Sabah dokuzda kapı çaldı. Açtığımda Barış elinde deri bir evrak çantasıyla duruyordu. Her zamanki gibi kusursuzdu: gri takım elbise, ütülü gömlek, tel çerçeveli gözlük.
"Elif Hanım, günaydın. Kaan Bey'in gönderdiği dosyalar."
Kenara çekildim. İçeri girdi. Salondaki koltuklara şöyle bir baktı, sonra yemek masasına yöneldi. Çantayı açtı, içinden kalın bir dosya çıkardı. Sayfaları masaya dizdi. Her şey etiketlenmiş, sıralanmış, düzenlenmişti.
"Ek protokol üç ana bölümden oluşuyor." Parmağını ilk sayfaya koydu. "Konut. Araç. Aylık ödenek."
Oturdum. Sayfalara baktım. Rakamlar, adresler, plakalar, maddeler.
"Konut olarak Kaan Bey Etiler'de bir daire tahsis etti." Barış'ın sesi sakindi. "Üç oda, bir salon. Site içinde. Havuz, spor salonu, yirmi dört saat güvenlik. Kira sözleşmesi Kaan Bey adına düzenlendi. Siz sadece oturacaksınız."
Etiler. Üç oda. Havuz. Spor salonu. Şu an oturduğum daire kırk metrekareydi. Mutfakla salon aynı yerdi. Banyoda küf vardı.
"Ne zaman taşınmam gerekiyor?"
"Düğünden sonra. Ama isterseniz daha erken de olabilir. Kaan Bey sizin tercihinize bıraktı."
Başımı salladım. "Araç?"
"Siyah bir BMW. Plakası dosyada yazılı. Şoför yok, aracı siz kullanacaksınız. Ehliyetiniz var, değil mi?"
"Var. Ama uzun zamandır kullanmadım."
"Dilerseniz bir sürüş eğitimi ayarlayabiliriz."
"Gerek yok."
Barış başını salladı, not aldı. Sonra üçüncü bölüme geçti.
"Aylık ödenek." Parmağı bir grafik üzerinde gezindi. "Kaan Bey, aylık yirmi bin lira harcama limiti belirledi. Kıyafet, kişisel bakım, sosyal harcamalar. Ayrıca acil durumlar için ek bir kart verilecek."
Yirmi bin lira. Kafede bir ayda kazandığım paranın üç katı.
"Bu para... bana mı kalacak?"
"Harcamalarınız için. Birikim yapmak isterseniz, o size kalmış. Kaan Bey'in bu konuda bir şartı yok."
Sayfalara baktım. Her şey yazıyordu. Kaan Demir'in dünyası böyleydi. Her şeyin bir rakamı, bir maddesi, bir protokolü vardı.
"Başka?"
Barış çantasından daha ince bir dosya çıkardı.
"Düğün hazırlıkları. Mekan, davetliler, organizasyon. Çoğu halledildi. Sizin onayınız gereken birkaç detay var."
Dosyayı açtı. İçinde peçete örnekleri vardı. Kumaş parçaları. Çiçek fotoğrafları.
"Peçete rengi: fildişi mi, krem mi?"
Baktım. İkisi arasındaki farkı göremedim.
"Fildişi."
Barış not aldı.
"Çiçekler: beyaz orkide mi, pembe şakayık mı?"
"Beyaz orkide."
Tekrar not aldı.
"Davetliler: sizin tarafınızdan kaç kişi olacak?"
Kalem elimde durdu. Benim tarafım. Annem. Belki Beril. Başka kimse yoktu.
"İki kişi."
Barış'ın kaşları kalkmadı. Yüzünde hiçbir ifade değişikliği olmadı. Sadece not aldı.
"İsimleri?"
"Figen Yılmaz. Beril..." Soyadını bilmiyordum. "Beril. Sadece Beril."
"Beril Hanım'ın soyadını öğrenirseniz iletirsiniz. Davetiye basımına yarın geçiliyor."
Başımı salladım.
Barış dosyaları topladı. Çantaya koydu. Ayağa kalktı.
"Bir şey daha." Cebinden küçük bir kutu çıkardı. "Kaan Bey'in hediyesi."
Kutuyu açtım. İçinde bir yüzük vardı. Tek taş. Pırlanta büyük değildi ama parlaktı. Berraktı.
"Nişan yüzüğü. Düğüne kadar takmanız bekleniyor."
Yüzüğü parmağıma taktım. Tam oturdu. Nasıl biliyordu? Ne zaman ölçmüştü?
"Teşekkür ederim."
Barış kapıya yürüdü. Çıkmadan önce durdu.
"Elif Hanım. Kaan Bey ayrıca şunu iletmemi istedi: Eğer çalışmak istemezseniz, kafedeki işinizden ayrılabilirsiniz. Ama isterseniz devam edebilirsiniz. O konuda bir şart yok."
Kapı kapandı.
Masada oturdum. Yüzük parmağımdaydı. Ağırdı. Alışkın değildim.
Telefonumu aldım. Beril'i aradım.
"Elif? İyi misin? İki gündür yoksun. Patron kızgın."
"İyiyim. Beril, soyadın ne?"
Hatta bir sessizlik.
"Ne?"
"Soyadın. Lazım."
"Aktaş. Beril Aktaş. Neden?"
"Davetiye için."
"Davetiye? Ne davetiyesi?"
Yutkundum. Parmağımdaki yüzüğe baktım.
"Düğün davetiyesi. Evleniyorum."
Telefonda uzun bir sessizlik oldu. Sonra Beril'in sesi, bu kez daha alçak, daha ciddi:
"Elif, sen ne yaptın?"
"Anlatacağım. Ama şimdi değil. Söz veriyorum, her şeyi anlatacağım."
"Ne zaman?"
"Bu akşam. Kafeye gelirim."
"Gel. Bekliyorum."
Telefonu kapattım. Yüzüğe baktım. Pırlanta parmağımda yabancıydı. Ama artık onun bir parçasıydım. En azından bir yıl.
Öğleden sonra kafeye gittim. Beril tezgahın arkasındaydı. Beni görünce elindeki bezi bıraktı, yanıma geldi. Beni köşedeki masaya çekti.
"Anlat."
Anlattım. Babamın borcunu. Kaan Demir'i. Teklifi. Sözleşmeyi. Bir yılı. Her şeyi.
Beril dinledi. Yüzünde bir şeyler geçti. Önce şaşkınlık. Sonra endişe. Sonra bir şey daha. Anlayışa benzer bir şey.
"Delisin."
"Evet."
"Ya adamın biri çıkarsa? Ya sana zarar verirse?"
"Sözleşmede madde var. Fiziksel temas yasak. Rızam dışında bir şey olursa sözleşme feshedilir."
"Kağıt parçası, Elif. Adam zengin. İstediği avukatı tutar, o maddeyi yok sayar."
"Avukatım var. Bağımsız. Ücretini o ödüyor ama bana çalışıyor."
Beril sustu. Önündeki peçeteyi buruşturdu.
"Annen biliyor mu?"
"Hayır."
"Ne zaman söyleyeceksin?"
"Bilmiyorum."
Beril derin bir nefes aldı. Sonra elimi tuttu.
"Beni çağırdığın için teşekkür ederim. O düğünde yanında olacağım."
Gözlerim yandı. Ağlamadım. Ama Beril'in elini sıktım.
"Bir şey daha var."
"Neymiş?"
"İşten ayrılıyorum."
Beril'in yüzü düştü. Ama itiraz etmedi. Sadece başını salladı.
"Zaten öyle olması gerekiyordu," dedi. "Bayan Demir kafede çalışamaz."
"Bayan Demir" kelimesi ağzından çıkınca ikimiz de sustuk. Yabancıydı. Bana ait değildi. Ama bir yıl boyunca ait olacaktı.
Patronla konuştum. İstifamı verdim. Adam şaşırdı, sonra kızdı, sonra "nasıl istersen" dedi. Kafeden çıktığımda arkama bakmadım.
Eve yürüdüm. Yol boyunca yağmur yeniden başladı. İnce ince. Yüzüme vurdu, saçlarımı ıslattı. Umursamadım.
Apartmana girdim. Merdivenleri çıktım. Kapıyı açtım.
İçeride birisi vardı.
Kaan Demir.
Koltuğumda oturuyordu. Elinde bir fincan kahve. Benim fincanlarımdan biri. Benim kahvemden.
"Nasıl girdiniz?"
"Anahtarınız vardı." Fincanı sehpaya bıraktı. "Barış aldırdı."
Öfke mideme oturdu. Ama sesimi kontrol ettim.
"Burası benim evim. Hâlâ."
"Hâlâ." Ayağa kalktı. "Ama iki hafta sonra değil."
İki hafta. Düğüne iki hafta kalmıştı.
"Ne istiyorsunuz?"
"Bu akşam bir aile yemeği var. Annem ısrar etti. Sizi almaya geldim."
Islak saçlarıma, ıslak kıyafetlerime baktı.
"Hazırlanmanız için bir saatiniz var."
"Ya hazırlanmazsam?"
Sesi düz çıktı. "O zaman böyle gidersiniz. Annem ıslak bir gelin adayına bayılacaktır."
Bir an birbirimize baktık. Sonra döndüm, yatak odasına geçtim. Kapıyı kapattım.
Dolabı açtım. Kaan'ın gönderdiği elbise hâlâ askıdaydı. Onu giymedim. Onun yerine siyah pantolonumu ve beyaz bluzumu giydim. Saçlarımı kuruladım, arkaya topladım. Makyaj yapmadım.
Salona döndüğümde Kaan hâlâ ayaktaydı. Beni görünce gözleri kıyafetlerimde gezindi. Bir şey söylemedi.
"Gidebiliriz."
Arabaya bindik. Hayri her zamanki gibi öndeydi. Yol boyunca konuşmadık. Kaan telefonuna bakıyordu. Ben camdan dışarı. İstanbul akıyordu. Işıklar, insanlar, hayatlar.
Restorana vardık. Bu kez farklı bir yerdi. Etiler'de, lüks bir otelin çatı katı. Manzarada Boğaz'ın bütün ışıkları vardı.
Masada Suzan Hanım, Selim Bey, İpek, Bülent Bey ve Şebnem Hanım oturuyordu. Ayrıca tanımadığım yaşlı bir kadın daha vardı. Saçları bembeyaz, sırtı dimdik.
"Büyükannem." Kaan'ın sesi kulağıma fısıldandı. "Perihan Demir."
Yaşlı kadın beni görünce başını kaldırdı. Gözleri keskindi. Bir şey arar gibi baktı.
"Yaklaş."
Yaklaştım. Eliyle yanındaki sandalyeyi işaret etti. Oturdum.
"Adın Elif."
"Evet."
"Kaan'ın seçtiği kız." Sesi kuru yaprak gibiydi; hafif, çıtırtılı. "Nerede tanıştınız?"
Hazır cevap: bir davet. Ama Perihan Demir'in gözlerine baktım. Ona yalan söyleyemeyeceğimi anladım.
"Tanışmadık."
Masada bir sessizlik oldu. Suzan Hanım'ın çatalı tabağa değdi, ince bir çın sesi.
"Nasıl yani?" Perihan Hanım'ın sesi değişmemişti.
"Kaan Bey bir teklif yaptı. Ben kabul ettim."
Yaşlı kadın sustu. Gözleri Kaan'a kaydı, sonra bana döndü.
"Neden?"
"Babamın borcu için."
Suzan Hanım'ın yüzü bembeyaz oldu. Selim Bey başını önüne eğdi. İpek'in gözleri büyüdü. Bülent Bey'in dudağının kenarı kıvrıldı.
Perihan Hanım ise gülümsedi.
"Dürüstlük." Başını salladı. "Nihayet bu ailede bir dürüst insan."
Kaan'ın yüzüne baktım. İfadesi değişmemişti. Ama çenesinin kasıldığını gördüm.
Yemek sessiz geçti. Perihan Hanım ara sıra bana sorular sordu. Annemi, hayatımı, nelerden hoşlandığımı. Cevapladım. Yalan söylemedim. Yaşlı kadın her cevabımda başını salladı, bir şeyleri tartar gibi.
Gecenin sonunda Perihan Hanım ayağa kalktı. Bastonuna dayandı. Yanıma geldi, elimin üstüne elini koydu. Eli sıcaktı, kemikliydi.
"Bu aile kolay değildir," dedi. Sesi sadece benim duyabileceğim kadar alçaktı. "Ama sen sağlamsın. Dayan."
Gitti.
Kaan'la arabaya bindik. Yol boyunca sessizdik. Apartmanın önüne geldiğimizde durdu.
"Büyükanneme neden doğruyu söylediniz?"
"Çünkü o sordu."
"Annem sorduğunda yalan söylemiştiniz."
"Anneniz neyi duymak istediğini sordu. Büyükanneniz neyi duyması gerektiğini."
Bir an sustu. Sonra kapıyı açtı, indi. Ben de indim.
"İki hafta." Sesi karanlıkta yankılandı. "İki hafta sonra bu oyun başlıyor."
"Oyun değil. Anlaşma."
Gözleri beni buldu. Sokak lambasının ışığında yüzü yarı aydınlıktı.
"Fark yok."
Arkasını döndü, arabaya bindi. Siyah araba sokağın sonunda kayboldu.
Apartmana girdim. Merdivenleri çıktım. Kapıyı açtım. İçerisi karanlıktı. Işığı açmadım. Koltuğa oturdum.
Perihan Hanım'ın sözlerini düşündüm. Bu aile kolay değildir. Ama sen sağlamsın. Dayan.
Ve Kaan'ın sözlerini. Oyun değil. Anlaşma.
İkisi de haklıydı. Ama ikisi de eksikti.
Çünkü bu, bir oyundan fazlasıydı. Bir anlaşmadan fazlasıydı.
Bu, bir yıl sürecek bir hayattı. Ve ben o hayatın içinde sağlam kalmak zorundaydım.