İlk Perde

903 Words
Saat tam yedide kapı çaldı. Hayri her zamanki gibi kusursuzdu. Gri üniforma, beyaz eldivenler, kasket. "Elif Hanım. Araba aşağıda." Elbise üstümdeydi. Tam oturmuştu. Sanki benim için dikilmişti - ki muhtemelen öyleydi. Kolye boynumda, annemin kolyesinin yanında duruyordu. İkisi birbirine karışmış, hangisi eski hangisi yeni belli değildi. Saçlarımı arkaya toplamıştım. Makyajım sadeydi; sadece gözlerimi biraz belirginleştirmiştim. Hayri'nin yüzünde bir şey kıpırdadı. Onay mıydı, şaşkınlık mıydı? Anlamadım. Arabaya bindik. Bu kez müzik yoktu. Sadece motorun uğultusu ve lastiklerin ıslak asfaltta çıkardığı ses. Yağmur yeniden başlamıştı, ince ince. Silecekler ritmik bir sesle çalışıyordu. Beşiktaş'tan Taksim'e, oradan Harbiye'ye. Lütfi Kırdar Kongre Merkezi'nin önünde araba durdu. Dışarıda bir kalabalık vardı. Kırmızı halı, güvenlik bariyerleri, elinde kameralarla bekleyen basın mensupları. Flaşlar patlıyor, insanlar birbirine bağırıyordu. Hayri kapıyı açmadan önce döndü. "Kaan Bey içeride, girişte sizi bekliyor." İndim. Hava soğuktu. Yağmur ince ince yüzüme vurdu. Kırmızı halıya adımımı attığımda flaşlar patlamaya başladı. Önce birkaç tane, sonra daha fazlası. Kim olduğumu bilmiyorlardı ama siyah elbise ve arkamdaki araba onlara bir şey anlatmıştı. Yürüdüm. Topuklarım halının üstünde sessizdi. Girişe yaklaştığımda onu gördüm. Kaan Demir. Bu akşam lacivert takım elbise giymişti. Kravatı siyahtı. Yaka çiçeği yoktu. Elleri ceplerinde, kapının kenarında duruyordu. Kalabalığa bakmıyordu. Beni bekliyordu. Yanına vardığımda kolunu uzattı. Tereddüt etmeden girdim. Kolu yine sertti. Ama bu kez, dün akşamdan farklı olarak, kolunu hafifçe sıktı. Bir işaret. Başlıyoruz. İçeri girdik. Salon büyüktü. Yuvarlak masalar, beyaz örtüler, kristal avizeler. Duvarlarda sponsor logoları. Demir Holding'in logosu en büyüğüydü. Sahnenin tam ortasında, ışıkların altında parlıyordu. Kaan beni masalara doğru yönlendirdi. Herkes dönüp baktı. Bakışları üstümde gezinirken çenemi kaldırdım. İpek'in dediğini hatırladım: Gülümse. Gülümsedim. Kaan'ın kolunda yürürken yüzler geçiyordu önümden. Tanımadığım erkekler, mücevher içinde yüzen kadınlar, kravatlar, tuvaletler, şampanya kadehleri. Hepsi birbirine karışıyordu. Bir masada durduk. Masanın başında Selim Demir oturuyordu. Yanında Suzan Hanım. İpek de oradaydı, bana bakıp hafifçe gülümsedi. Bülent Bey ve Şebnem Hanım da masadaydı. Bir de tanımadığım birkaç kişi. Kaan sandalyeyi çekti. Oturdum. O da yanıma oturdu. "Hoş geldiniz." Suzan Hanım'ın sesi mesafeliydi. Ama gözleri elbisemde kaldı, sonra kolyemde. Bir şey söylemedi. Masadaki diğer insanlarla tanıştırıldım. İsimler aklımda kalmadı. Holding yöneticileri, ortaklar, eşleri. Her biriyle tokalaştım. Her birine gülümsedim. Her biri bana aynı soruyu sordu: "Nasıl tanıştınız?" Her birine aynı cevabı verdim: "Bir davette." Yemekler geldi. Yedim. Tadını almadım. Şarap kadehi önüme kondu. Dokunmadım. Kaan konuştu. İş konuştu. Rakamlar, projeler, yatırımlar. Sesinde aynı düzlük. Sanki bir toplantıdaydı. Sanki yanında ben yoktum. Bir ara İpek yanıma eğildi. "İyi gidiyorsun." "Öyle mi?" "Evet. Sadece biraz daha az sıkı tut çatalı." Elimdeki çatala baktım. Parmak eklemlerim beyazlamıştı. Gevşettim. Tatlı servisi yapılırken sahneye biri çıktı. Ödül töreni başlıyordu. Işıklar kısıldı. Sunucu konuşmaya başladı. Sesi mikrofonda yankılanıyordu. Kategoriler, adaylar, teşekkür konuşmaları. Her şey birbirine girdi. Ve sonra Kaan'ın adı anons edildi. "Yılın İş Adamı Ödülü: Kaan Demir." Alkışlar. Masadan kalktı. Ceketinin düğmesini ilikledi. Sahneye yürüdü. Işıklar onu takip etti. Ödülü aldı, sunucuyla tokalaştı, mikrofona yürüdü. "Teşekkür ederim." Sesi salonda yankılandı. Kısa bir konuşma yaptı. Ekip arkadaşlarına, ailesine, ortaklarına teşekkür etti. Standart bir konuşma. Önceden hazırlanmış, prova edilmiş, kusursuz. Tam sahneden inecekken durdu. Mikrofona tekrar yaklaştı. "Ve bir teşekkür daha. Yanımda oturan, bu akşam ilk kez birlikte olduğumuz, yakında hayatımı birleştireceğim Elif Yılmaz'a." Bütün gözler bana döndü. Flaşlar patladı. Kameralar yüzüme zumlandı. Salon uğuldadı. Gülümsedim. İpek'in dediği gibi. Sadece gülümsedim. Kaan sahneden indi. Masaya döndü. Yanıma oturdu. Kolunu sandalyemin arkasına koydu. Kameralara poz verir gibi. Ama kolu omzuma değmedi. Aramızda bir santim boşluk vardı. "İdare ettiniz." Sesi alçaktı, sadece benim duyabileceğim kadar. "Öyle gerekiyordu." Başını hafifçe eğdi. Onay mıydı, teşekkür mü? Anlamadım. Tören bitti. İnsanlar ayağa kalktı, birbirleriyle konuşmaya, kartvizit alışverişine, dedikoduya başladı. Kaan'ın yanına birileri geldi. Tokalaştı, tanıştırdı, gülümsedi. Ben de yanında durdum, gülümsedim, tokalaştım. Bir heykel gibi. Bir aksesuar gibi. Gece ilerledi. Saat on bire yaklaşırken Kaan koluma girdi. "Gidiyoruz." İtiraz etmedim. Kapıya yürüdük. Çıkışta basın mensupları yine flaş patlattı. Kaan'ın kolu belime dolandı. Bir anlığına. Kameralar için. Arabaya binince çekildi. Hayri motoru çalıştırdı. Araba hareket etti. Yol boyunca sessizdik. Beşiktaş'a yaklaşırken Kaan konuştu. "Yarın sözleşmenin detaylarını konuşacağız. Barış size bir dosya getirecek." "Sözleşmeyi imzaladık zaten." "Ek protokol. Konut, araç, aylık harcamalar." Konut. Araç. Aylık harcamalar. Kulağa bir iş anlaşması gibi geliyordu. Çünkü öyleydi. "Anladım." Araba apartmanın önünde durdu. Hayri kapıyı açtı. İndim. Bu kez Kaan da indi. "Elif Hanım." Durdum. Döndüm. Yağmur çiseliyordu. Sokak lambasının ışığında yüzü yarı aydınlık, yarı karanlıktı. "Bu akşam iyiydiniz." "Teşekkür ederim." Bir şey daha söyleyecek gibi durdu. Ağzını açtı, sonra kapattı. "İyi geceler." Arkasını döndü, arabaya bindi. Siyah araba sokağın sonunda kayboldu. Apartmana girdim. Merdivenleri çıktım. Kapıyı açtım. İçerisi karanlıktı. Işığı açmadım. Koltuğa oturdum. Elbisemle. Kolyemle. Topuklu ayakkabılarımla. Telefonum titredi. İpek'ten mesaj: "Bu akşam harikaydın. Ağabeyimin yüzünü gördün mü? Neredeyse gülümseyecekti. :)" Cevap yazdım: "Görmedim." "Görmemişsin demek ki. İyi geceler." Telefonu bıraktım. Karanlıkta oturdum. Yağmurun sesi camda ince tıkırtılar. Kaan Demir'in yüzünü düşündüm. Sahneden inerken, ödül konuşmasını yaparken, kameralara poz verirken. Yüzü hep aynıydı. Düz. Kontrollü. Mesafeli. Ama İpek'in dediğini düşündüm. Neredeyse gülümseyecekti. Neredeyse. O "neredeyse"nin peşinden gitmemeye karar verdim. Çünkü bu bir iş anlaşmasıydı. Bir yıl sürecek bir rol. Ve ben rolümü oynayacaktım. Yatak odasına geçtim. Elbiseyi çıkardım, askıya astım. Kolyeyi çıkardım, kutuya koydum. Annemin kolyesini çıkarmadım. Boynumda kaldı. Yatağa uzandım. Gözlerimi kapattım. Rüyamda yine deniz vardı. Ama bu kez Mersin'deki balıkçı kasabası değil. İstanbul Boğazı. Kaan'la bir teknede duruyorduk. Rüzgar saçlarımı uçuruyordu. Bana bir şey söylüyordu. Ama rüzgar sesini alıp götürüyordu. Ne dediğini duyamıyordum. Uyandığımda saat sabahın altısıydı. Yağmur dinmişti. Perdelerin arasından soluk bir ışık sızıyordu. Yeni bir gün. Ve ben, her geçen gün biraz daha Bayan Demir oluyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD