9. Bölüm

2021 Words
Neden bu kadar üzüldüğümü anlamıyorum? Ya da bu hissin adı üzülmek mi onu da bilmiyorum? Kimseye anlatamadığım bir sırrın daha ortasında gibiyim. Bu kadar sırrı taşırken böylesine susmam fazla korkunç değil mi? Sanki konuşsam, bütün sırlarımla birlikte yaşamasam her şey yerle bir olacak. Peki bugüne kadar yaşayıp da telafi edemediğim her şeyden daha mı kötüsü olacak?  Ah, Fırat! Onun adı değil bende önemli olan, ama adını andığımda bile içim başka türlü titriyor, birbirimize göre olmadığımızı bile bile, küçük kız kardeşinden başkası olmadığımı bile bile bu kötülüğü kendime niye yapıyorum ki? Neden? *** Her zaman olduğu gibi pazardan erken dönüp Fırat'ın yanına ders çalışmaya gidiyordu, Büşra. Artık, Emel onunla gelmek istemiyordu. İster istemez hak veriyordu kuzenine genç kız! Peşinde dadılık yapmak bir süreden sonra yormuştu işte, onu da. Üstelik pazar da da tek başına çalışma fedakarlığı gösteriyor, daha çok yoruluyordu. Belki de bu yüzden son zamanlarda hep yorgundu, hep uyumak istiyordu... Hatta artık geceleri bile ders çalışmak için onunla birlikte kaçmıyordu. Gece vakti köyün içinde tek başına ormana kadar yürümesinden bile korkmuyordu Emel. Büşra elbette o yolu yürürken korkuyor, içinden bildiği bütün duaları ediyordu ama bunu yapmak zorunda hissediyordu kendini. Hayatını annesinin de isteyeceği gibi yeniden kurmak için ihtiyacı vardı buna. Çalışmalıydı, iyi bir okulda okuyup, sessiz hayatına rağmen ayaklarının üzerinde durmalıydı. Bunun için de Fırat büyük şanstı, hem çok iyi ders anlatıyordu hem de varlığı çok uzun zamandan sonra Büşra'ya güneşi hatırlatıyordu. Belki Fırat'da onun için güneşin kızı diyerek güneşi anımsadığını ima ediyordu ama Büşra'nın ki çok başkaydı. Karanlıkların ulaştığı aydınlıklar her zaman daha kıymetli gün ışıkları aratırdı; çünkü, insanlara. Kitaplarına bir miktar daha sarıldı, köprüyü inip az sonra ormandan içeri girecekti. Bu yaz şanslı olduklarını düşünüyordu, her zaman ki gibi kampçıların biri gidip biri gelmiyordu ve Fırat yaz boyu neredeyse tek kampçı olmuştu orada. Bu düşüncesinin aksini düşündürecek bir müzik sesi duydu önce. Öyle herhangi bir radyodan çalan türden değildi müzik, göle doğru bir partinin var olduğunu düşündürecek kadar yüksekti. Evet, kampçılar için erken konuşmuştu Büşra, belli ki birileri gelmişti ormana. Peki şimdi ne yapacaktı? Gene de korka korka ilerledi yolda. Ormanın içine döndüğünde, kahkahalara çıkan gülüşmeleri seçti müzik sesinin içinden. Kampçılar sahiden gelmişlerdi ve üstelik her seneden biraz daha kalabalık gibiydi sesleri. Biraz sonra göz hizasına girdi o kalabalık. Tahmin ettiği gibi değildi sadece iki çadır kurulmuştu. Göle doğru uzatırken başını karavanın etrafında aradı Fırat'ı ama yoktu! Sonra biraz daha yaklaştı göle, gölde yüzen birilerinin olduğunu gördü, sonra elinde bir şişe bira ile bir adam çıkıverdi karşısına. Uzun saçlı, çekik gözlü, hafif kilolu genç bir adam! "Ooo, kıızz sen ne renksin?" diyen sesine yansımış lakayt tavrı ile Büşra'yı bir kaç adım geriye itti. "Hey millet misafirimiz var!" İtina ile arıyordu Büşra'nın gözleri Fırat'ı... Gölden çıkan bikinili kızlardan birine, bir başka adam havlu uzatırken: "Dur oğlum asılma senin sevgilin var, ben hemen geliyorum." dedi.  Belli ki Emel'in şehir serserisi sıfatı şu anda rücu bulmuştu.  Büşra, bir an önce Fırat'ı görüp; geldiğini anlamasını sağladıktan sonra geri dönmek niyeti taşıyordu ki, gölün kenarında iki bez sandalyeden birine oturmuş halde gördü onu. Diğer kampçıların arasına sıkışmıştı sanki, doğruldu yerinden. "Tolga kızı rahat bırak!" diye bağırdı şişman olanına, ama diğeri üzerine alınmış gibi cevap verdi: "Tanıyor musun Fırat, aman oğlum bu köyde de mi bize fırsat yok?" İki kızdan diğeri şen bir kahkaha attı, öteki kurulanırken. Üzerinde bikini üstü altında kısacık bir şort vardı şuh kahkaha taşıyan gülüşü ile Fırat'ın boynundan sarıldı: "Adamı bağlasan durmuyor arkadaş!" dedi.  Fırat rahatsız görünüyordu elbette ama muhtemelen arkadaşlarına Büşra ile alay konusu olmaktan rahatsızdı. Boynuna kollarını dolamış kızın, kollarını çekti kendinden ve: "Siz işinize bakın!" diye uyardı onları. Onların çok umurunda olmadı ilk önce bu uyarı, şişman olan Büşra'nın başında ki beyaz yemeniye uzandı: "Şöyle güzellikleri saklıyorsunuz ya şaşıyorum size..." diyerek çekti, örtüsünü başından. Saçları artık sadece uçlarından görünmüyordu; tamamen açılmıştı. Bir anda hiddetle fırladı Tolga'nın elindeki tülbente Büşra, ama adam tedbirli çekildi geri: "Bak kuzucuk oluyor mu hiç böyle?" diye alayına devam etti.  Kızlar gülüşürken Fırat'ın sesi bu defa öfke seline tutulmuş gibi plansız yankılandı ormanda: "Geri zekalı çocuklar gibisiniz halen, bırak şunu, sana uzak dur dedim; kalın kafalı uzak dur!"  Fırat, hiddetle arkadaşının elinden genç kıza ait tülbenti alırken arkadaşları onun bu kadar kızmış olabilmesine çok anlam veremediler. Büşra, onların şımarık tavırlarının oyuncağı olmaktan hoşnutsuz Fırat'tan örtüsünü çekip aldı ve uzaklaşmaya başladı. "Ayy alındı!" derken kızlardan biri, diğeri de: "Hiç konuşmuyor dilsiz falan mı ki?" dedi. Bir diğeri: "Yok yavrum masum köylü kızı numaraları onlar." karşılığı ile konuşurken Fırat onlara sadece sert bir bakış attı. İçlerinden biri ile süregelen bir ilişkisi olsa da bu ilişkinin ciddiyet ve aidiyet taşımadığını iki taraf da çok iyi biliyordu. Fırat'ın bakışı ile kızlar gözlerini kaçırırlarken sustular... "Bu herifin bu numaralı bakışına hastayım, bir bakışla kadın dırdırına son!" diyen Tolga'ya, daha aklı başında olan bir diğeri karşılık verdi: "Susun yaa, tamam abartmayın!" Fırat, bir an Büşra'nın ardından gidip gitmemeyi düşündü. Gitse ne diyecekti ki, kendisinin kontrolü dışında olduğunu söylemesine lüzum yoktu bile ama Serpil ile samimiyetini görmüştü. Belki de sadece ona bozulmuştu. Fırat kendini o gözle görmediğini bir kez daha hatırlattı kendine. Her gün bunu anlamasını ister gibi davranıyordu Büşra, şimdi ne diye aksini düşünüyordu ki. Gene de gitmeliydi, ders çalışmak konusunda ne yapacakları ile ilgili bir karar vermeliydiler. Evet bu sebeplere dayalı açıklama yapabilirdi. Kendinden iyice uzaklaşan kıza doğru çabuk adımlar atarken, Büşra'da sanki kovalanıyor gibi adeta koşarak uzaklaşıyordu. Onu durdurmanın bir yolunu ararken, bu kadar çok düşünen bir adam olmaya ne zaman başladığını sorguladı ve seslendi: "Büşra!" Durmuyordu, sanki inadına daha hızlı yürür olmuştu. "Büşra duymuyor musun beni?" Elbette duyuyordu, öküz gibi böğürüyordu zira; duymaması imkansızdı. Gene de arkasını dönüp, duyduğunu belli etmek adına bir şey yapmıyordu. Sinirliydi Büşra, neden diye sorulsa cevap bulamayacağı kadar. Adımları hızlı, adımları kırık, adımları çok şey söylemek istiyordu. İçinde birikip kalmış her şeyi tükenen ruhuna saklamış bir genç kızdı, çünkü; o! Sakladıkları dilini kördüğüm yapmış, bu kördüğüm de sesi gizlenip kalmıştı. "Ya güneş hanım dursana!" Fırat, onu kolundan yakalamış ve durdurmuştu mıh gibi olduğu yerde. Büşra yüzüne bakmamakta direnirken, genç adam gözlerinin hizasına geçti. "Onlar adına özür dilerim, biraz şımarıktırlar ama inan kötü niyet taşımazlar. Yani taşıyorlarsa da onlara izin vermem ben, korkma sen!" Korku mu? Büşra, elbette yaşadıklarından ötürü korkak biriydi, ancak; şu an hissettiği şey korku değildi. "Hem!"  Fırat'ın elleri titreyen bir dal misali, çekingen edayla Büşra'nın omuzlarına uzanırken, genç kız halen yüzüne değil yere, ayak uçlarına bakıyordu. "Onlar çok kalıcı değil, yerimi öğrenmişler nereden öğrendilerse, çıkıp gelmişler. Üç dört gün kalır giderler. Sen matematik, geometriyi hallettin zaten, fizik, kimya bitmeden de buradan gitmeye niyetim yok. Şu bizim haylazlar gitsin kaldığımız yerden devam edeceğiz, bırakmak yok. Söz verdim ben sana! Hadi ama Büşra, kaldır artık başını..." Hafifçe dokundu genç kızın yuvarlak çenesine, yüzünü yukarı doğru kaldırırken yüzüne bakmasını istedi. Yüzü kendine çevrilse bile, o sonbahar rengi gözleri ürkekçe kaçıyordu ondan. "Yüzüme bak!" dedi, Fırat inatla. Biliyordu ki, arkadaşları onu bu halde görse, dilsiz bir köylü kızının kölesi olduğu yönünde büyük alaylar taşıyan sözler ederlerdi. Serpil'i önemsemiyordu elbette ama gene de Büşra'ya olan hislerini anlamasını istemezdi. Aslında bunu kimseye açıklayamayacağını da biliyordu, Fırat. Çevresinde kimse bu durumu anlamazdı, ne yani hayatı boyunca gerçek bir ilişkiye ait olmamış bir adam, bu ıssız köye ait; kimsesiz, sessiz bir kıza mı tutulmuştu? Tutulma mıydı peki bunun adı? "Evet!" dedi, Fırat; Büşra onun gözlerine baktığı anda! İçinden söylediği her söz dilinde haykırışa döküldü ve devam etti: "Bunun adı tam olarak güneş tutulması!" Neden bahsediyordu, bunu elbette Büşra anlamazdı? Fırat'ın böyle huyları vardı, bazen çok aklı başında olduğunu düşünmekten vazgeçeceği alakasız cümlelere ait kalıyordu sözleri. Gülümsediğinde Fırat, delirdiğini düşünecek kadar kendini kontrol edemediğini düşündü. Büşra'nın elinde tuttuğu tülbentine kaydı Fırat'ın gözleri, sanki bir yere kaçacaktı da öyle sımsıkı tutuyordu genç kız. Uzandı adam: "İzin ver." derken aldı genç kızın elinden baş örtüsünü. Sonra beceriksiz tavırla katlayıp Büşra'nın turuncu saçlarına uzandı, tıpkı onun gibi saçlarının çoğu kısmı açıkta kalacak şekilde örttü. O an unuttu zaten düşündüğü her şeyi Büşra, kızgındı evet, hepsinden evvel Fırat'ın boynuna dolanan ahtapot görünümlü bikinili kızın varlığının adını merak ediyordu. Elbette bunu ölse soramazdı Fırat'a ama gene de bunu engelleyemiyor; deli gibi merak ediyordu, adam için ne kadar önemli olduğunu...Boşta kalan eliyle Fırat'ın başı üzerinde ki hareketini engellemek istediğinde elini tutuverdi adam: "Emin ol saklayacak kadar güzeller." dedi. Neyi saklıyordu Büşra, neydi güzelliğini gizlemek istediği? Bakışları Fırat'da soruya dönüştüğünde adam cevap verdi: "Saçlarından bahsediyorum, bir örtü ile saklamak isteyeceğin kadar güzeller." Güzel demişti, ona! Ne zamandan beri aynaya bakıp bunu düşünmüyordu? Çocuktu elbette bunu en son yaptığında, peki Fırat gibi her kızın gözünde aynı güzellikte bir adam nasıl onu güzel buluyordu? Saçlarıydı sadece güzel olan belki de, turuncu olmasalardı inanabilirdi Büşra buna. Evet belki sıradan değildi ama çocukken 'kınalı' lakabı ile boğuşmak zorunda kalacağı kadar tuhaf bulunuyordu.  "Hele böyle şaşkın şaşkın bakıyorsun ya, merak ediyorum o kafanın içinde neler dolanıyor senin?" Kafasının içindekilerin hiç birinden ona bahsetmezdi, konuşabiliyor olsaydı bile. Tehlikeliydi bir kere bu konuda konuşmak. Fırat'ın kendine göre bambaşka bir hayatı vardı ve o hayatın içinde Büşra gibilere yer olması imkansızdı. Ağzı iyi laf yapıyor diye buna inanacak değildi. Emel'e bile pas vermemiş, Emel'i bile vazgeçirmişti bu hevesten! Sahi vazgeçmiş miydi Emel ondan? Peki, vazgeçip geçmediğini düşündüğü şeyin adı heves miydi? İsim bulma konusunda beceriksizdi Büşra, bunun için aklını yormamalıydı.  "Tahmin edeyim ister misin?" Sürekli soru sorarak konuşuyordu Fırat'da; illaki cevap versin diye mi? İyi de nasıl! Gözlerini bir ağırlığa mahkum gibi yavaşça kapatırken, henüz açmadan Fırat'ın sesini duydu: "Geveze diyorsun benim için. Belki safi çene diye takma bir ad bile buldun bana. İçinden böyle sesleniyor bile olabilirsin." İçinden safi çene diye seslenmiyordu ona! Ona içinden seslenmeye bile korkuyordu, Büşra. Kendine hakim olamayıp gülümseyince anında toparlanıp dudaklarını yerleştirdi olması gereken noktaya. Yumuşamamış rolü yapmalıydı! Boynuna dolanmış ahtapot bikiniliyi henüz unutmamıştı.  "Güldün!" dedi Fırat sadece bunu istiyor gibi kendisi de gülümseyerek. "Demek ki, bana safi çene diyorsun; lakabım bu!" Hemen itiraz etti Büşra, başını iki yana sallayarak. Ne münasebetti ki ona lakap takacaktı? Bir kere aralarında bir resmiyet vardı onların. Belki, Fırat rahat davranıyor olabilirdi ama... Neden rahat davranmasına izin veriyordu ki? Hızla geri çekildi Büşra, genç adam ne olduğunu anlamadan, yoluna devam etmekken niyeti: "Dur dur, daha bitmedi ki söyleyeceklerim!" diyerek bir kez daha durdurdu adam onu. Ne istiyordu, ne söyleyecekti ki daha. Bikinili kızdan mı bahsedecekti? Güzel kızdı, alımlı, etrafında görmeye alıştığı türden biri de değildi üstelik. Belli ki Fırat ile aralarında samimi de bir yakınlık vardı. İşte bu yüzden içini hırs kaplıyordu Büşra'nın! Neden? Kaplamamalıydı, kimsenin hayatı ve o hayata dahil olanlar ilgilendirmemeliydi onu. Bu bir alışkanlıktı belki de, yıllardır sessiz hayatının içinde alıştığı düzenden farklı bir hayat sunmuştu ona Fırat. Neşeli bir adamdı, belli bir karizması da vardı; güzel bakıyor, uzun cümlelerinin arasına sıkıştırdığı güzel sözler ediyor, onunla ilgileniyor, bazen bir ağabey oluyor, bazen sadece bir öğretmen ama bazen de en yakını kadar önemli oluyordu. Peki bunu nasıl yapıyordu?  "Üzülmedin değil mi bizim serserilerin yaptıklarına?" Derdi buydu işte! Zavallı kızı üzen güçlü arkadaşlarının yaptıklarına karşı vicdan taşıyordu. Duruşunu dikleştirdi Büşra, nasıl bir hayatın içinde olursa olsun kimsenin kendisine acımasına izin vermezdi. Vermemeliydi! Onun yaşadıklarını başkası yaşasa bulunduğu şu durumdan daha fena bir hayata sahip olabilirdi. O annesinin kızıydı, onun gibi pes etmeyecekti! Onun gibi son nefesine... Bu düşünceler gözlerine yaşlar birikmesine neden olurken, başını iki yana sallayıp hızla kasaba yoluna doğru tekrardan yürümeye başladı. Fırat, bu defa onu durdurmamış ama gözleri dolu dolu gittiğini gördüğü kızın içinde kopan fırtınaların derdine düşmüştü. Dermanı var mıydı Büşra'nın suskun hayatında yaşadıklarının? Vardı ise nelerini verebilirdi bunun için? Neyi vardı ki? Parayla hallolacak şeyler değildi onun hayatındakiler, zaten Büşra için para ne kadar değerli olabilirdi ki? Öyle olsa onu gerçekten tanıdığını sandığı o akşam, pazar torbasında ki her şeyi almayı ona teklif ettiğinde kabul ederdi! Koşsa, tekrar tutsa kolundan; dese, senin üzülmen benim içime işleyen sancılı yaralar gibi Büşra, yanıyorum sen böyle sebepsizmiş gibi duran sessiz hüzünlere boğulunca, kavruluyorum! Diyebilir miydi? Böyle çekip giderken, düğüm olmuş içinin düğümünü çözmesi için ellerini uzatsa peki verir miydi? Ne vaat edecekti ki ona? Kendine ait tek bir hayali bile var edememiş başarısızlıklarının içinde ne vermeyi teklif edecekti?  Severim mi diyecekti? Peki, kendini tanımayan bir adam olarak sevmekten hiç anlamadığını bile bile bunu nasıl vaat edecekti? Gerçekten hissettiği şeyin bir sürü duygudan farkını, adını, kimliğini nasıl bulacaktı? O düğümler nasıl bu kadar sarpa sarmıştı da böylesine kördüğüm olmuştu?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD