Sessiz Sözler Konuşan Gözler
“Peki operasyon anlarında ne hissediyorsun?” Sancak’ın düşünceli bakan gözleri hafifçe kısıldığında konuşmaya devam ettim. “Doğuda görev yapan bir uzman çavuş, operasyonu ölümle dans olarak tanımlamıştı.”
“Haklı,” dedi yavaşça. Yutkundum. “O anlarda ölüm yaşamdan daha yakın. Ölümün soğuk nefesini tam buranda,” dedi ve eliyle ensesini gösterdi. “Hissediyorsun.”
Birkaç saniye boyunca ikimiz de sustuk. Ölüm konusu büyük bir kaya parçası gibi üstümüze yuvarlanmıştı. “Buna rağmen yaşadığımı en çok o anlarda hissediyorum.”
Boğazım kupkuru kesildiği için tekrar yutkundum. “Korkmuyor musun?”
Başını yana eğdi. “Neyden?”
Tekrar yutkunmak istedim ama bir işe yaramayacaktı. Boğazımın çorak bir araziden farkı yoktu. Masanın üstünde duran bardağa uzanıp büyük bir yudum su içtim. Ardından çatlak bir sesle “Ölümden,” diye fısıldadım.
“Bir tane yakabilir miyim?”
Sigara paketini göstererek sormuştu. Başımla onayladığımda yavaş hareketlerle kutudan bir dal sigara çıkarıp dudaklarının arasına yerleştirdi. Dudakları dolgun ve pembeydi. Dikkat çekiyordu, bakışlarımı kaçırmama neden olacak kadar. Fakat çekmedim. Onun yaptığı gibi ben de gözlerimi diktim ve izledim. Sigarasını yakıp derin bir nefes aldı. Gri duman dudaklarının arasından dağıldığında kokusu etrafına yayıldı, canım çekse de sessiz kaldım.
“Ben bu mesleği seçtiğimde ölüm benim için bir engel değildi. Ölümden hiç korkmadım.” Sesi netti. “Bir gün hepimiz öleceğiz Gülce. Canım vatanım uğruna feda olursa… Ne büyük şereftir bu. Keşke o kadar şanslı olabilsem.” Boğazıma atılan düğüm dikenli teller gibiydi. Gözlerim doldu sonra yaşlar hızlıca aktı. Başımı eğdim, bu konuşmayı bir kişiden daha duymuştum. Babam…Ertuğrul Şafak. Dişlerimi alt dudağıma geçirip bastırdım. Annemle yapmıştı bu konuşmayı.
Hayal meyal hatırladığım anılar zihnimde canlandı.
*
Koltukta oturan babam kolunu annemin omzuna atıp kendine doğru çektiğinde mutlulukla gülümsedim. İkisini yan yana görmeyi seviyordum.
“Korkma boncuk gözlüm, boşuna üzüyorsun kendini.”
Annem peçeteyle burnunu sildi. “Sürekli geçiştiriyorsun beni. Bıktım artık. Gitmeni istemiyorum.”
“Haklısın gülüm, anlıyorum ama benim de işim bu.”
Annem burnunu çektiğinde “İşin seni bizden alacak,” diye yakındı. “Sensiz yapamayız.” Kaşlarım çatıldı, ne demek istiyordu?
“Ah be gülüm, öyle herkese nasip olur mu şehitlik?”
Annem babamın göğsüne vurdu. “Ne biçim konuşuyorsun Allah aşkına?”
Eğilip benimle aynı renk olan saçlarını öptü. “Canım vatan uğruna feda olacak, bundan daha büyük şeref mi olur?”
“Anne şehitlik ne demek?” Elimdeki bebeği yana bırakıp sorduğum soru üzerine benim odada olduğumu yeni hatırlamış gibi bana baktılar. Annem geri çekildi. “Baban anlatsın sana.”
Babam bana o gün şehitliğin ne olduğunu anlatmıştı. Öyle büyük bir hayranlıkla anlatmıştı ki çocuk kalbim onun heyecanına kapılmıştı. Şehitlik yüce bir şeydi, bunu artık biliyordum. O gün evde söylediğim tek bir cümle vardı. Şehitler ölmez vatan bölünmez.
*
“Gülce, neden ağlıyorsun ki?”
Sancak’ın endişeli sesi anılarımı böldüğünde kızardığını bildiğim gözlerimi gözlerine çevirdim. Yeşil gözlerine dolan korkuya bakarken “Babam,” diye fısıldadım. Dudaklarımda ufak bir gülümseme oluştuğunda göğsümdeki özlem alev alev yanıyordu. “Onun gibi konuştun.” Uzanıp Sancak’ın parmaklarının arasında gevşekçe tuttuğu sigarayı aldım. Tepki vermeden beni izliyordu. Sırtımı sandalyeye yaslayıp sigaradan derin bir nefes aldım. Dudaklarıma sürdüğüm açık tonlardaki ruj sigarasına bulaştı. Umursamadım. Derin bir nefes daha çektim. Gözlerimden birkaç damla yaş daha aktı. Babam aklıma düşünce yetim kalbim, yangın yerine dönerdi. Doyamamıştım ona… kokusuna… sesine…
“Canım vatan uğruna feda olacak, bundan daha büyük şeref mi olur?” diyerek sözlerini tekrarladım. “Böyle demişti anneme.” Sigaradan bir nefes daha aldım. “40 gün sonra…” boğazımdaki tellerin dikeni daha derine indi. “Tam 40 gün sonra şehit haberini aldık.” Şehitlik babama nasip olmuştu.
Annemin o gün attığı çığlıkları ömrüm boyunca unutmayacaktım. Hıçkırıklarını, feryatlarını, isyanlarını ne olursa olsun hiç unutmayacaktım.
Masanın üstünde duran eli elime doğru kaydığında ona baktım. Tereddütle bakıyordu. Gözlerim ellerimize indi. Aralarında birkaç santim vardı. Biraz daha uzatsa elini, parmakları buz kesen parmaklarıma dokunacaktı. O zaman ısınır mıydı ellerim? Yoksa daha mı çok üşürdü? Bilmiyordum sadece bekledim. Eli bir santim daha hareket etti, sonra durdu. Uzatmadı elini, tutmadı elimi. Tutamadı. Belki benden çekindi belki de zamanında yaptığı hata engel oldu. Ama bende durumu değiştirmedim. Başını yana çevirip oturduğumuz çay bahçesinden dışarıyı izledim. Sabah Sancak’ın izin günü olduğunu hatırlayınca ona mesaj atmış ve röportaja devam etmek istediğimi söylemiştim. Evin yakınlarındaki çay bahçesinde buluşmaya karar vermiştik. Çay bahçesinden görünen çocuk parkına takıldı gözlerim. Hava yağmurlu olduğu için park boştu. Babamdan sonra hiç parka gitmemiştim. Abim götürmek istese de kabul etmemiştim. Babamdan başkasının salıncağımı sallamasını istememiştim çünkü.
“Çok üzgünüm.”
Sesini duyunca tekrar ona baktım. Babam gibiydi o da, gözü karaydı. Bu yüzden mi ona bakınca içim kıpır kıpır oluyordu? Göğsüm gururla kabarıyordu?
“Üzülme,” dediğim sırada elini hareket ettirdi ve parmaklarımız birbirine değdi. Dirseğime kadar uzanan bir akım hissettiğimde kaşlarım çatıldı.
Sancak masaya doğru eğildi. “Elini tutsam,” diye fısıldadı yavaşça. “İzin verir misin?”
Küçücük bir temas karşısında hissettiğim etki yüzünden dengem bozulmuştu. Buna hazır değildim. “Hayır,” dedim hızlıca. Kalbim hızlanmıştı. Diliyle dudaklarını ıslattığında aniden uzandı ve sigarayı aldı.
Ruj lekesine baktığında parmaklarımız birbirine dokunmaya devam ediyordu. Boğazımdaki kuruluk artmış göğsümdeki deprem şiddetlenmişti. Dudağının sağ kenarı hafifçe kıvrıldığında “Bu mesleği seçerken ölümden korkmadım,” dedi ve sigarayı dudaklarına yasladı. “Korkmadım çünkü benim ölümden bile çok korktuğum başka bir şey vardı.”
Sessiz kaldığım çünkü ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Ya da sadece korkuyordum.
“Ben bu mesleği seçerken kaybedeceğim insanlar vardı. Birini kaybetmek ölüm kadar zorken ben birden çok kişiyi kaybettim.” Biten sigarayı kül tablasına bastırdı. “Hayattaki tek pişmanlığım onlar için daha fazla mücadele etmemek olacak.”
Onlar kim diye sormak istedim, soramadım. Sözlerinin ağırlığı altında ezilirken ona eskisi kadar kızgın olmadığımı fark ettim. Bu üstümdeki ağırlığın etkisini arttıran bir farkındalıktı. “Kalkalım mı?” Diye sordum bu yüzden. Daha fazla devam edecek gücü kendimde bulamamıştım.
”Tabii.” Birkaç dakika sonunda çay bahçesinin çıkışına doğru ilerliyordum. Yağmur şiddetle yağıyordu. “Arabam şu tarafta,” dediğinde bir an itiraz edecek gibi olsam da o gücü de kendimde bulamadım.
“Teşekkür ederim,” dedim ve onu takip ettim. Mesafe kısa olsa da ıslanmıştık. Arabaya bindiğimde ceketime sarıldım. Sancak arabayı çalıştırdığında ara ara durup bana bakıyordu. Sanki burada olduğuma inanmıyormuş gibi bir ifade vardı yüzünde. Arabayı hareket ettirmeden önce telefonunu çıkarıp bağlantıyı kurdu. Ayarladığı şarkının hüzünlü müziği arabada yankılanırken ikimiz tekrar susmuştuk.
Gel gönlümü yerden yere vurma güzel ne olursun
Gel gönlümü yerden yere vurma güzel ne olursun
Gül dururken dikenleri derme güzel ne olursun
Gül dururken dikenleri derme güzel ne olursun
Git diyemem kal diyemem sen goncasın gül diyemem
Git diyemem kal diyemem sen goncasın gül diyemem
Sonra Sancak da eşlik etmeye başladı sözlere. Fısıltı gibyidi sesi ama duyuyordum, her kelimesini anlıyordum.
Çok sеverim söyleyemеm sorma güzel ne olursun
Çok severim söyleyemem sorma güzel ne olursun
Tırnağımın kenarını kazmak dışında hiçbir şey yapmadım. Araba evin önüne yaklaşırken son kez eşlik etti.
Kalbim ince bir fidandır kırma güzel ne olursun.
Araba durdu, şarkı bitti. Başımı kaldırdım, gözlerini üstüm hissettim, yine. Sessizce beni izliyordu. Sancak ne zamandır beni izliyordu? Benden bir tepki bekliyordu. Sadece bekliyordu, tek kelime etmeden. Fakat ne ona bakabildim ne tek kelime edebildim. Uzanıp kapıyı açtım ve yavaşça arabadan indim. Sonra onu arkamda bırakıp apartmanın kapısını açtım. Araba hareket etmemişti. Gözleri hâlâ üstümdeydi. Bakmak istemiyordum ama kendime ihanet ederken başımı çevirip baktım. Yağmur yağdığı için yüzünü net göremiyordum ama hissediyordum. Gözlerindeki acıyı ilk defa o gün o sokakta kalbimin en derinliklerine kadar hissettim. Arkamı dönüp gitmekten başka bir şey yapmadım ama.
Eve girdiğimde üstümdeki hüzünlü hava dağılmadığı gibi ağırlaşmıştı. Babama dair hatırladığım anılar mı yoksa Sancak yüzünden mi böyle olmuştum bilmiyordum. Sadece yatağa girip tüm gün boyunca uyumak istiyordum. Anahtarı masaya bıraktığımda abimi camın kenarında ayakta durmuş sigara içerken buldum.
”Ben geldim.”
Bana bakmak yerine sigarasını içmeye devam etti. Onun bu hallerine alışmaya başladığım için artık yadırgamıyordum. Yaşayan ölüden farkı yoktu. Ona doğru yürüyüp yanına gittim.
“Sancak’ın arabası mıydı o?”
“Evet, röportaj için buluştuk.”
Başını bana doğru çevirdi. Yüzündeki öfkeyi görünce devam ettim. “Abi ödev için buluşmak zorundayım. Keyfi bir durum değil ki. Hem Sancak o. Beraber büyüdük biz, ne bu öfke?”
Benim bilmekten korktuğum şeyleri biliyor gibiydi. Bu öfkenin başka nedeni olamazdı. Abim gözlerini yumup derin bir nefes aldı.
“Haklısın,” diyerek beni şaşırttı. “Bu ara neye saracağımı şaşırıyorum.” Gözlerimi kıstığımda sigarasını içmeye devam etti. “Kafam çok yerinde değil, ondan bu dengesiz tavırlarım.”
Günler sonunda ilk defa mantığıyla konuşuyordu. “Sorun yok. Ödev bitene kadar sürecek bu buluşmalar, sana yalan söyleyemem.”
Kolunu omzuma atıp beni kendine doğru çekti. “Tamam güzelim. Sana güveniyorum ben. Beni hayal kırıklığına uğratacak bir şey yapmayacağını da biliyorum.”
Alt dudağımı ısırdığımda başımı öptü. “Özür dilerim Gülce, oluru olmayan şeyler yüzünden üstüne geldim.”
”Sorun yok abi.”
Sorun var.
Kalbimin sesini susturdum. “Nisan-“ dediğimde “Şişşh,” diyerek araya girdi.
”İsmini anmıyoruz.”
”Ama-“
“Sus Gülce, kalbini kırmayayım abim.”
Cevap veremeden telefonum çalmaya başladı. Başak arıyordu. Kahve içmek için dışarı çıkacaktık ama ben tamamen unutmuştum. Telefonu cevapladığımda “Hemen çıkıyorum,” diyerek konuşmayı ağzına tıktım. Unuttuğumu anlarsa beni keserdi.
”Tamam bekliyorum,” dediğinde abime döndüm. “Beni bırakır mısın? Lütfen lütfen lütfen.”
Abim gözlerini devirdi. “Şu ehliyeti al ve beni sal artık.”
“Tamam bu yaz söz alacağım ama bugün beni götür lütfen.”
Sıkıntıyla ofladı. “Tamam başımın belası, tamam.”
Abimle beraber çıktığımızda yağmur durmuştu ama gökyüzünün kasveti devam ediyordu.
“Birkaç işim var, onları hallettikten sonra seni almaya gelirim.”
“Olur, otobüslerde sürünmek istemiyorum.”
Dik dik bana baktı. “Ehliyetini almazsan daha çok sürünürsün.”
“Tamam ya,” dediğimde araba durdu. “Gel sana da kahve ısmarlayayım.”
”Olur lavaboya gideceğim zaten.”
Beraber kafeden içeri girdiğimizde abimin siparişini vermek için yanından ayrıldım. Başak da gelmiş olmalıydı. Siparişi verirken etrafa bakındım. Başak gelmiş ve kahveleri söylemişti bile. Fakat ufak bir sorun vardı. Ve o sorunla abim karşı karşıya gelmek üzereydi. “Allah kahretmesin ya,” diye söylendiğimde ne yapacağımı şaşırdım. Nisan, Başak’ın karşısında oturuyordu, abimde lavabodan çıkıyordu. Hazır olan kahveleri alırken onlara doğru tedirgin adımlarla yürüdüm. Abim Nisan’ı gördüğünde adımları duraksadı. Birkaç saniye boyunca gözlerini dikti ve onu izledi. Nisan bakışlarını hissetmiş gibi ona döndüğünde elinde tuttuğu çatal tabağın üstüne düştü. Onlara doğru küçük adımlarla ilerlediğimde ne yapacağımı gerçekten bilmiyordum. Orada olduğu konuşunca fark ettiğim Hülya abime el salladı. “Alperen gelsene.”
Sanki hiçbir şey olmamış gibi rahat bir tavırla konuşması sinirlerimi bozsa da sessiz kaldım. Hülya böyleydi işte, ince düşünmez içinden geldiği gibi davranırdı. Abim hareket etmeden orada dikilmeye devam ederken Nisan sandalyesini geriye iteleyip ayağa kalktı. Her şey ağır çekimde gibiydi. Nisan abime doğru ilerlerken yüzünü daha net görebildim. Gözleri abimin gözleri gibi içe çökmüş ve etrafında mor halkaları belirginleşmişti. Yanakları içe çökmüş teni solmuştu. Ona bakmak abimin yansımasına bakmak gibiydi. Aynı ölü gözler, incelmiş bedenler… Bu manzara içimi acıttı. Birbirini bu kadar severken nasıl bu hale gelmişlerdi?
Abim geriye doğru bir adım attığında “Yapma,” dedim. Kısık sesle konuşsam da beni duyduğunu biliyordum. “Kaçma artık.”
Bir adım daha attığında dişlerini birbirine bastırmıştı. Nisan hafifçe gülümsedi.
“Kaçacak mısın?” dedi sert bir sesle. “Yine.”
Abim konuşmuyordu sadece karşısında dikilen kıza bakıyordu. Nisan ona doğru bir adım daha attı. Gözleri doldu dolu bakıyordu. O kadar kırılgan ve hassas duruyordu ki yanına gidip ona sarılmak istedim. Abim nasıl dayanıyordu?
Nisan eliyle kapıyı gösterdi. “Kaç Alp, en iyi yaptığın şeyi yap.”
Abim susmaya devam etti.
“Konuşsana niye susuyorsun? O gece babamın karşısında konuştuğun gibi konuşsana…”
O gece söylediği sözleri duymuştum. “Benim bu saatten sonra ne seninle ne de kızınla işim olmaz Vehbi amca. Hadi eyvallah.”
Abim yutkundu sonra tek kelime etmeden kapıya doğru yürüdü. O kadar hızlı yürüdü ki asıl kaçtığı şey neydi merak ettim. Nisan’dan mı yoksa kendinden mi kaçıyordu?
Nisan yüzündeki yaşları hızlıca sildikten sonra onu takip etti.
“Bu neydi şimdi ya?”
Hülya’nın sesini duyunca onları izlemeyi bıraktım.
Bunun ne işi vardı ki burada? Yavaşça masaya oturduğumda Başak içli içli Nisan’ın arkasından bakıyordu.
“Hiç kıyamıyorum şu kıza ya.”
Üzüntüyle iç çektim. “Bende,” dediğimde Hülya güldü.
“Abin senin yerine fazlasıyla kıyıyor zaten. Merak etme.”
Ters ters ona baktım. “İşine baksana sen.”
“Sizin aile dramaları daha çok sarıyor,” deyip göz kırptı.
Gözlerimi devirdiğimde Başak telefonuna gelen mesaja cevap veriyordu. Yüzünde büyük bir gülümseme oluşurken bize döndü.
“Kız kıza kahve dedik ama Fatih’de buralardaymış. Gelse sorun olmaz değil mi?”
Hülya telefonuna gömülürken “Fark etmez,” dedi.
Başak’ın bize sormadan önce çağırdığını bilecek kadar tanıyordum onu. Kahvemden bir yudum aldığımda sessiz kaldım. Aklım karmakarışıktı. Sancak ile olanları hazmedemeden abimle Nisan olayı patlak vermişti. Hangisini düşüneceğimi şaşırmış bir haldeydim.
“Gülce sana diyorum.”
Bakışlarımı Başak’ı buldu. “Bana mı seslendin?”
“Evet, iyi misin sen?”
“Yorgunum biraz, uykumu alamadım.”
Telefonuna bakıp bir şeyler yazdığında ekranımın ışığı yandı.
-Sancak’la mı ilgili?
+Sayılır.
+Hülya’yı neden çağırdın ki? Rahatça konuşamıyoruz bile.
-Ben çağırmadım. Yolda karşılaştık, kendini davet ettirdi.
Telefonu tekrar masaya koyduğumda Başak kapıya baktı.
“Nişanlım geldi.” Ayağa kalkıp ona doğru yürüdü. Fatih’e sıkı sıkı sarıldığını görünce gülümsedim. Ta ki Fatih aksine soğuk bir tavırla ona karşılık verdiğini görene kadar. Aralarının düzeldiğini sandığım için şaşırmıştım. Birlikte masaya geçtiklerinde Fatih Başak’ın yan tarafındaki sandalyeye geçip oturdu.
“Selam kızlar.”
“Nasılsın Fatih? Görüşemedik bayağıdır.”
Gözleri beni buldu. “İyi diyelim iyi olsun.”
“Sen nasılsın Hülya?”
Hülya gözlerini telefondan kaldırıp ilgisiz gözlerle baktıktan sonra “İyi,” dedi ve telefonuna geri döndü.
Başak uzanıp Fatih’in kolunu tuttu. “Bende iyiyim canım nişanlım. Seni gördüm daha iyi oldum.”
Fatih parmağındaki yüzüğü çevirirken güldü. “Nişanlım kelimesini duymaktan bayılacağım.”
Başak sırıtmaya başladı. “Daha bunun kocam faslı var.”
Hülya araya girdi. “Günlerce kocam da kocam diye gezersin sen şimdi. Görmemişler gibi.”
Başak saçını yana attı. “Böyle kocan olsun sende gezersin.”
Fatih kolunu çekti. “Of abartma Başak.”
Başak yanağından makas aldı. “Konu sen olunca abartırım.”
“Neyse benim işlerim var kuaföre gideceğim. Görüşürüz.”
Hülya kalktığında masada üçümüz kalmıştık. Başak’la konuşurken Fatih’in ilgisiz tavırları karşısında şaşkınlığa uğramıştım. Başak’la ilgilenmek yerine sadece telefona bakıyordu. Sorduğu soruları da kısa cevaplarla geçiştiriyordu. Oradaydı ama yok gibiydi. Bir ara lavaboya gittiğinde Başak bana döndü.
“Şu hastalık mevzusundan beri bana böyle davranıyor Gülce. Bir türlü affedemedi beni.”
Dokunsam ağlayacak gibiydi.
“Fazla uzamadı mı o mevzu?”
“Bilmiyorum kendimi çok kötü hissediyorum. Nasıl eskisi gibi olacağız biz?”
Cevap veremeden Fatih geldi. “Eve gideceğim ben, sizi de bırakayım mı?”
Başak üzgünce ona baktı. “Hani yemeğe gidecektik?”
“Canım istemiyor Başak. Görüşelim dedin geldim başka zaman yemeğe gideriz.”
Başak tam konuşacaktı ki “Görüşürüz,” diyerek lafı ağzına tıktı ardından dönüp gitti. Sanki arkasında bıraktığı kişi nişanlısı değilde öylesine biriydi.
“Ya başlarım böyle işe!” Başak öfkeyle konuşmaya devam etti. “Günlerdir ilk defa görüşüyoruz. Tavırlarına bak. Hiç mi özlemedi beni aklım almıyor.”
Ne diyeceğimi şaşırmıştım. “Belki hala kırgındır.”
Başını iki yana salladığında gözleri dolu doluydu. “Başka bir haller var onda. Bana hiç bu kadar soğuk ve ilgisiz davranmamıştı. Sanki…” deyip sustu. Titrek bir nefes aldıktan sonra devam etti. “Benden soğumuş gibi.”
Uzanıp elini tuttum. “Abartıyorsun Başak. Soğumuş olsa neden senle nişanlı kalsın.”
Başını iki yana salladı. “Abartmıyorum. Onu tanıyorum.”
Telefonum çaldığında konuşmamız yarıda kaldı. Abim arıyordu. Hemen açtım.
“Sen mi çağırdın onu Gülce?” Öyle büyük bir şiddetle bağırmıştı ki irkildim. “Abi ben-“
“Sana karışma demedim mi? Üstüne vazife olmayan şeylere niye burnunu sokuyorsun?”
“Ben çağırmadım.”
Telefonu kapattığı için beni duymamıştı bile.
“O nasıl bir ses tonuydu öyle? Alperen abinin içinde canavar yatıyormuş meğer.”
“Hiç sorma Başak, Nisan’dan sonra içine kaçtı bu canavar.”
Çantamı topladım. “Ben eve gidip şununla bi konuşayım. Akşama bize gel sende. Daha rahat konuşuruz.”
Başak’la vedalaşıp taksi çağırdım, tekrar yağmur başlamıştı. Abimi yolda tekrar aradım ama ulaşamadım. Sürekli Nisan ile ilgili konuşmak istediğim için bu buluşmayı benim planladığımdan şüphelenmesi normaldi. Bana ne kadar kızgın olduğunu tahmin bile edemiyordum. Kafe eve yakın olduğu için kısa zamanda varmıştım. Kapıyı açtığım sırada abimin arabası sokağa girdi. Denk geldiğimize sevinerek ona doğru koştum.
“Abi ben-“
”Sen hiç konuşma,” diyerek parmağını kaldırdı. “Bu yaptığın sınırı aştı.”
”Abi dinlesene önce beni.”
”Dinlemek istemiyorum,” diyerek kestirip attı. Yağmur hızlandığı için ikimiz de saniyeler içinde sırılsıklam olmuştuk.
“Bir daha böyle bir şey yaparsan yemin olsun yüzüne bakmam.”
“Ya ben çağırmadım.”
Yüzüme inanmayan gözlerle baktığında geriye doğru sendeledim.
”Son kez uyarıyorum,” dedi öfkeyle. “Bir daha sakın onunla beni aynı ortama sokma.” Ardından bana sırtını döndü ve hızlı adımlarla apartmana girdi. Beni yağmurun altında tek bırakmasına mı yoksa inanamamasına mı daha çok kırılmıştım bilmiyorum. Abim bana daha önce hiç böyle davranmamıştı. Gözlerim dolduğunda arkasından öylece bakıyordum. Nisan’dan sonra merhametini de yitir gibiydi ve bunun ihtimali bile beni çok korkutuyordu.
”Gülce?” Arkamı döndüğümde Sancak elinde şemsiyeyle bana doğru geliyordu. Soğuktan dişlerim birbirine vururken ona baktım. Neden sürekli etrafımdaydı? Şemsiyeyi uzattığında “Neden?” dedim.
”Islanıyorsun.”
Gözlerimi kapatıp dişlerimi birbirine bastırdım. “Neden sürekli etrafımdasın?”
Gözlerimi açtım, gözlerimiz çarpıştı.
“Güce…” dedi sadece.
”Neden sürekli etrafımdasın ya sen? ” diye patladım. “Gölgeni sürekli üstümde hissetmekten…. Nereye baksam seni görmekten… Beni izlemenden…” Yarım cümlelerim havada asılı kalmıştı. “Hepsinden çok yoruldum.”
Burnumu çektim. “Nedenini anlat ve bu belirsizliği bitir artık. Lütfen…”
Artık konuşan gözlerini değil sakladığı sessiz sözlerini istiyordum. Ama buna hazır mıydım? İşte bunun cevabını hiç bilmiyordum.