3 Bölüm

1101 Words
Aynadan kendime bakıyordum; yüzüm solgun görünüyordu ama üzerimdeki elbise fena durmuyordu. Dümdüz siyah bir elbiseydi işte. Saçlarıma baktım; salık bir at kuyruğu yapmıştım, özenli duruyordum. Onların karşısına paspal bir halde çıkarsam rezillik olurdu zaten. Odamdan çıktım; annem ve babamı salonda konuşurken gördüm. Mutfağa geçtim. Birkaç çeşit atıştırmalık yapmıştım; börek, çörek, baklava açmıştım. Demlenen çayın altını kapattım ve etrafa baktım. Her şeyin düzenli olması çok önemliydi. Tabakları aynı yöne çevirdiğimde annem mutfağa girmişti. "Hazır mı her şey?" demişti Aynur Hanım. Kızına bakıp gülümsedi; çok güzel görünüyordu. Yeşil gözlerinin içine baktı; parlamayı unutmuş gibilerdi. Kızı mutlu değildi, bunu biliyordu ama yapacak bir şey yoktu. Eğer Gülay biraz daha bekar kalırsa başka bir rezalet daha yaşanabilirdi; en iyisi böyle olanıydı. Telli duvaklı babasının evinden çıkması onu rahatlatacaktı. Kız annesi olmak çok zordu, üstelik tek evladı Gülay’dı. Ondan sonra hiç çocuğu olmamıştı. Gülay onun tek kızı, tek varlığı idi. Çok seviyordu kızını ama yapacak bir şey yoktu; en hayırlısı buydu. "Hazır anne," dediğinde pencereden gelen ışığa baktı; gelmişlerdi. Kalbi anlamadığı şekilde heyecan ile atarken annesi: "Geldiler! Aman ha kızım, yanlış bir şey yapma," demişti. Aynur Hanım hemen kızının kolundan tuttuğu gibi kapının önüne getirdi. Kocası da yerini aldığında birkaç dakika sonra kapı çalmıştı. Eli heyecanla titrerken derin nefesler alıp verdi. Kapıyı açtığında içeriye ilk önce iki büyük adam girmişti; "Hoş geldiniz" diyerek içeriye buyur etti. Ardından ise iki güler yüzlü yaşlı kadın ve iki tane de onun yaşlarında genç kız girdi. Kalbi heyecan ile sıkışırken ağzı dili kurumuştu. Acaba nasıl biriydi? Yakışıklı mıydı, uzun muydu, esmer miydi? "Üff, meraktan ölecektim!" Kapıyı kapatmadan önce içeriye son bir genç adam girmişti ama parmağında yüzük vardı; yani bu o değildi ve elinde çiçek, çikolata yoktu. Annesi ile bakıştılar. Ne yani, o yok muydu? Gelmemiş miydi? Evleneceği adam onu görmeye gelmemişti! İçindeki heyecan tohumları kaybolmuş, yerine sinir geçmişti. Ne demekti bu şimdi? Tamam, o da evlenmeye meraklı değildi ama resmen o adamın yaptığı şey aptallıktı. Evleneceği kadını nasıl görmezdi? Görmeden mi evlenecekti? Üstelik ben onun nasıl biri olduğunu merak ediyordum; ya çirkin, ezik büzük bir şey çıkarsa? İşte o zaman yanardı. Sinirle mutfağa girdiğinde elleri titriyordu. "Sanki ben evlenmeye çok meraklıyım ya! Bir de gelmemiş salak. Kimsin sen ya, kimsin ezik?" dedi yerinde tepinirken. Ana kuzusu olduğu şimdiden belliydi; annesi beğenirse o da beğenecekti. Peki ya kendisi beğenmese ne olacaktı? Asla evlenmezdi o zaman; çirkin bir adamla evlenmeyecekti. Bir de üstelik ana kuzusu... Ah, şaka gibi! "Gülay, çay yok mu kızım misafirlere?" demişti annesi. Misafirlerin yanına gitmeden önce "Tamam" dedi içinden, "tamam." "Tamam sakin ol kızım," dedi ve çayın altını yakıp dolaptan tabakları çıkarıp hazırladığı şeyleri koymaya başladı. Yedi kişi gelmişlerdi; kendileriyle birlikte on kişilerdi. Hepsini tabaklara koyup hazırladı. Çay kaynayınca altını kısıp bardakları sıcak sudan geçirdi. İlk önce demli çayı, ardından suyu üzerine koyup içeriye girdi. Sakin adımlarla ilk önce büyüklerden başlayıp tek tek dağıttı. Diğer iki genç kız ona yardım ederek tabakları servis etmişti. Gülümseyerek onlara teşekkür etti. Üçü de mutfağa girip sandalyelere oturduğunda, yandaki kız elini uzatmıştı: "Ayçiçek ben," demişti. Esmer olan kız çok güzeldi; kavruk teni ve kahverengi gözleri ile tam bir esmer güzeliydi. "Sedef, ben de eltin," dedi genç kadın. Ayçiçek'in tam tersiydi; kızıl saçları vardı ama yüzünde çilleri yoktu. Gözleri açık kahverengiye kaçıyordu, kehribar gibi bir rengi vardı. Çok güzeldi, insanın baktıkça bakası geliyordu. "Memnun oldu, Gülay ben de," demişti hafif bir tebessüm eşliğinde. Kızlara baktı; Ayçiçek görümcesi, Sedef ise eltisiydi. İkisi de çok güzel insanlara benziyordu. Şimdilik büyük konuşmak istemiyordu, evlendikten sonra nasıl olduklarını az çok öğrenirdi ama iyi olduklarını hissediyordu. Köydeki diğer kadınlara, kızlara benzemiyorlardı. "Maşallah, gül gibi güzelsin," demişti Sedef. Kaynı ile çok yakışırlardı; biri esmer biri sarışın gibiydi ama ikisi de çok güzel olurlardı. Sedef içinden dua etti; "İnşallah bu iş olur." Gülay’ı şimdiden çok sevmişti, çok tatlı bir kızdı. "Teşekkür ederim, siz de öylesiniz," demişti ikisini de göstererek. Hep iltifat alan biriydi ama ne zaman böyle söylense utanıyordu, cevap bile veremiyordu; bazen dili birbirine dolanıyordu. "Abim gelmedi; yani daha doğrusu gelemedi. Belki biliyorsundur, lojistik bir şirketimiz var. Abim de orada çalışıyor, yani uzun yol şoförü, tırı var. Gelmek istedi ama yetişemedi, 'Siz gidin' dedi. Daha bir haftalık işi var, o yüzden biz geldik. Yani biraz suratın düşmüştü, farklı bir şey düşünmene gerek yok. En kısa zamanda inşallah tekrar tatlımızı getirip yüzüğümüzü keseceğiz," demişti Ayçiçek. Samimi bir gülümseme ile genç kıza baktı. Belki farklı şeyler düşünmüştü, kendisi de olsa böyle şeyler düşünürdü. Abisi evlenmek istemiyordu ama annesinin zoruyla mecbur evlenecekti. Zaten yaşı artık geçmişti, bir de Gülay’dan iyisini mi bulacaktı? Fıstık gibi kızdı. Bir şey diyemedi, sadece kafasını salladı. Kızlar ile konuşup kendisi hakkındaki sorulara cevap verdi, onları tanımaya çalıştı. Baklavaları yediler, herkese dağıttılar. Bulaşıkları el birliğiyle yıkadılar. Kendi odasına geçtiler; orası daha sıcak olduğu için sohbet muhabbet ettiler. Herkes kendi köyünden bahsetti, Gülay da dinledi. Ayçiçek öğretmenlik okuyordu ve ; en çok buna şaşırmıştı, kendisinden bir yaş küçüktü. Sedef ise okumuyordu, iki yıllık evliydi. Kocası Ufuk Abi evin ikinci çocuğuydu. Birincisi ise adını öğrendiği müstakbel kocası Yusuf Ali’ydi. İsmi çok güzeldi. Ayçiçek ona abisinin yakışıklılığından bahsedip durmuştu; "Uzun boylu, esmer, şöyle böyle" diyerek Gülay'ın aklına iyice sokmuştu. Saat on geldiğinde ise gitme vakitlerinin olduğunu söyleyip kalkmışlardı. Kaynanası olacak kadın çok tatlı birine benziyordu, o da esmer güzeliydi; Ayçiçek ile benziyorlardı. Ufuk Abi ise babasına çekmişti, o daha beyaz tenliydi. "Acaba evleneceği adam nasıl biri?" diye düşündü. Ufuk Abi yakışıklıydı, Ayçiçek güzeldi; kaynanası ve kayınbabasının maşallahı vardı. Ee, onlardan çirkin bir şey çıkmazdı herhalde, değil mi? Kendisini buna inandırdı. "Oğlan haftaya dönüyor inşallah, o zaman gelir tatlımızı yeriz," demişti kaynanası Halime Hanım. "Her zaman bekleriz Halime," demişti annesi. "Hadi görüşürüz dünürüm," demişti Halime Hanım, Aynur Hanım’a ve ardından gelinine sarılarak. Herkesi uğurladıktan sonra derin bir nefes vermişti Gülay. Gerçekten aşırı yoğun ve stresli bir gün olmuştu. Hemen yarın olmasını istiyordu. İlk önce mutfağa girdi, kuruyan bulaşıkları yerlerine koydu, etrafı iyice temizledi ve salona geçti. Yastıkları düzenleyip yerine koydu, yer döşeklerini elindeki gırgır ile süpürdü ve odadan çıktı. Annesi ve babası muhtemelen odalarına çekilmişti. Kendisi de bütün ışıkları söndürdü ve odasına girip aynanın karşısında elbisesini çıkarıp dolaba koydu. Sıcak pijama takımını çıkarıp giydi ve yatağına yatıp elini açıp dua etmeye başladı. Bundan başka çaresi yoktu. Tek istediği şey; adamın iyi, merhametli ve vicdanlı biri olmasıydı. Zaten başka ne isteyebilirdi ki? "Allah'ım ne olur bana yardımcı ol, hayırlısı neyse o olsun. Sana yalvarıyorum, benim için hayırlı olanı nasip et. Gözü dışarıda, karı kızda olmasın; vicdanlı, merhametli biri olsun ne olur," deyip dua ettikten sonra avuç içlerini yüzüne sürdü ve yarını, diğer günleri düşünmeye başladı. Yusuf Ali ile Gülay'ın ilk karşılaşmasını şimdiden merak ediyorum! Başka düzenlememi istediğin bir bölüm olursa seve seve yardımcı olurum. Ne yapalım, Yusuf Ali gelince neler olacak dersin?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD