Prova

979 Words
İki hafta su gibi aktı. Günler birbirine karıştı. Terzi provaları, mekan toplantıları, çiçek seçimleri, mönü tadımları. Her şey bir takvim yaprağı gibi önüme kondu, ben de başımı salladım, onayladım, geçtim. Kararları çoğunlukla Suzan Hanım veriyordu. Ben sadece orada duruyor, gülümsüyor, "çok güzel olmuş" diyordum. İpek iki günde bir arıyordu. "Dayan," diyordu. "Annem düğün manyağıdır. Geçecek." Geçiyordu. Her şey geçiyordu. Kaan'ı iki hafta boyunca sadece üç kez gördüm. İlki, nikah memurunun ofisinde. Evrakları imzaladık. Yan yana oturduk, birbirimize bakmadık. Memur "hayırlı olsun" dedi, Kaan "teşekkürler" dedi, çıktık. Arabada beni eve bırakırken "haftaya görüşürüz" dedi. Başka bir şey demedi. İkincisi, mekan toplantısında. Düğünün yapılacağı otelin balo salonunda, Suzan Hanım'la organizasyon şirketinin arasında kalmış, masanın ucunda oturuyordu. Toplantı bitince kalktı, gitti. Benimle konuşmadı. Üçüncüsü, düğünden iki gün önce. O akşam yalnızdım. Annem İzmir'den gelmişti. Düğünü söylemiştim. Telefonda söylemiştim. Sesim titrememişti. "Anne, evleniyorum. Adı Kaan Demir. İş adamı. Düğün cumartesi. Biletini aldım, gel." Annem önce susmuştu. Sonra ağlamaya başlamıştı. "Neden bana söylemedin? Ne zaman tanıştın? Kim bu adam?" Cevaplarım hazırdı. "Üç ay önce tanıştık. İyi biri. Beni mutlu ediyor." Mutlu etmiyordu. Ama annemin bilmesi gerekmiyordu. Annem İstanbul'a gelmişti. Havaalanından Beril almıştı. Beril, benim yerime. Çünkü ben o sırada Madam Mari'nin atölyesinde son provadaydım. Gelinlik üstümdeydi. Fildişi krep, sade, sırtı hafif açık. Aynada kendime baktığımda başkasını gördüm. "Güzel olmuş." Madam Mari'nin sesi arkamdan geldi. "Kumaş üstünde duruyor." "Teşekkür ederim." "Gelin heyecanlı mı?" Aynadaki yabancıya baktım. Heyecanlı mıydı? Hayır. Korkuyor muydu? Onu da bilmiyordu. Sadece bekliyordu. "Bilmiyorum." Madam Mari bir şey söylemedi. Sadece başımın üstündeki duvağı düzeltti. O akşam eve döndüğümde annem salonda oturuyordu. Beril yanındaydı. İkisi de beni görünce sustu. "Hoş geldin anne." Annem ayağa kalktı. Bana sarıldı. Sımsıkı. Kemiklerim çatırdadı. Ama ses çıkarmadım. "Anlat," dedi. "Her şeyi." Anlatmadım. Anlatamazdım. Çünkü gerçeği bilseydi, düğünü iptal ederdi. Borcu üstlenirdi. Emekli maaşını, İzmir'deki misafir odasını, her şeyi satardı. Ve ben buna izin veremezdim. "Her şeyi anlatacağım," dedim. "Ama düğünden sonra. Söz." Annemin gözleri doldu. Ama başını salladı. "Peki." O gece annemle Beril salonda yattı. Ben yatak odasındaydım. Uyuyamadım. Tavandaki çatlağa baktım. İki yıl önce açılmıştı. Şimdi biraz daha büyümüştü. Yarın bu evden çıkacaktım. Etiler'deki daireye taşınacaktım. Üç oda, bir salon, havuz, spor salonu. Yabancı bir hayat. Düğünden bir gün önce kapı çaldı. Açtığımda Kaan Demir duruyordu. Elinde bir kutu. "Gelin ayakkabınız." Kutuyu aldım. Açtım. İçinde fildişi rengi, ince topuklu ayakkabılar vardı. Madam Mari'nin seçtiği kumaşın aynısından. "Teşekkür ederim." Gitmedi. Eşikte durdu. Arkasında koridorun loş ışığı. "Yarın büyük gün." "Evet." "Korkuyor musunuz?" Soru beklenmedikti. Kaan Demir bana korkup korkmadığımı sormazdı. Kaan Demir hava durumunu sorar gibi konuşur, rakamları söyler, çekip giderdi. "Hayır." Yalan. Yüzüme baktı. Yalan olduğunu anladı. "Ben de." Bu da yalandı. Kaan Demir korkmazdı. Kaan Demir kontrol ederdi. Ama belki, sadece belki, kontrol edemediği şeylerden korkuyordu. "Yarın saat dörtte nikah var. Üçte araba sizi alacak. Anneniz ve arkadaşınız için de araba gelecek." "Biliyorum. Barış söyledi." Başını salladı. Hâlâ gitmiyordu. "Bir şey daha var mı?" Sustu. Sonra: "Yarın yüzükleri takarken eliniz titremesin. Kameralar çekecek." İçimde bir şey kırıldı. Ne olduğunu bilmiyorum. Ama kırıldı. "Elim titremez, Kaan Bey. Siz merak etmeyin." Gözlerime baktı. Bir an, bir saniyeden kısa bir an, yüzünde bir şey değişti. Sonra kayboldu. "İyi geceler." Döndü, gitti. Kapıyı kapattım. Kutuya baktım. Ayakkabılar kutunun içinde, ipek kağıtların arasında duruyordu. Kapağı kapattım. Salona geçtim. Annem uyuyordu. Beril de öyle. İkisi koltuğa kıvrılmış, battaniyenin altında nefes alıp veriyorlardı. Onlara baktım. Annemin yüzü uykuda bile gergindi. Kaşlarının arasında derin bir çizgi. Babam gittiğinden beri oradaydı. Hiç geçmedi. Yarın annem kızını evlendirecekti. Bir yabancıya. Bir anlaşmaya. Bir borca. Ve ben buna izin verecektim. Çünkü başka çarem yoktu. Düğün sabahı. Saat altıda uyandım. Perdeleri açtım. İstanbul'un üstünde turuncu bir gökyüzü. Güneş yeni doğuyor. Martılar çoktan uyanmış, çığlık çığlığa. Annem mutfakta çay demlemişti. Beril'le birlikte oturuyorlardı. Beni görünce sustular. "Günaydın." "Günaydın kızım." Annemin sesi çatallıydı. Uyumamıştı. Oturdum. Beril çay koydu önüme. İçtim. Sıcaktı. Saat dokuza doğru kuaför geldi. Suzan Hanım'ın gönderdiği biri. Saçlarımı yaptı, makyajımı yaptı. Aynada kendime baktığımda bu kez gerçekten başkasını gördüm. Dudaklarım kırmızıydı. Saçlarım tepede toplanmış, birkaç tutam yüzüme dökülmüştü. Gözlerimin kenarına ince bir çizgi çekilmişti. Gelinliği giydim. Madam Mari'nin elleriyle diktiği, fildişi krep. Üstüme tam oturdu. Ayakkabıları giydim. Duvağı annem taktı. Elleri titriyordu. "Güzel olmuşsun," dedi. Sesi ağlamaklıydı. "Sen de güzel ol anne." Ağladı. Beril sarıldı ona. Ben ağlamadım. Makyajım bozulurdu. Kameralar çekecekti. Saat üçte araba geldi. Annem, Beril ve ben bindik. Yol boyunca konuşmadık. İstanbul akıyordu camdan. Beşiktaş, Ortaköy, Bebek. Otel, Boğaz'ın kıyısında, bembeyaz bir yalıydı. Arabadan indiğimde bahçede beyaz sandalyeler dizilmişti. Çiçekler beyaz orkideydi. Her şey Suzan Hanım'ın istediği gibi. Kusursuz. Beni bir odaya aldılar. Bekleme odası. Aynanın karşısında oturdum. Annem yanımda. Beril kapıda. Saat dördü beş geçe kapı açıldı. Barış girdi. "Elif Hanım, hazır mısınız?" Ayağa kalktım. Annem elimi tuttu. Sıktı. "Kızım." "Anne." "Mutlu ol." Sarıldık. Sonra Beril'e döndüm. O da sarıldı. "Taş gibisin," dedi kulağıma. "Unutma." Kapıya yürüdüm. Barış kolunu uzattı. Girdim. Bahçede yürümeye başladığımda herkes ayağa kalktı. Yüzlerce göz üstümde. Kameralar. Flaşlar. Keman sesi. Ve yolun sonunda Kaan Demir duruyordu. Siyah takım elbise. Beyaz gömlek. Gri kravat. Elleri önünde kavuşmuş. Yüzü düz. Her zamanki gibi. Ama gözleri bendeydi. Yanına vardığımda Barış kolumu bıraktı. Kaan elimi tuttu. Avucu sıcaktı. Beklemediğim bir şey. Nikah memuru konuşmaya başladı. Kelimeler birbirine karıştı. Duyduğum tek şey Kaan'ın nefesiydi. Düzenli. Sakin. Kontrollü. "Kaan Demir, Elif Yılmaz'ı eş olarak kabul ediyor musunuz?" "Ediyorum." Sesi düzdü. Hava durumunu söyler gibi. "Elif Yılmaz, Kaan Demir'i eş olarak kabul ediyor musunuz?" Bir an duraksadım. Bir saniye. Gözlerim Kaan'ın gözlerinde. Sonra: "Ediyorum." Yüzükler takıldı. Elim titremedi. Kaan'ın elleri de titremedi. "Seni karı koca ilan ediyorum." Alkışlar. Flaşlar. Müzik. Kaan eğildi. Yanağıma bir öpücük kondurdu. Kameralar için. Ama dudakları tenime değdiğinde bir şey oldu. Küçücük bir şey. Bir ürperti. Sonra çekildi. Koluma girdi. Bahçede yürümeye başladık. İnsanlar üstümüze pirinç attı. Gülümsedim. Kameralar için. Kaan da gülümsedi. Onunki de kameralar içindi. Ama o an, yürürken, kolunu biraz daha sıktı. Kimse görmedi. Ve ben, Kaan Demir'in karısı olduğum an, midemdeki düğümün çözülmediğini, sadece şekil değiştirdiğini anladım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD