BÖLÜM 7 "TOPUKLU AYAKKABI"

3749 Words
“Al bakalım.” Harun Bey’in uzattığı dosyayı elinden aldım ve “Teşekkür ederim.” dedim, gülümseyip hızlıca arkamı dönerken ilk iş günümün bu kadar yoğun geçmesi sebebiyle bir ton küfrümü Aslan Azhaf’a ithaf ettim. Cidden ayaklarımı hissetmiyordum! Sanki beni çıldırtmaya niyet etmiş gibi oradan oraya koşuşturuyordu. Sürekli getir-götür işi yapmaktan bıkmış, usanmıştım. Resmen benimle oynuyordu. Sırf beni deli etmek için bile fazladan iş çıkardığına emindim o adamın. “Rica ederim, Aslan seni zorluyor mu?” diye sordu Harun Bey merakla. Gözleri nefes nefese kalmış halime bakıp, gizli bir endişeyle sözlerini sarf etti. “İstersen onunla konuşabilirim.” Evet, beni öldürürdü… “Hayır hiç zorlamıyor.” Yalan söylemekten ağzım yamulacak şimdi… Harun Bey, hafifçe gülümseyerek “Hiç inandırıcı gelmedi ama her neyse. Çıkabilirsin.” Ona minnettar olarak hızlıca odadan çıktım. Topuklu ayakkabıların üzerinde ceylan gibi sekerek koşturmaya devam ettim. Danışmada oturmakta olan Burcu’nun acıyan bakışları arasında koşturarak Aslan Azhaf’ın odasının önüne geldim. Kapıyı hafifçe tıklattım. İçeriden gelen ‘gel’ emri ile kapıyı açıp hızlıca içeri girdim. Aslan Azhaf, görkemli masasında oturuyordu. Başını önündeki kağıtların arasına gömmüş, elinde kalemiyle tüm dikkatini işe vermiş gibi duruyordu. Bu kadar işkolik olması hiç iyi değildi. “Aslan, cevap vermedin ama?” diyen kadını görünce kapıyı yavaşça kapattım. Masanın önündeki koltuklardan birine oturmuş, ayağını diğer bacağının üzerine atmış bir şekilde rahatça konuşan kadına baktım. İlk şirkete geldiğimde bu kadını görmüştüm. Siyah saçlı, esmer oldukça bakımlı bir kadındı. “Şuan işim var Çimen.” Evet, adı Çimen’di. Şirketin kıdemli müdürlerinden biriydi. Lansman, davetler gibi organize işlerle ilgileniyordu. Birebir tanışmasak da birkaç defa önüme çıkmıştı. Masaya doğru adımlayıp, elimdeki kağıtları sıkıca tuttum. Kadın bana doğru kısa bir bakış atıp, baştan ayağı süzdü. “Yeni asistan sen misin?” dedi, gözleriyle beni incelerken. “Evet benim.” Elimdeki kağıtları Aslan Azhaf’ın önüne indirirken kadın tekrar konuştu. “Bu asistanlar cidden çok beceriksiz. Niye istediklerini bir türlü yerine getiremiyorlar anlamıyorum. Alt tarafı birkaç evrakla uğraşıyorsunuz.” Kadına doğru bakıp, dilimin ucunu ısırdım. Çam yarması. Ne biçim konuşuyordu bu? "Anlayamadım, bana mı dediniz?” Çimen Hanım bana bakıp, omuz silkti. “Biraz alıksın sanki, senden başka asistan mı var burada?” “Ben burada; sizin dışınızda beceriksiz birini göremiyorum öyle olmasa tanımadığınız biri hakkında böyle konuşur musunuz ki?” Çimen Hanım’ın yüzündeki alaycı ifade tuzla buz olurken; odada küçük bir sessizlik oluştu. Aslan Azhaf başını kaldırıp benim Çimen Hanım’a attığım sevimli(!) bakışlarımı gördü. “Sen bana mı dedin?” dedi Çimen Hanım oturduğu yerden kalkarken. Aslan Azhaf’a bakıp dudağımı büktüm. “Biraz alıksınız sanki, sizden başka kim var burada?” Aslan Azhaf dirseğini sandalyesinin kenarına yaslayıp, bakışlarını yüzüme dikti. Çimen Hanım öfkeyle ağzını açacaktı ki, onun sert sesi ortamın sessizliğini ezip geçti. “Yeter bu kadar.” “Ama Aslan-” “Yeter dedim Çimen. İşinin başına dön.” Çimen Hanım, nefret birikintisi ile dolmuş bakışlarını yüzüme çevirince sadece tatlı bir gülümseme ile karşılık verdim. Tanımadan, etmeden bana istediği gibi hakaret edemezdi. Boyunun ölçüsünü böyle alırdı işte. Çimen Hanım hızlıca arkasını dönüp odadan çıktı, arkasından kapıyı hiddetle kapatmayı da unutmadı. Onu umursamadan önüme döndüm. Gözlerimi bileğimdeki saate çevirdim. Öğlen arasına yarım saat kalmıştı. Acıkmıştım, güzel bir yemek şuan çok hoşuma giderdi. Sabah kahvaltı yapmayı pek sevmediğim için yememiştim ama şuan midem adeta kazınıyordu. Öğlen arasına çıkıp bir şeyler yesem güzel olacaktı. “Harun imzaladı mı?” dediğinde lezzetli yemekleri düşünmeyi bıraktım ve Aslan Azhaf’a baktım. “Evet, imzaladı.” “İyi.” Getirdiğim evrakı inceleyip bana doğru döndü. “Arşive gidip 2015 ile 2029 arasındaki dokümanları bulup, getir.” Ne? Yüzüne şaşkın şaşkın bakakaldığımı görünce tek kaşını kaldırdı. “Dediğimi duymadın mı?” diye diretti. Duymuştum da, beni bu kadar çalıştırmasına anlam veremiyordum. “Duydum.” Kaşlarıyla kapıyı göstererek, dümdüz bir bakışla konuştu. “Ne bekliyorsun o zaman?” Dişlerimi sıkıp, gülümsedim. “Hemen getiriyorum.” Gözlerinde oluşan parıltı ile yüzüne bir yumruk sallamamak için zor tuttum kendimi. Bu adama ne yapmıştım da benimle böyle uğraşıyordu? Topuklarımı tabiri caizse yere vura vura odadan çıktım. Burcu’dan arşivin yerini öğrenerek asansöre bindim. Arşiv katına gelince inerek, tek tek koridorda dolaştım. Sonunda arşi odasını bulunca kapıyı açıp içeri girdim. İçeri girdiğim an gördüğüm dosyalar ile sinirden az daha çığlık atacaktım çünkü yığınla doluşmuş olan bir sürü dosya vardı. Raflara sırası ile dizilmiş dosyalar bir yağmur gibi üzerime yağdı. Pislik! Sırf benimle uğraşmak için yapıyordu ama istediğini vermeyecektim ona. Kuralını çiğnemeyip, dilimi uzatmayacaktım. Çünkü onu öyle kıvrandıracaktım ki yarın; bir daha kırmızıyı sevmeyecekti. Rafların arasına karışıp, istediği belgeyi aramaya koyuldum. Birkaç klasörü hızlıca bulup elime aldım. Oldukça havasız bir odaydı. Benden uzun olan raflara yetişebilmek için merdivene çıkmam gerekmişti. Ellerim klasörlerin ağırlığından uyuşmuştu ama düşürmemeye yeminli gibiydim. Bulduğum evrakları tekrar kaybetmek istemediğim için sıkıca tuttum. “Yardım lazım mı?” Arkamı dönüp sesin geldiği yere baktım. Kapı açık bir şekilde içeriye doğru bakan adamı görünce duraksadım. “Teşekkür ederim, şu dosyayı alamıyorum da.” İşaret parmağımla boyumdan uzun olan dosyayı gösterdim. Adam içeri girerek gösterdiğim dosyayı boyunun uzunluğunu kullanarak alıp, bana uzattı. “Önemli değil.” dedi benden hızlı davranıp gülümsedi. “Ben Mete.” “Ben de Rüya. Burada çalışıyorsunuz herhalde?” dediğimde tebessüm etti. “Evet, Çimen Hanım’ın asistanıyım. Sinirlenip yine bir sürü evrak istedi.” dedi, içeri girdiği an dikkat etmediğim evrakları sallayıp bana göstererek. Denk gele gele o çam ağacının asistanına mı denk gelmiştim yani? “Anladım bende Aslan Bey’in asistanıyım. Memnun oldum. Teşekkür ederim bu arada.” “Ne demek, önemli değil. Yardım ister misin?” “Gerçekten mi? Çok iyi olur!” dedim yardım teklifini geri çevirmeden minnetle kabul ettim. benden aldığı klasörler ile kolum adeta bir kuş gibi hafifledi. Birlikte asansöre binip yukarı çıkarken, işten bahsediyordu. “Yeni asistan sensin herhalde. Daha önce görmedim.” “Evet, dün başladım.” Başını sallayıp, içimi rahatlatmak istercesine, “Aslan Bey sert görünür ama eminim seni çok yormuyordur.” Tabi, anamı ağlatmadığı kalmıştı! Topuklarım acıyordu be! "Hiç yormuyor.” dedim kinayeli bir sesle. Alaycı tavrımı anlayınca sırıtıp; önüne döndü. “Buranın patronları böyle. Çimen Hanım da onun gibi. Havası belli olmuyor; çok kızıp sonra sakinleşiyor. Az önce biriyle atışmış sanırım, beceriksiz demiş, sızlanıp duruyordu.” O kişinin ben olduğumu söylemeli miydim? “Kim patrona beceriksiz der ki?” dedim gülerek. “Çok aptalmış.” Mete dediğime gülerken asansörün kapısı açıldı. Mete ile birlikte odadan çıkıp, odama doğru yürüdük. Ona kolaylık sağlamak için hızlıca kendi odamın kapısını açıp ona yol verdim. Mete klasörleri yavaşça masama bırakıp bana döndü. “İyi ki sana rastladım, yoksa bunları asla taşıyamazdım.” “Önemli değil, ne olacak?” dediğinde hızlıca konuştum. “Olmaz, sana kahve sözüm olsun olur mu? Bir öğlen arası ısmarlayacağım.” Utangaç bir tebessümle gözlerini kaçırıp elini ensesine attı. “Israr ediyorsan eğer, hayır diyemem.” Gözlerim o an Aslan Azhaf’ın odasına kaydı. Sanki hissetmişim gibi yoğun bakışlarını direkt olarak gözlerimin içinde hissettim. Odaya adımımı attığım andan beri Aslan’ın bakışlarını üzerimde hissediyordum. Beni süzüyordu. Her zamanki gibi sessizdi ama suskunluğunun altında gizlenen o baskı… Ciğerime kadar işliyordu. Tam Mete’ye doğru konuşacaktım ki masanın üzerindeki telefon çaldı. Göz ucuyla ona baktım. Kulağına yaslamış telefon ile açmamı bekliyordu. Uzanıp, telefonu kavradım. Gözünün önündeydim ama beni telefonla arıyordu. Açtım. Ağzımı açmama izin dahi vermeden konuşup, telefonu suratıma kapattı. “Yanıma gel.” dedi. Kısa, sert, tanıdık bir buyruk çıkan sesi ile dişlerimi sıktım. Telefonu masaya indirip, “Beni çağırıyor. Sonra konuşalım mı?” diye sordum. Mete çok uzatmadan odadan çıktığında masadaki klasörleri zar zor ellerime alıp, odasına doğru yürüdüm. İçimden küfrederken yüzümde uysal bir tebessüm vardı. “Bu kadar zamandır neredesin?” diye sordu, gözlerini yüzümden çekmeden. Klasörleri masasına indirip, geri çekildim. “Verdiğiniz işi yapıyordum." dedim. Sesim yorgundu ama elimden geldiğince sakin görünmeye çalıştım. “Hiç öyle gözükmüyor.” dedi anında. “Sana ofis içi ilişkiye dikkat etmen gerektiğini söylemiştim.” İçimden sinirle ‘Bu ne şimdi?’ desem de dışarıdan belli etmedim. “Dikkat ediyorum zaten.” dedim gülümseyerek. “Sabahtan beri arşivde 2015-2019 arasındaki belgeleri bulmaya çalıştım. Bazılarını bulamadım çünkü çok fazla dosya vardı. Mete Bey yardım etti.” Ona olan öfkemle konuşuyordum ama dışarıdan tatlı tatlı gülümsüyordum. O da bunu fark ediyordu, biliyorum. Ama bu savaşın nasıl sürdüğünü o da biliyordu. Daha yeni nefes almaya başlamıştım ki, Aslan Azhaf dosyaları şöyle bir inceledi. “Bunlar eksik.” “Eksik mi?” diye sordum. “Evet, tekrar git arşive. Eksik olanları bul, getir.” Ayaklarımın üzerinde zar zor durabiliyordum. Daha oturmamıştım ve sırtım ağrıyordu. Halimi görmesine rağmen niye acımıyordu bana? Pislik herif. Bu adamı niye sevmediğimi anladım. Berk’in amcası sonuçta, ne bekliyordum ki? "Duymuyor musun beni?” dedi, erkeksi sesiyle. Klasik uysal ses tonumla “Hemen getiriyorum.” diyebildim. Ama bu kadarıyla bitmedi. Elindeki klasörleri masaya bırakırken yüzüme bile bakmadan devam etti. “Bu raporları tek tek düzenle. Bilgisayara da geçeceksin. Dosya formatına uygun şekilde.” Bir süre ona bakakaldım. Gözlerimi kırpmadan. Şaka yapmıyordu. Tam da o anda, saatime baktım. Öğle yemeği vakti çoktan geçmişti. Midemden garip sesler gelmeye başlamıştı. “Ben yemeğe çıkacaktım.” dedim, umutla. Bakışı değişmedi. “İşin bitmeden hiçbir yere çıkamazsın,” dedi. Soğuk, net ve buyurgan sesine karşılık küfür etmemek için zor tuttum kendimi. Pislik herif, zalim misin nesin? "Tabii efendim." dedim sinirle ve odama geçtim. Kapıyı kapatmamla birlikte içimdeki tüm öfke dışarı taştı. Masama geçip dosyaları birbirinden ayırmaya başladım. Parmaklarım kâğıtlardan çizildi ama fark etmedim bile. Arada bir başımı kaldırıp camdan dışarıya, sonra Aslan’ın odasına bakıyordum. Beni yorduğunun farkında değil gibi davranıyordu ama eminim çok iyi biliyordu. Dosyaların eksik kısımlarını bulmaya çalışırken odaya siyah takım elbiseli, ciddi duruşlu biri girdi. Koruma gibi değildi ama o tarzda bir havası vardı. Aslan Azhaf’ın yanına eğildi, kulağına bir şeyler fısıldadı. Konuşuyorlardı am ne konuştuklarını duymadım. Ben ise önümdeki raporlara tekrar gömüldüm. Dinlememem gerekiyordu ama boğuk da olsa sesleri geliyordu. Bir süre sonra adam gitti ve odanın içinde tekrar bir sessizlik hakim oldu. ** Dosyaları ayırma işi nihayet tamamladığımda, ellerim titriyordu. Topuklu ayakkabılarımın üstünde saatlerdir dolaşıyordum. Dosya, belge, evrak derken beynim pelteye dönmüştü. Bu son Rüya, hadi kızım! Dosyaları elime alıp odadan çıkmaya hazırlanırken Aslan Azhaf’ın yerinde olmadığını gördüm. Hangi ara gitmişti? Yemeğe mi çıkmıştı yoksa? Zıkkımın kökünü yesin! Ben burada canımla cebelleşirken o gitmişti! Öfkeyle tekrardan arşive indim. Kitaplık gibi sıralanmış rafların arasında aradığım klasörü bulmaya çalışıyordum. Aslan Azhaf'ın suratını düşününce elimdeki her kâğıdı buruşturup fırlatmak istedim. “Mete’yle iki kelime konuştuk diye fırça yedik... Sanki kendi çok mükemmel...” diye içimden geçirip kitaplığa biraz daha yüklendim. Klasörü bulunca kolumu uzattım ancak o an, sol bileğimden bir çıtırtı geldi. “Ayy!” diye istemsiz bir inilti döküldü dudaklarımdan. Topuğum burkuldu. Dişimle dudağımı sıktım, acı gözlerimi yaşarttı. Rafa tutunarak yere çöktüm. Yüzüm, sancının etkisiyle buruştu. Ayakkabımı çıkarıp bileğimi ovuşturmak istedim ama canım o kadar yanıyordu ki kımıldamak bile zordu. Tam o sırada sessizliği delen o metalik ‘klik’ sesi yankılandı. Kapının kilitlendiğini anladığımda vücudum buz kesti. Başımı hızla çevirip kapıya baktım. “Yok artık.” diye fısıldadım. Nefesim kesilmişti. Yavaşça doğruldum, acıya aldırmadan kapıya yürüdüm. Kolu çevirmeye çalıştım ama… Kilitliydi. Avucumla kapıya vurmaya başladım. “Alo? Kimse var mı? Kapıyı kilitlediniz! Buradayım!” diye bağırdım. Sesim arşivin rafları arasında yankılandı ama karşılık gelmedi. Bir süre dinledim. Ayak sesi yoktu. Sessizlik vardı. Şaka mı bu? Arşivde kilitli mi kalmıştım? Göğsüm sıkıştı. Yutkundum. “İnanamıyorum… Gerçekten kilitli kaldım…” Kapıya yaslandım. Gözlerim yavaşça tavana kaydı. “Aslan Azhaf, seni öldüreceğim!” dedim, dudaklarımı sıkarak. Nefesim kesiliyor, avuçlarım acıyordu. Dakikalardır, belki de bir saate yakındır sesimi duyurmaya çalışıyordum ama o koridor bomboştu. Sanki dünya işini bitirmiş de beni unutuvermişti. Yavaşça sırtımı kapıya yasladım. Elimdeki belgeyi öfkeyle yere bıraktım. Sinirle topuklu ayakkabılarımı ayağımdan çıkarıp odanın köşesine fırlattım. “Allah kahretsin seni Aslan Azhaf…” dedim içimden. “Kuralmış, düzenmiş, disiplinmiş… Sen önce insan olmayı öğren!” Acıyan bileğimi ovuşturmaya başladım. Şükür ki, fazla kötü değildi. Sadece hafif sızlıyordu. Ama o bile, burada mahsur kaldığım gerçeğini değiştirmiyordu. Zaman geçiyordu… Dakikalar, saatler birbirine karıştı. Odanın ortasında dizlerimi karnıma çekmiş, başımı belgelere yaslamış oturuyordum. Gözüm her saniye kapıya takılıyordu. Belki biri gelir, belki temizlik görevlisi, belki güvenlik… Kulağıma dolan bir adım sesi ile duraksadım. Birini gelmiş olma ihtimali ile hızla yerden kalktım. Ani kalkmam ile bileğim ağrısa da üzerinde durmadım. “Kimse var mı?” diye bağırdım. Kapının arkasından hiçbir ses gelmedi. Kısa bir sessizlik çöktü. Anahtarın metalik sesi bu kez yakın geldi. Kıpırdamadan durdum. Sonra başımı kaldırdım. Kapının arkasında biri vardı. “Buradayım! İçerideyim!” dedim hızla. Sesim bu sefer güçlü çıkmıştı. Panik değil, öfke doluydu. Kapının arkasından bir gölge hareket etti. Ve sonra o sesi duydum. “Asistan?” Aslan Azhaf’ın sesi. Yutkundum. “Aslan Bey?” Kalbim bir anda hızlandı. Kapının kilidi döndü, sonra aniden açıldı. Aslan Azhaf karşıma dikildi. Yüzü kararlıydı ama beni gördüğü an bakışları duraksadı. Benim dağılmış hâlim… Yüzüm solmuştu, saçlarım karışıktı, dudaklarım çatlamış, gözlerim beklemekten yorulmuştu. Yalnız, yorgun ve sinirliydim. “Kapıyı biri kilitledi.” dedim, sesi titreyen ama ayakta kalmaya çalışan bir tonla. “Ama aradığınız belgeleri buldum.” Eğilip yerdeki dosyayı gösterdim. Aslan Bey, bir an için sessiz kaldı. Sonra gözleri ayaklarıma indi. Çıplak, yorgun ayaklarıma baktı. Topuklularım biraz ötede, öfkeyle savrulmuş halde yatıyordu. Elimde olmadan ayağımı geriye çektim. Bir utanç dalgası yüzüme vurdu. Adamın karşısında kim bilir nasıl bir halde duruyordum… Onun gözlerine baktım. Aslan’ın gözleri çıplak ayaklarımdan yüzüme döndü. Göz göze geldiğimizde nefesimi tuttum. Bir şey söylemese de bakışlarında bir duraksama, hatta belki bir pişmanlık vardı. Ama bu, beni sakinleştirmedi. “Ne öyle bakıyorsunuz?” dedim. Sesim yorgundu ama içindeki öfkeyi bastırmamıştım. “İnsan bir kontrol eder. Çalışanı hâlâ içeride mi, diye bakmak çok mu zor geldi?” Kaşlarını çatıp birkaç adım içeri girdi. “Herkesin çıkma saati belliydi. Senin hâlâ içeride ne işiniz vardı?” Burnumdan nefes verip alnımdaki teri sildim. “Siz göndermediniz mi beni? ‘Eksik belge var’ dediniz, arşive yolladınız. İşimi yapıyordum. Kapıyı da birisi kilitlemiş.” Yerden uzanıp aldığım belgeyi sinirle ona doğru uzattım. “Buyurun, sabaha kadar uğraşmama gerek kalmadı. Aradığınız belge burada.” Aslan belgelere değil, hâlâ bana bakıyordu. Bakışları ayaklarıma kayınca refleksle geriye çektim. “Ne oldu?” “Topuğum burkuldu sadece,” dedim kısaca. “Önemli bir şey değil.” “Bu hâlde ayakta durman hata.” dedi kısık ama sert bir sesle. Gözlerimi devirdim. “Önemli olan belgeydi, değil mi? İnsan olup olmadığım sizi pek ilgilendirmiyor.” Bu sözlerimle birlikte aramızda kısa bir sessizlik oldu. Yüzündeki sertlik çözülmedi ama tonundaki keskinlik biraz azaldı. Aslan ceketini çıkardı, yere bıraktığım ayakkabılarımı aldı. Önüme gelip durdu. “O dilini hiç susturmaz mısın sen?” Kaşlarımı çattım. “Ne yapıyorsunuz?” “Yardım ediyorum.” dedi net bir ifadeyle. “Bu hâlde yürüyemezsin.” İstem dışı gerildim. “Gerek yok, ben kendi başımın çaresine bakarım.” Gözlerimin içine kararlı bir şekilde baktı. “Bir daha arşive yalnız inmeyeceksin.” Sanki beni tek arşive gönderen sen değil miydin? “Mete Bey’le geldiğimde kızmadınız mı?” diye lafımı araya sokuşturduğumda çenesi kasıldı. Gözlerine yansıyan öfke ile omuz silktim. Bir şey söyleyecek oldum ama kelimelerim boğazıma düğümlendi. Gözlerim bir anlığına Aslan Azhaf’ın gözlerine takıldı. Soğuk, keskindi. Sert sesi duvar gibi çarptı yüzüme: “Ayağın ne durumda? Ağrıyor mu çok?” Başımı hafifçe eğip suratımı buruşturdum. Biraz rol yapmanın kimseye zararı olmazdı. Sanki yürüyemeyecekmişim gibi ayağımı kaldırdım. “Sizin yüzünüzden böyle oldu…” Biraz vicdan azabı çeksin, pislik! Kaşları çatıldı. Çenesindeki kas gerildi. “Sakarsın. Aptalsın.” Başımı hızla kaldırdım. “Aptal değilim!” diye bağırdım. Sesim, yankılandı arşiv odasında. Sinirle ayağımı yere vurdum, hafif aksayarak yürümeye başladım. Sekerek, dimdik ama burnum havada Aslan Azhaf’ın önünden geçtim. Önünden geçtiğim anda, bir kol, sert ama kontrollü şekilde belime dolandı. Adımım havada kaldı. Sıcaklığı hissettiğim anda içimden geçen her şeyi unuttum. Kalbim, göğsümden çıkacakmış gibi çarpmaya başladı. Tenim, onun tenine bu kadar yakınken... Sanki içimde bir şey eriyip yeniden şekilleniyordu. Nefesim kesilmiş gibiydi. Yakınlığı… kokusu… Beni altüst etti. Aslan başını eğip saçlarımın arasına doğru fısıldadı: “Aptalsın.” Ama bu kez sesi başka bir tondaydı. Alaycı değil, azarlayıcı hiç değil. Adımı söylermiş gibiydi. Aptal kelimesi, bir hakaret değil de… Sanki bir sahiplenişti. Yutkundum. Bedenim onun kollarında hareketsiz kaldı. Yüzüme bakmadan ellerini bacaklarımın altına aldı, bir hamlede beni kucağına aldı. “A–Aslan Bey!” diye fısıltıya karışan bir çığlık çıktı ağzımdan. Gözlerim büyüdü. Nefesim düzensizleşti. Bedenim onun göğsüne yaslanmıştı. Kalbinin atışını duyabiliyordum. Kolları sıkıca beni sarmalarken, dünyayı unutmuştum. Aslan Azhaf’la göz göze gelmemek için başımı çevirdim ama bakışlarım bana ihanet etti. Kollarında taşınırken her adımında göğsüne biraz daha yaklaştığımı hissediyordum. Kalbim hızla atıyor, nefesim düzensizleşiyordu. Sanki her hücrem Aslan Azhaf’a karşı duyarlı hale gelmişti. Yüzümde bir sıcaklık vardı… Utanmakla kızmak arasında sıkışıp kalmıştım. Ama en çok da... Ona kapılmaktan korkuyordum. Kendime gelmek için gözlerimi kapattım. Ama bu kez de teninin sıcaklığını hissettim, parmaklarının belimde bıraktığı izi fark ettim. Dudaklarımı ısırdım. Kalbim delirmiş gibiydi. “Beni indirin.” Sesim kararlı gibi çıksa da altta yatan cılız tını, bedenimi sarstı. Aslan Azhaf hiçbir şey demedi. Asansöre binerken onu izledim. Yüzü ifadesizdi ama bakışlarındaki kararlılığı görebiliyordum. Sanki beni bırakmak gibi bir niyeti yoktu. Kaşlarının arasındaki çizgiler bile buyurgandı. Kirpikleri uzun, bakışları karanlıktı. O koyu gözler bana değil de içimde sakladığım en gizli tarafıma bakıyor gibiydi. Esmer teni, keskin elmacık kemikleri… Ama asıl dikkatimi çeken, boynunun hemen sol yanında duran küçük bir dövmeydi. Gömleğin içerisinden sırtı boyunca devam eden dövmeyi görmek için sabırsızlandım. Ne dövmesiydi? Zihnimde canlanan esmer teninin üzerindeki dövme, yanaklarımı ısıtmaya yetti. Bu adamın her şeyi bana çekici ve merak uyandırıcı geliyordu. Koridorda yankılanan ayak seslerimizle birlikte içimde bir gerginlik birikti. Nereye götürüyordu beni? Ofise mi? Birden durdu. Kapıyı tek eliyle açtı. Geniş, loş ışıklı odasına adım attı ve beni koltuklardan birine dikkatlice bıraktı. Yumuşak kılıfa otururken kalbim hâlâ yerinden çıkmamıştı. O bana bakarken, ben ona bakmamaya çalışıyordum. Gözlerim yerdeydi ama hissediyordum. Gözleri üzerimdeydi. Yüzümdeki telaşı, saçlarımın dağınıklığını, ayaklarımın çıplak oluşunu izliyordu. Bir anda dudaklarımı araladım. “Ne hakla beni kucağınıza alıyorsunuz? Size kendim yürüyebilirim demiştim.” Aslan eğildi. Yüzü benimkine yaklaşırken dudakları kıpırdadı. “Çünkü sana güvenilmiyor. Bir arşiv odasında bile başına iş açmayı başarıyorsun.” “Ben sadece işimi yapıyordum!” “Ve başaramadın.” Yutkundum. Ağzımı açtım ama kelimeler çıkmadı. Göz göze geldiğimizde… Her şey durdu. Gözlerinin içinde yanan o koyu parıltı, bana her şeyi anlatıyordu: bu adam beni kontrol etmek istiyordu. Ama sadece iş için değil… Ruhum için. Bedenim için. Kalbim için. Ve ben... itiraf edemesem de... bunun korkutucu kadar büyüleyici olduğunu kabul ediyordum. Omuzlarımda taşıdığı bedenimin ağırlığını hiç hissetmiyor gibiydi. Onunsa yüzü—tanrım, bu kadar yakından bakmak tehlikeliydi. Özellikle de Aslan Azhaf gibi biri söz konusuysa… "Kaç saat kaldın orada?" diye sordu aniden. Sesi yumuşaktı ama içinde hâlâ o tanıdık sertlik vardı. "Siz çıktıktan sonra gitmiştim… Sonra kimse kalmamış demek ki. Biri kapıyı… kilitlemiş," dedim, sesim kırılgan çıktı. Utanmıştım. Hem kendime hem ona karşı. Aslan Azhaf'ın böyle… ilgili oluşuna alışkın değildim. O soğuk, mesafeli adam şimdi karşımda sanki beni önemseyen birine dönüşmüştü. Bu ilgi… Alışılmadıktı. Korkutucu bile sayılabilirdi ama bir yanım, çok derin bir yerim… buna kapılmaktan kendini alamıyordu. Ve o anda anladım. Aslan’a karşı gardımı ne kadar yükseltirsem yükselteyim bazen sadece bir bakışı bile bütün savunmalarımı yerle bir etmeye yetiyordu. Kalbim kontrolümden çıkmış gibiydi. Aslan Azhaf’ın kollarında, o sımsıkı sarılışta öylece kalakalmıştım. Her nefesimde göğsüme bastıran bir sıcaklık, her dokunuşta içime işleyen bir telaş vardı. Bu... bu sadece fiziksel bir yakınlık değildi. Bu adam beni ilk gördüğü andan itibaren etkilemişti ve ben buna hazır değildim. Korktum. Evet, itiraf edemem ama... Gerçekten korktum. Bu kadar güçlü bir şeyin içime bu kadar hızlı sızması, hislerimin bunca kontrolsüzleşmesi—ben buna alışkın değildim. Berk’e hissedemediğim ufak bir his bile bu adamla birlikte arşa çıkıyordu. Kalbimi susturamıyor, organlarım iflas edecekmiş gibi üzerime çullanıyordu. Yüzüm kızarıyor, utangaç bir hale bürünüyordum. “Ben artık gitsem iyi olur. Geç oldu.” Odanın sessizliği içimdeki düşüncelerimi dışa vurmamı sağlıyordu ve acilen bu odadan çıkmam gerekiyordu. O an öyle bir telaşa kapıldım ki; aklımın ucuna dahi gelmeyen bir adımla öne doğru yürüdüm. Bileğimin üstüne basmam ile ona doğru savrulmam bir oldu. İnce belime sarılan sıcak avuçları ile nefesim kesildi. Başım göğsüne çarparken kalbimin durduğunu hissettim. Yanaklarıma vuran sıcaklık, gömleğinin yakalarının yüzüme sürtünmesi ile daha da artıyordu sanki. Saçıma vuran sıcak nefesi hissetmem ile gözlerim irice açıldı. Siktir! Siktir! Telaşla geri çekilmek istediğim anda saçlarımın arasına vuran soluğu kesildi. Avuç içini bel boşluğuma yaslayıp beni kendine çekmesi ile donup kaldım. Ayak parmaklarım pahalı ayakkabılarının üzerine sürtündü. Beni kolaylıkla ayaklarının üzerine alırken, belimdeki kolu ile göğsümün gövdesine yaslanmasını sağladı. Gözlerim hızla bakışlarını yakalarken, içime çektiğim nefes ciğerimi söndürdü. "Ayaklarına, zarar gelsin istemem asistan." dedi, sesi fısıltı gibiydi ama dudaklarıma o kadar yakındı ki… nefesini hissettim. Gözlerimi kaldırıp ona baktım. Dudaklarımız arasında yalnızca bir nefeslik mesafe vardı. Burunlarımız neredeyse değiyordu. Gözleri gözlerimdeydi... elleri hâlâ bedenimin yakınındaydı. O an, içimdeki karmaşanın sebebini buldum. Bu adamın baştan çıkarıcılığıydı. Tehlikeliydi ama... aynı zamanda büyüleyiciydi. Ve ben ne yapacağımı bilmiyordum. Parmak uçlarım, gömleğinin açıkta kalan kısmına dokundu. Parmaklarımın altında yatan o sıcaklık beni titrettirdi. Gözlerine baktım. Soluğunu dudaklarının arasından çeneme doğru bıraktı; nefesinin sıcaklığı ile kaburgalarım acıdı. Midemden kasıklarıma doğru inen sızı ile allak bulak oldum. Aha önce hissetmediğim hislerin beni öldürmek için yarıştıklarını hissediyordum. İçimde bir alev vardı ve o alev her an tutuşup, yükseliyordu. Aslan Azhaf’ın kolu hala belime sarılıydı. “Oldukça beceriksiz bir asistanım var.” dedi gözleri kızıl saçlarıma değdiğinde. Yoğun bakışlarını altında parmaklarını yanağıma sürttü. Sıcak teması ile irkildim; bunu hissettiğinde parmak uçlarını usulca yanağımdan çeneme doğru düşürdü. Tüy gibi hafif dokunuşu içeride beni zehirli bir sarmaşık gibi sarıyordu. “Beceriksiz değilim.” “Öyle mi?” Çenemi tutarak gözlerimin içine baktı. Dudaklarından dökülen her kelimeyi not almam için konuşacak gibiydi. Benimle şeytanın elindeki kuklaymışım gibi oynayarak, dudaklarını dudaklarıma doğru yaklaştırdı. Gözlerim dolgun dudaklarına kaydı. Üst dudağı daha ince; alt dudağı daha dolgundu. Derisi kızarmış, ıslaklığı odanın ışığının altında parlıyordu. Onu öpmem için davetkarca duran dudaklarına baktım. Siktir, beni şimdi öpse sesim çıkmazdı. İyice arsız olmuştum ben! Aslan Azhaf, çenemdeki dokunuşunu sertleştirerek yüzümü yüzüne doğru kaldırdı ve aramızdaki boy farkını sıfıra indirdi. Dudaklarını dudaklarıma yaklaştırdığı an duyduğum tek şey kalbimin sesiydi. Beni öpecekti. Kapının hışımla açılması, ortamdaki alev ışık hızıyla sönmesini sağlamasaydı eğer… "Amca, seninle bir şey konuşmam lazım." dedi bir ses. Donup kaldım. Gözlerimle kapıya döndüm. Başımı yana doğru üzerinden çevirdim. Çenem Aslan Azhaf’ın parmakları arasındayken gördüğüm yüz, başımdan aşağı kaynar sular dökülmesine sebep oldu. Kapıda duran Berk’ti. Onu karşımda görmemle birlikte içimdeki tüm duygular birbirine devrildi. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi ama bu sefer başka bir korkuyla çarpıyordu. Bir bowling salonunda; tüm labutları üzerime devrilirken bulmuş gibiydim. Berk beni görünce olduğu yerde kalırken; ben çoktan ölüm fermanımı imzalamaya koyulmuştum. Aslan’ın kolları hâlâ üzerimdeydi. Ben hâlâ ona dokunuyordum. Ve Berk… Bunu görmüştü. Bir anda doğruldum. Sanki suçüstü yakalanmış gibiydim. Nefesimi tuttum. Gözlerim Aslan Azhaf’ı bulunca yutkundum. Bakışlarıma yansıyan korkunun anlamını bulmaya çalışırken Berk, ortaya bombayı bıraktı. “Rüya? Sen ne yapıyorsun burada?” Evet arkadaşlar, nereye gömülüyoruz?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD