7. BÖLÜM: BİR İSİM DOĞAR

645 Words
Nera Koral anlatıyor… 🔅 Nazlı… Nazlı, bana verilmiş bir isimdi. Sessiz, uyumlu, çağrıldığında başını eğip bakan bir kızın ismi. Bir evin içinde kaybolan, sahiplenilmediğinde sorun çıkarılmayan, varlığı yokluğu fark edilmeyen birinin adıydı. Nazlı olmak, başıma gelenlere katlanmayı öğrenmekti. Beklemekti. Susmaktı. Ben artık beklemek istemiyordum. Kürşat Bey’in dünyasına ilk adım attığım gün, bana bir şey öğretmedi. Ne kural koydu ne de yol gösterdi. Sadece bir soru sordu; “Bu hayatta sana ait olan tek şey ne?” Uzun süre cevap veremedim. Çünkü bana ait olan hiçbir şey olmamıştı. Evler geçiciydi, insanlar kayıptı, duygular güvenilmezdi. Sonra, içimde bir yerde duran o sertleşmiş parçayı fark ettim. “Adım…” dedim. Gülümsedi. “Yanlış” dedi. “Adın sana verilmişti. Sana ait değildi.” O gün anladım. Eğer gerçekten başlıyorsam, önce Nazlı’yı bırakmam gerekiyordu. Yeni ismimi seçmek kolay olmadı. Kulağa sert gelmesini istemedim. Tehlikeyi bağıran bir şey olmasın istedim. Karanlık ve sessiz olmalıydı. Sonunda, içime en çok sinen ismi buldum: Nera. Siyah. Açıklamaya gerek duymayan bir kelime. Soyadı ise tesadüf değildi: Koral. Dışarıdan sakin, içeride sertleşmiş bir yapı. Tıpkı ben. Kürşat Bey’in de soy adı. Artık ben Kürşat Bey’in yasal olarak yıllarca el bebek gül bebek büyüttüğü, elini hiç üzerinden çekmediği, biricik kızıydım. Birkaç haftada ben yasal tüm kayıtlarda Nera Koral ve kimsesiz biriyken ülkenin en önemli adamının kızı oldum. Nera Koral… Bu isimle yürüdüğümde omuzlarım dikleşti. Aynaya baktığımda gördüğüm kişi değişmedi belki, ama baktığım yer değişti. Artık kendimi saklamıyordum; yerleştiriyordum. İstanbul’un eski semtlerinden birinde, dar sokakların denize doğru kıvrıldığı bir mahallede küçük bir daire ayarlandı benim için. Genel olarak Kürşat Bey’in bir köy büyüklüğünde olan villasında yaşayacak olsam da ‘arada bir kendine kaçmak istediğin anlar olacak sana ait olan gözlerden uzak bir yer ayarlayalım’ demişti. Ne lüks ne gösterişliydi. Ama bana aitti. İlk kez anahtarı cebimde olan bir kapım vardı. O ev, benim sessizliğim oldu. Kimliğimi prova ettiğim, yüzlerimi denediğim, düşüncelerimi keskinleştirdiğim bir alan. Organize işlere dâhil oluşum, bir anda olmadı. Kimse bana “şimdi buradasın” demedi. Önce izledim. Sonra dinledim. Ardından anladım. Bu dünyanın dili bağırmaz; imayla konuşur. Kürşat Bey’in çevresinde herkes, yerini bilirdi. Benim yerim de yavaş yavaş netleşti. Küçük görevler değildi bunlar; küçük sorumluluklardı. Zamanlama, mesafe, sabır… Hata yapmamam değil, hata yaparsam ne olacağını bilmem önemliydi. Önümde beş yıllık bir yol vardı. Tam beş yıl eğitim alacaktım. Bu yolun yarısı dünyada, yarısı içimde geçecekti. Bu sürede farklı diller öğrendim. Sadece konuşmak için değil; susmak için. Bir dil, insana nerede duracağını öğretir. Başka ülkelerde bulundum. Farklı şehirlerin ritmini dinledim. İnsanların kalabalıkta nasıl kaybolduğunu, yalnızken nasıl açıldığını gözlemledim. Eğitim dedikleri şey, kitaplardan ibaret değildi. Bakmayı öğrenmekti. Bazen kendi kurşunumu kendim çıkarmam gerekecekti, bazen de bıçak yaramı dikmem gerekecekti. Bu yüzden bol bol sağlık dersleri de aldım. Neredeyse bir hemşire kadar okumuş ve bilgilenmiş oldum bu konularda da. Bedenim de bu sürecin bir parçasıydı. Sınırlarım zorlandı. Konfor alanım parça parça söküldü. Soğuğa, açlığa, uykusuzluğa… Her şeye alıştım. Ama alışmak, körleşmek değildi. Aksine, daha uyanık hale gelmekti. Vücudumun verdiği tepkileri tanıdım. Neye ne zaman dayanabileceğimi ne zaman durmam gerektiğini öğrendim. Dayanıklılık, acıyı sevmek değil; acının seni yönetmesine izin vermemektir. En zor dersler, aynanın karşısında olanlardı. Yüzümü kontrol etmeyi öğrendim. Gülümsemeyi, kaşlarımı kaldırmayı, gözlerimi indirmeyi… Yalan, kelimelerde değil; mimiklerde yakalanır. Ben yakalanmamayı öğrendim. Korku, sevinç, şaşkınlık… Hepsini gerektiği kadar, gerektiği yerde sergilemeyi. İçimde fırtına varken dışarıda durgun bir göl olmayı. Ortam okumayı öğrendim. Bir odaya girdiğimde, kim konuşur, kim susar, kim dinler, kim izler… Hepsi bir matematikti. Tepkilerimi kontrol etmeyi öğrendim; çünkü kontrol, gücün en sessiz halidir. Bazen hiçbir şey yapmamak, en doğru hamleydi. Bu süreçte kimse bana “seri katil oluyorsun” demedi. Bu kelime, dışarıya aitti. İçeride olan şey daha netti: Ben çok fonksiyonlu bir varlığa dönüşüyordum. Gerektiğinde görünmez, gerektiğinde sıradan, gerektiğinde unutulmaz. Nazlı artık yoktu. O, geride bırakılması gereken bir hikâyeydi. Nera Koral ise yürüyordu. Sessiz, planlı ve sabırlı. Ve ben ilk kez şunu hissediyordum: Bu dünya beni ezemeyecekti. Çünkü ben, bu dünyanın dilini öğrenmiştim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD