Sabah sekizde uyandım. Perdeleri açtığımda İstanbul'un üstüne ince bir yağmur çiseliyordu. Boğaz'ın suları kurşuniydi. Karşı kıyıdaki binaların siluetleri pusun içinde erimişti.
Telefonum titredi. Barış'tan mesaj: "Terzi randevunuz saat on birde. Adres: Nişantaşı, Abdi İpekçi Caddesi, No: 47. Daha sonra İpek Hanım sizi kahve için bekliyor olacak."
İpek. Dün geceki mesajını hatırladım. Seni tanımak isterim. Kaan'ın kız kardeşi. Masadaki tek sıcak bakış.
Dolaptan siyah pantolonumu ve beyaz bluzumu çıkardım. Giyindim. Aynada kendime baktım. Göz altlarımdaki morluklar azalmıştı. Dün gece, haftalardır ilk kez deliksiz uyumuştum. Belki de karar vermiş olmanın verdiği bir rahatlamaydı. Artık düşünmeye gerek yoktu. Sadece yapmam gerekeni yapacaktım.
Saat dokuz buçukta evden çıktım. Otobüse binmedim. Kaan Demir'in dediğini hatırladım: Bayan Demir otobüse binmez. Henüz Bayan Demir değildim. Ama Hayri'nin bir yerlerden beni izlediğinden emindim. Taksi çağırdım.
Nişantaşı'na vardığımda yağmur dinmişti. Abdi İpekçi Caddesi'nin kaldırımları ıslaktı. Vitrinlerde markaların isimleri parlıyordu. 47 numarayı buldum. Eski bir apartmanın giriş katı. Camekânında sadece "Atölye" yazıyordu. Başka hiçbir tabela yoktu.
Kapıyı ittim. İçerisi sıcaktı. Duvarlar krem rengi, zemin ahşap. Köşede bir dikiş makinesi, karşısında boy aynası, ortada büyük bir masa. Masanın üstünde kumaş topları, makaslar, mezuralar.
Ve masanın arkasında bir kadın.
Yetmiş yaşlarında. Gümüş rengi saçlarını ensesinde topuz yapmış. Gözlerinin kenarında derin çizgiler. Ama duruşu dimdik. Elleri masanın üstünde, bir şey bekler gibi.
"Elif Hanım." Sesi kumaş gibiydi; yumuşak ama sağlam. "Ben Madam Mari. Suzan Hanım'ın terzisiyim. Gelin."
Adımı biliyordu. Soyadımı değil. Sadece Elif.
Yanına yaklaştım. Gözleri tepeden tırnağa beni süzdü. Bir terzinin bakışı değildi bu. Daha çok, bir tabloyu inceler gibi.
"Kollarınızı iki yana açın."
Açtım. Mezurayı aldı. Omuzlarımı ölçtü. Belimi. Kalçamı. Her ölçüyü küçük bir not defterine yazdı. Konuşmadı. Sadece ölçtü ve yazdı.
"Gelinlik için bir fikriniz var mı?"
Yoktu. Hiç düşünmemiştim. Küçük bir kızken bile gelinlik hayalleri kurmamıştım. Annemle babamın kavgaları arasında, evlilik denen şey pembe bir hayal olmaktan çoktan çıkmıştı.
"Size bırakıyorum."
Madam Mari başını kaldırdı. Gözleri benimkileri buldu. Bir şey anladı. Ne anladığını bilmiyorum ama anladı.
"Peki." Mezurayı masaya bıraktı. "Sade bir şey. Dantel değil, ipek değil. Belki krep. Vücuda oturan ama abartısız. Sırtı açık olabilir. Ama fazla değil. Sizin gibi bir kadın için fazlasına gerek yok."
Sizin gibi bir kadın. Ne demekti bu? Bilmiyordum. Sormadım.
"Ne zaman hazır olur?"
"Üç hafta." Madam Mari'nin elleri çoktan kumaş toplarına uzanmıştı. "İki prova yeter. Bugün kumaşı seçelim."
Bir saat sonra atölyeden çıktığımda gelinliğimin kumaşı seçilmişti. Fildişi rengi krep. Madam Mari'nin dediği gibi: sade, ağırbaşlı, kendi başına ayakta duran bir kumaş.
Cebimde telefon titredi. İpek: "Köşedeki kafedeyim. Beyaz tenteli olan."
Beyaz tenteli kafeyi buldum. İpek pencere kenarında oturuyordu. Önünde iki fincan kahve. Biri boş, biri dolu. Beni görünce elini kaldırdı.
Oturdum.
"Nasıl geçti?" diye sordu. "Madam Mari biraz korkutucudur."
"Alışkınım."
Kaşları kalktı. Ama üstelemedi.
"Kahve söyledim sana. Sütlü, şekersiz. Umarım doğrudur."
"Doğru."
Bir yudum aldım. Kahve sıcaktı. İpek'in gözleri üstümdeydi. Merakla değil, daha çok bir şeyi anlamaya çalışır gibi.
"Ağabeyimle nasıl tanıştınız?"
Hazır cevap: bir davet, ortak tanıdık. Ama İpek'in yüzüne baktım. Dün gece masada annesine söylediğim yalanı yutmuş gibiydi ama şimdi, baş başayken, aynı yalanı yutmayacaktı.
"Tanışmadık."
Kaşları çatıldı.
"Ne demek tanışmadık?"
"Kaan Bey kapıma geldi. Babamın borcunu söyledi. Bir teklif yaptı. Ben de kabul ettim."
İpek'in elindeki fincan havada kaldı. Sonra yavaşça tabağa bıraktı. Fincan tabağa değdi, hafif bir çınlama sesi.
"Babamın borcu?"
"Demir Holding'e olan borcu. Dört yüz yirmi bin lira."
İpek'in yüzünde bir şeyler geçti. Şaşkınlık. Sonra anlayış. Sonra bir şey daha. Öfkeye benzer bir şey.
"Kaan sana bunu mu yaptı?"
"O bir teklif yaptı. Ben kabul ettim. Zorla değil."
"Ama..."
"Başka çarem yoktu."
İpek sustu. Pencereden dışarı baktı. Yağmur yeniden başlamıştı. Damlalar cama vuruyor, aşağı doğru ince yollar çiziyordu.
"Annem biliyor mu?"
"Bilmiyorum."
"Babam?"
"Onu da bilmiyorum. Kaan ne kadarını anlattı, bilmiyorum."
İpek derin bir nefes aldı. Sonra güldü. Ama gülüşünde neşe yoktu.
"Kaan Demir." Başını iki yana salladı. "Her şeyi bir iş anlaşmasına çevirebilen tek adam."
Bir şey söylemedim.
"Peki sen?" İpek'in sesi yumuşadı. "Nasılsın?"
Bu soruyu beklemiyordum. Dün geceden beri kimse bana nasıl olduğumu sormamıştı. Kaan sormamıştı. Ailesi sormamıştı. Barış sormamıştı. Madam Mari sormamıştı.
"Bilmiyorum."
İpek başını salladı. Sanki en doğru cevap buydu.
"Bak," dedi. Ellerini masaya koydu. Tırnakları kısa, ojeleri sadeydi. "Kaan zor bir adamdır. Soğuktur. Mesafelidir. Ama kötü biri değildir."
"Bunu nereden bileyim?"
"Bilemezsin. Zamanla göreceksin." Kahvesinden bir yudum aldı. "Ben sana yardım ederim. Bu aileye alışmak kolay değil. Annem... Annem özellikle kolay değil. Ama ben buradayım."
Neden? Diye sormak istedim. Neden bana yardım ediyorsun? Beni tanımıyorsun. Bir yıllığına ağabeyinin karısı rolü yapacak bir yabancıyım sadece.
Ama sormadım. Çünkü İpek'in gözlerinde bir şey vardı. Yalnızlığa benzer bir şey. Belki o da bu ailede bir yabancıydı. Belki de bu yüzden bana uzandı.
"Teşekkür ederim."
İpek gülümsedi. Bu kez daha gerçekti.
"Bu akşamki davet için heyecanlı mısın?"
Mideme oturan taşı hatırladım. Kaan'ın dün gece söylediği cümle: İlk kez birlikte görüneceğiz.
"Hayır."
"İyi. Heyecanlanacak bir şey yok zaten. Sıkıcı insanlar, sıkıcı konuşmalar, sıkıcı yemekler." Göz kırptı. "Ama en azından yemekler genelde güzeldir."
Güldüm. İlk kez. İpek'in yüzü aydınlandı.
"İşte böyle. Gülümsemeyi unutma. Bu akşam kameralar karşısında tek yapman gereken gülümsemek. Konuşmayı Kaan yapar. Sen sadece yanında dur ve gülümse."
"Kolaymış."
"Değil." İpek'in sesi ciddileşti. "Ama alışırsın."
Kahveler bitti. Hesabı İpek ödedi. İtiraz etmeme izin vermedi.
"Aileden sayılırız artık," dedi. "Alış."
Kafeden çıktık. Yağmur durmuştu. Kaldırımlar parlıyordu. İpek bir taksi çevirdi.
"Ben Bebek'e geçiyorum. Seni bırakayım mı?"
"Gerek yok. Yürümek istiyorum."
Başını salladı. Taksiye binmeden önce durdu.
"Elif."
"Evet?"
"Kaan'ın sana neden bu teklifi yaptığını bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: O asla sebepsiz bir şey yapmaz. Eğer seni seçtiyse, bir sebebi vardır."
Taksiye bindi. Kapı kapandı. Araba sokağın sonunda kayboldu.
Nişantaşı'nın kalabalığına karıştım. İnsanlar vitrinlere bakıyor, ellerinde poşetlerle yürüyor, birbirlerine gülümsüyordu. Normal bir gün. Normal hayatlar.
Ben ise bu akşam, tanımadığım insanların önünde, tanımadığım bir adamın kolunda gülümseyecektim.
Eve yürüdüm. Bir saat. Belki daha fazla. Yağmurun ardından hava temizlenmişti. Deniz kokusu geliyordu. Beşiktaş'a indiğimde martılar balıkçı teknelerinin üstünde dönüyordu.
Apartmana girdim. Merdivenleri çıktım. Kapıyı açtım.
İçeride, koltuğun üstünde, büyük beyaz bir kutu duruyordu.
Yaklaştım. Kutunun üstünde bir not: "Bu akşam için. K."
Kutuyu açtım. İçinde bir elbise vardı. Siyah, uzun, sade. Omuzları açık, beli ince bir kemerle vurgulanmış. Kumaşı ipek gibiydi ama değildi. Daha ağır, daha dökümlü bir şey. Madam Mari'nin seçeceği türden bir kumaş.
Kutunun içinde ayrıca bir kutu daha. Küçük, kadife kaplı. Açtım. İçinde bir kolye. İnci. Tek sıra. Annemin kolyesine benziyordu ama inciler daha iri, daha parlaktı.
Kutuyu kapattım.
Telefonumu çıkardım. Kaan'a mesaj yazdım: "Elbise ve kolye geldi."
Cevap bir dakika sonra geldi: "Saat yedide Hayri orada olacak."
Başka bir şey yazmadı. Teşekkür beklemiyordu. Açıklama yapmıyordu. Sadece bilgi veriyordu.
Telefonu bıraktım. Elbiseye baktım. Sonra aynaya geçtim. Elbiseyi önüme tuttum. Siyah kumaş tenime değdi.
Bir yıl.
Bu akşam ilk perde açılacaktı.