aramızın kötü olması onu da etkiliyordu demek. Beraber salona geçtiğimizde karşımdaki koltuğa çöker gibi oturdu. “Neden mesajlarıma dönmüyorsun? Seni merak ettim.” ”Pek iyi hissetmiyorum.” Ona bir kere bakınca bile doğru söylediğini anlayabiliyordum. “Hasta mısın?” Dediğimde başını iki yana doğru salladı. Bizim yüzümüzden böyledi. İçim acıdığında ona sarılmak için ayağa kalktım. Tam o sırada fark ettim, parmağı boştu. Sanki kalbime bir hançer saplandı. “Y-yüzüğün nerede?” Sessiz bir şekilde sorduğum sorumu duysa da cevap vermedi. Boş gözlerini orta sehpaya dikmeye devam etmişti. Onun baktığı yere baktım. Parmağımdaki yüzüğümün eşi masanın üstünde öylece duruyordu. Sanki boğazıma görünmeyen eller sarılmıştı. “Neden?” boğulur gibi çıkan sesim kulağıma uzaktan gelmişti. Başını ellerinin arasına aldı. Hançer biraz daha derine indi. Kalbimi parçalara ayırıyordu. Sessizlik karşısında daha fazla dayanamadım. “Bir şey söylesene Fatih.” ”Bilmiyorum!” Öyle yüksek sesle bağırdı ki irkildim. Gözümden akan yaşlarla ona bakakaldım. “Ne demek bilmiyorum?” Ayağa kalkıp odada gezinmeye başladı. “Yüzüğü çıkaran sensin, ne demek bilmiyorum Fatih?” “Boğuluyorum,” dedi ve durdu. Gözleri ıslak gözlerimi bulduğunda yutkundum. “Seni boğuyor muyum?” ”Bakma bana böyle Başak.” Yanıma gelip önümde durdu. “Ağlama.” Ellerini yüzüme yerleştirip yaşları sildi. “Sadece sen değil tüm bu olanlar…” Sustu, gözlerimden yeni yaşlar aktı. “Hepsi bana fazla geliyor. Boğuluyorum.” ”Neden?” Aklım almıyordu. Her şey çok güzeldi. Ne ara bu hale gelmiştik? Aklım olanları almıyordu. “Bilmiyorum sadece…” ”Sadece ne?” Ellerini yüzümden çekti, üşüdüm. “Biraz düşünmek istiyorum.” Eğilip alnımı öptü. “Bana biraz zaman ver, olur mu?” Sonra beni odada bırakıp odasına gitti. Ne yapacağımı bilmeden birkaç dakika boyunca orada dikilmeye devam etti. Gözlerimden yaşlar o kadar çok akıyordu ki etrafı bulanık görüyordum. Yüzüğü çıkarmıştı. Hıçkırmamak için dudaklarımı birbirine bastırıp koşar adımlarla evden çıktım. Yoksa orada parçalara ayrılacaktım. Gülce’nin yanına gittiğim yol boyunca her şey bulanıktı. Sadece ağlıyordum. Elimden başka bir şey gelmiyordu. Sevdiğim adam acımadan kalbimi delik deşik bir hale getirmişti. Nasıl böyle kıyabiliyordu bana? Nasıl bir sevgiydi bu? Hafifçe güldüm. “Seven böyle yapmaz ki aptal Başak! Aptal! Aptalsın sen!” Onsuz ne yapacağımı bile bilmiyordum. Hayatımın merkeziydi o benim. Fatihsiz bir hayat hiç düşünmemiştim ki… ”Of.” Gözlerimdeki yaşı sildiğimde gördüm onu. Mert park ettiği arabasından iniyordu. Takım elbisesinin kravatını gevşettiği sırada beni gördü. Ona doğru yürüdüğümde sessizce beni izlemeye devam etti. Aramızda birkaç adım kala durdum. “İyi misin?” Sorusunu duyunca tırnaklarımı avuç içime batırdım. Yoksa kendime engel olamayıp suratının orta yerine bir tane patlatacaktım. “Mutlu musun?” Kaşları çatıldı. “Anlamadım?” ”Anladın,” dedim ve bir adım daha attım. “Bu halime iyi bak,” deyip yüzümü gösterdim. “Bizi bu hale sen getirdin. Beni,” dedim ve bir adım daha attım. “Bu hale sen getirdin.” “Başak,” dediğinde kravatını çekip çıkardı. ”Eserinle gurur duy Mert. İstediğin oluyor.” Arkamı dönüp elimin tersiyle yüzümdeki yaşı sildim. Bir adım atmıştım ki kolumu tuttu. “Ben böyle olsun istemedim.” Başımı ona doğru çevirdim. “Senin üzülmeni istemedim.” Ona inanmıyordum. Kolumu çektim ve ona arkamı döndüm. Hayatımı mahvetmişti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD