Travis'in Berlin geçmişi, onun hayatının en karanlık ve en karmaşık dönemiydi; o yılları anlatırken sesi her zaman biraz daha alçalır, gözleri uzaklara dalar, sanki o sokakların soğuk rüzgârı hâlâ ensesinden içeri sızıyormuş gibi titrerdi. 2008 sonbaharında, yirmi dört yaşındayken Frankfurt’tan trenle Berlin’e gelmişti. Cebinde üç yüz euro, sırt çantasında eski bir laptop ve birkaç floppy disk, kafasında ise sadece bir düşünce: “Burada kaybolabilirim.” Kaybolmak istiyordu çünkü evde, annesinin alkol kokan nefesiyle dolu mutfakta, babasının boş koltuğunda artık nefes alamıyordu. Berlin ona hem bir sığınak hem de bir labirent vaat ediyordu; Kreuzberg’in grafitili duvarları, Neukölln’ün ucuz bira kokan barları, Prenzlauer Berg’in hipster kafeleri arasında kendini yeniden icat edebileceğini sanıyordu. İlk aylarda bir hostelde kaldı, sonra Alexanderplatz yakınlarında bir WG’ye – ortak eve – taşındı. Oda arkadaşı Lukas’tı; uzun saçlı, dövmeli, her gece farklı bir kızla eve gelen, gündüzleri ise kahve dükkânında barista yapan biri. Lukas Travis’e “Burada herkes bir şeyden kaçıyor,” demişti ilk gece. “Sen de mi?” Travis sadece gülümsemişti. Cevap vermemişti çünkü o zamanlar hâlâ kendi kaçışının ne olduğunu tam olarak bilmiyordu.
Para çabuk bitti. Hosteldeki son gecesinde laptopunu açtı, eski bir forumda – dark web’in henüz tam anlamıyla karanlığa gömülmediği o yıllarda popüler olan bir hacker topluluğunda – bir ilan gördü: “Bellek manipülasyonu üzerine çalışan biri aranıyor. İyi para. Gizlilik şart.” İlanı veren kişi “V.” diye imzalamıştı. Travis mesaj attı. Ertesi gün Kreuzberg’de bir bodrum katında buluştular. Viktor o zamanlar otuzlarının başında görünüyordu; kısa kesilmiş saçlar, keskin çene, her zaman siyah deri ceket. Gözleri griydi, ama o gri soğuk bir metal gibi parlıyordu. “Ne biliyorsun?” diye sordu Viktor. Travis “Hipnoz, bilişsel davranışçı teknikler, biraz nörolinguistik programlama okudum,” dedi. Üniversiteyi yarım bırakmıştı ama kendi kendine öğrendiği şeyler vardı; forumlarda paylaşılan PDF’ler, YouTube’da silinmeden önce izlediği videolar, eski psikoloji kitapları. Viktor güldü. “Yeter,” dedi. “Gel, sana göstereyim ne yapıyoruz.”
İlk iş Kreuzberg’deki bir ara sokaktaki terk edilmiş bir apartmanın bodrumundaydı. Duvarlar küf kokuyordu, tek bir ampul sallanıyordu tavanda. Sandalyede oturan adam kırklı yaşlardaydı; elleri titriyor, gözleri kan çanağı. Viktor Travis’e “Bu adamın karısı iki yıl önce intihar etti,” dedi. “Adam her gece aynı kâbusu görüyor. Karısının cesedini bulduğu anı. Biz o anıyı silmek istiyoruz. Sen yardımcı olacaksın.” Travis’in midesi bulandı ama para ihtiyacı ağır bastı. Viktor’un verdiği talimatları uyguladı: Adamı rahat bir trans haline soktu, ses tonunu yumuşattı, “Şimdi o günü düşünüyorsun ama uzak bir film gibi görüyorsun,” dedi. “Görüntü soluklaşıyor, sesler kısılıyor, renkler griye dönüyor.” Adamın nefesi düzene girdi. Travis devam etti: “Artık o günü hatırladığında sadece bir sis perdesi görüyorsun. Perdenin arkasında bir şey yok. Boşluk var. Güvenli bir boşluk.” Otuz dakika sonra adam kalktı, gözleri daha berrak, omuzları dik. “Teşekkür ederim,” dedi Viktor’a. Sonra Travis’e dönüp elini sıktı. “Sanki yeniden doğdum.” Travis o gece eve dönerken midesi hâlâ dönüyordu ama cebinde bin euro vardı. İlk kez zengin hissetmişti.
İşler hızla büyüdü. Viktor’un “müşterileri” çeşitlendi: zengin iş insanları travmatik boşanmalarını unutturmak istiyordu, eski askerler savaş anılarını silmek istiyordu, politikacılar skandallarını bastırmak istiyordu. Travis Viktor’un sağ kolu haline geldi. Artık Kreuzberg’deki bodrum yerine Mitte’de bir loft kullanıyorlardı; cam duvarlar, yüksek tavan, ortada profesyonel bir koltuk, etrafında monitörler, EEG cihazları, hatta bir keresinde Viktor’un “hediyesi” olarak gelen bir transkraniyal manyetik stimülasyon makinesi. Travis teknik tarafı yönetiyordu: hipnoz script’leri yazıyor, anı rekonstrüksiyonu yapıyor, bazen farmakolojik destek – hafif doz benzodiazepinler ya da propranolol – ekliyordu. Viktor ise müşterileri getiriyor, parayı topluyor, “güvenliği” sağlıyordu. Güvenlik derken bazen tehdit, bazen rüşvet, bazen de daha karanlık yöntemler.
Travis’in en çok hatırladığı iş 2011 yazıydı. Müşteri bir kadın, ellili yaşlarında, adı gizli tutuluyordu. “Clara” diyorlardı ona. Clara’nın dosyası kalındı: Çocukken babası tarafından istismar edilmiş, annesi görmezden gelmiş, sonra yetişkinliğinde bir tarikatın içine düşmüş, orada yıllarca kalmış. Tarikattan kaçtığında hafızası paramparça olmuştu. Viktor’a gelmişti çünkü “Artık hatırlamak istemiyorum,” demişti. Travis o işi haftalarca çalıştı. Clara’yı her seansta biraz daha derine indirdi, istismar anılarını katman katman soydu, tarikat ritüellerini bulanıklaştırdı, annesinin soğuk bakışlarını griye boyadı. Clara her seanstan sonra daha hafif hissediyordu. Son seansta Travis ona “Artık o anılar senin değil,” dedi. “Onlar bir başkasının hikâyesi. Sen sadece seyircisin.” Clara ağladı, ama bu sefer mutluluk gözyaşlarıydı. “Özgürüm,” dedi. Travis o gece eve döndüğünde aynaya baktı ve kendini tanıyamadı. Gözleri Viktor’un gözlerine benzemeye başlamıştı.
Ama her iş temiz değildi. 2012’de bir müşteri – eski bir Doğu Alman istihbarat subayı – seans sırasında kalp krizi geçirdi. Adam sandalyesinde kaldı, gözleri açık, ağzı hafif aralık. Viktor soğukkanlılıkla “Temizle,” dedi. Travis titreyen ellerle adamın nabzını kontrol etti, sonra cesedi bir çuvala koydular. Gece yarısı Spree Nehri’ne attılar. Travis o gece uyuyamadı. Ertesi sabah Viktor ona ekstra para verdi. “Bu işin bedeli,” dedi. “Unutma, biz kurtarıyoruz. Bazen kurtarmak için fedakârlık gerekir.” Travis inanmak istedi. İnanmaya çalıştı. Ama içindeki ses susmuyordu: “Sen katil oldun.”
Berlin yılları boyunca Travis defter tutmaya başladı. Küçük, siyah kaplı bir defter. Her işten sonra yazıyordu: müşterinin adı (gerçek ya da kod), kullanılan teknikler, sonuçlar, kendi hisleri. Defter büyüdükçe sırlar çoğaldı. Viktor bir gün defteri gördü. “Bunlar tehlikeli,” dedi. “Ama değerli. Sakla. Bir gün lazım olacak.” Travis sakladı. Ama o defter aynı zamanda kaçış planıydı. Çünkü Travis artık Viktor’un yöntemlerinden iğrenmeye başlamıştı. İnsanları “iyileştirmek” yerine onları boş kabuklara dönüştürdüklerini fark etmişti. Viktor’un gözlerinde artık para değil, güç vardı. Güç sarhoşluğu.
2014 kışında Travis kaçtı. Bir gece Viktor’un loft’una girdi, defterleri aldı, USB’lerdeki tüm dosyaları kopyaladı, sonra kendi sistemine bir backdoor bıraktı – ileride işine yarayacağını bilerek. Viktor’a veda mektubu bırakmadı. Sadece ortadan kayboldu. Frankfurt’a döndü, eski hayatına geri dönemeyeceğini biliyordu ama en azından Viktor’un elinden kurtulmuştu. O defterleri yıllarca yanında taşıdı. Ta ki Sary ve Marry ile tanışana kadar. Onlarla tanıştığında ilk kez “hatırlamak” güzel bir şey gibi geldi. Çünkü onlar onu yargılamadı. Onlar onu olduğu gibi kabul etti.
Ama Viktor’un gölgesi hiç gitmedi. Berlin’deki o bodrumlar, o loft, o Spree Nehri’ne atılan ceset, hepsi Travis’in içinde yaşamaya devam etti. Her gece rüyasında Clara’yı görüyordu; özgür olduğunu söyleyen Clara’yı. Ama Clara’nın gözleri artık boş bakıyordu. Travis uyanıyor, defteri açıyor, eski sayfaları okuyordu. Ve her seferinde aynı cümleyi yazıyordu: “Ben de unuttum mu? Yoksa hâlâ hatırlıyor muyum?”
Şimdi, Viktor kırıldıktan, ağı çöktükten, Travis gittikten sonra Sary ve Marry bahçe evinde otururken defteri yeniden açtılar. Travis’in Berlin sayfalarını okudular. Her satırda onun acısını, suçluluğunu, pişmanlığını hissettiler. Sary bir gece ağlayarak dedi ki: “O bizi kurtarmak için kendini feda etti. Çünkü Berlin’de kurtaramadıklarını kurtarmak istedi.” Marry başını salladı. Deftere yeni bir satır ekledi:
“Travis Berlin’de başladı.
Berlin’de kırıldı.
Ama bizi kurtarmak için Berlin’i yeniden yaşadı.
Ve bu sefer kazandı.”
Nehir akıyordu.
Sessizce.
Ama bu sefer dalgaları Travis’in adını fısıldıyordu.
•
Travis'in Berlin geçmişi, Sary ve Marry'nin ellerinde tuttukları defterin en kalın, en yıpranmış bölümüydü; sayfalar sararmış, kenarları kıvrılmış, bazı yerlerde mürekkep lekeleriyle kaplıydı çünkü Travis o satırları yazarken elleri titremiş, gözyaşları damlamıştı kâğıda. Viktor kırıldıktan, ağı çöktükten, Travis'in bedeni o soğuk Berlin sığınağında yere yığıldıktan sonra, iki kadın bahçe evinin sobasının başında oturup o sayfaları yeniden açtıklarında, her kelime yeniden canlanıyordu. Travis'in sesi kulaklarında yankılanıyordu; alçak, çatallı, bazen kesik kesik, sanki o anıları yüksek sesle söylemek bile onu yeniden o yıllara geri götürüyordu. Frankfurt’a döndükten sonra Travis nadiren konuşmuştu Berlin’den; sadece geceleri, uykusuz kaldığında, Marry’nin omzuna başını yaslayıp fısıldardı: “Orada kendimi kaybettim. Ama seni bulduğumda yeniden buldum.” Şimdi o kayboluşun detaylarını, satır satır, nefes nefese okuyorlardı.
2008 sonbaharında Berlin’e indiğinde Travis’in hayatı henüz gri bir sis perdesinin arkasındaydı. Frankfurt’taki evden kaçışı ani olmuştu; annesinin bir gece yine şişeyi devirdiği, kırılan camların arasında babasının eski fotoğrafının yere düştüğü o akşam. Travis bavulunu toplamış, tren biletini almış, arkasına bakmadan gitmişti. Alexanderplatz’a vardığında kar yağıyordu hafif hafif; neon ışıklar kar tanelerinde kırılıyordu. İlk gecesini bir hostelde geçirdi – ucuz, kalabalık, duvarlarda yabancı isimler kazınmış. Sabahları sokaklarda dolaşıyor, ucuz kahve içiyor, akşamları laptopunu açıp forumlara dalıyordu. O yıllarda hacker toplulukları hâlâ romantik bir havaya sahipti; gençler kod yazıyor, sistemleri kırıyor, ama Travis’in ilgisi kodda değil, zihindeydi. Bellek, travma, hipnoz, unutma. Bir gece – hostelin son gecesiydi, çünkü para bitmişti – bir ilan gördü: “Bellek manipülasyonu uzmanı aranıyor. İyi para. Gizlilik şart. V.” Mesaj attı. Cevap geldi: “Kreuzberg, Skalitzer Str. arkası, bodrum. Yarın 22:00.”
Viktor’la ilk karşılaşması buz gibiydi. Bodrum kapısı paslı, merdivenler kaygandı. Viktor kapıda bekliyordu; otuzlarının başında, kısa saçlı, gri gözlü, siyah deri ceketin içinde daha da keskin görünüyordu. “Ne biliyorsun?” diye sordu doğrudan. Travis anlattı: Üniversiteyi yarım bırakmıştı ama kendi kendine hipnoz teknikleri öğrenmişti, Milton Erickson’un kitaplarını yutmuştu, NLP script’leri yazıyordu, forumlarda paylaşılan eski psikoloji makalelerini ezberlemişti. Viktor güldü – kısa, soğuk bir gülüş. “Göster bakalım.” İlk müşteri o gece geldi: kırklı yaşlarında, elleri titreyen, gözleri kan çanağı bir adam. Karısı iki yıl önce intihar etmişti; her gece aynı sahneyi yaşıyordu: banyo kapısını açtığında kanlı su, yerde yatan beden, kendi donup kalan yüzü. Viktor Travis’e “Onu özgür kıl,” dedi. Travis adamı transa soktu; sesi yumuşak, ritmik, “Şimdi o anı bir film şeridi gibi görüyorsun… şerit yavaşlıyor… renkler soluyor… sesler uzaklaşıyor… artık sadece sis var, sis içinde hiçbir şey yok.” Otuz dakika sonra adam kalktı, omuzları dik, gözleri berrak. “Sanki yeniden doğdum,” dedi. Viktor bin euroyu Travis’in eline saydı. Travis o parayla Neukölln’de küçük bir oda tuttu; penceresi bir avluya bakıyordu, geceleri sokak lambasının ışığı duvara vuruyordu.
İşler hızla büyüdü. 2009’da Kreuzberg bodrumundan Mitte’deki bir loft’a taşındılar. Loft eski bir tekstil atölyesiydi; yüksek tuğla tavanlar, cam duvarlar, ortada deri kaplı profesyonel bir koltuk. Etrafında EEG cihazları, kalp atış monitörleri, Viktor’un bağlantıları sayesinde getirilen bir TMS makinesi – manyetik darbelerle beyin bölgelerini uyaran bir alet. Travis teknik direktör olmuştu; her müşteri için özel script’ler yazıyor, seansları kaydediyor, sonuçları analiz ediyordu. Müşteriler çeşitlendi: zengin bir iş insanı, travmatik boşanmasını unutturmak istiyordu; eski bir Bundeswehr askeri, Afganistan’daki patlamaları silmek istiyordu; bir politikacı, eski bir skandalı bastırmak istiyordu. Viktor müşterileri getiriyor, parayı topluyor, “güvenliği” sağlıyordu. Güvenlik bazen bir tehdit telefonuydu, bazen rüşvet, bazen de daha karanlık şeyler – Travis bir keresinde Viktor’un bir müşteriyi “ikna etmek” için adam tuttuğunu görmüştü.
En çok aklında kalan iş 2011 yazıydı. Müşteri “Clara”ydı – ellili yaşlarında, adı gizli tutulan bir kadın. Dosyası kalındı: çocukken babası tarafından istismar edilmiş, annesi görmezden gelmiş, yetişkinliğinde bir tarikata düşmüş, orada yıllarca kalmış. Tarikattan kaçtığında hafızası paramparça olmuştu. Viktor’a gelmişti çünkü “Artık hatırlamak istemiyorum,” demişti. Travis haftalarca çalıştı Clara’yla. Her seansta biraz daha derine indi; istismar anılarını katman katman soydu, tarikat ritüellerini bulanıklaştırdı, annesinin soğuk bakışlarını griye boyadı. Clara her seanstan sonra daha hafif hissediyordu. Son seansta Travis ona “Artık o anılar senin değil,” dedi. “Onlar bir başkasının hikâyesi. Sen sadece seyircisin.” Clara ağladı – mutluluk gözyaşlarıydı. “Özgürüm,” dedi. Travis o gece eve döndüğünde aynaya baktı; gözleri Viktor’un gözlerine benzemeye başlamıştı. Soğuk, gri, mesafeli.
Ama her iş temiz değildi. 2012’de bir müşteri – eski bir Stasi subayı – seans sırasında kalp krizi geçirdi. Adam sandalyesinde kaldı; gözleri açık, ağzı hafif aralık, nabzı durmuştu. Viktor soğukkanlılıkla “Temizle,” dedi. Travis titreyen ellerle cesedi çuvala koydu. Gece yarısı Spree Nehri’ne gittiler; köprüden aşağı attılar. Su sesi hâlâ Travis’in kulaklarında çınlıyordu. Ertesi sabah Viktor ekstra para verdi. “Bu işin bedeli,” dedi. “Unutma, biz kurtarıyoruz. Bazen kurtarmak için fedakârlık gerekir.” Travis o günden sonra uykusuz geceler yaşamaya başladı. İçindeki ses susmuyordu: “Sen katil oldun.”
Defter tutmaya o yıllarda başladı. Küçük, siyah kaplı bir defter; her işten sonra yazıyordu: müşteri kodu, kullanılan teknikler, sonuçlar, kendi hisleri. Defter büyüdükçe sırlar çoğaldı. Viktor bir gün defteri gördü. “Bunlar tehlikeli,” dedi. “Ama değerli. Sakla. Bir gün lazım olacak.” Travis sakladı. Ama defter aynı zamanda kaçış planıydı. Çünkü Travis artık Viktor’un yöntemlerinden iğreniyordu. İnsanları iyileştirmek yerine boş kabuklara dönüştürüyorlardı. Viktor’un gözlerinde artık para değil, güç vardı. Güç sarhoşluğu.
2013’te işler daha da karardı. Viktor “Kollektif Unutuş Ağı”nı kurmaya başladı – bir tür bulut sistemi, müşterilerin travmalarını topluyor, analiz ediyor, gerektiğinde yeniden aktive ediyordu. Politikacılar, iş insanları, hatta bazı polisler dosyalarını sisteme yükletmişti. Travis backdoor bıraktı kendi sistemine – ileride lazım olacağını bilerek. 2014 kışında kaçtı. Bir gece loft’a girdi, defterleri aldı, USB’leri kopyaladı, sonra ortadan kayboldu. Frankfurt’a döndü. Eski hayatına dönemeyeceğini biliyordu ama en azından Viktor’un elinden kurtulmuştu.
Şimdi, Viktor kırıldıktan, Travis gittikten sonra Sary ve Marry defteri okurken o yılların ağırlığını hissediyorlardı. Sary bir gece ağlayarak dedi: “O Berlin’de kendini kaybetti. Ama bizi bulduğunda yeniden buldu. Ve son anda bizi kurtarmak için Berlin’i yeniden yaşadı.” Marry başını salladı. Deftere yeni satırlar ekledi:
“Travis Berlin’de doğdu.
Berlin’de öldü.
Ama ölümüyle bizi doğurdu.
Hatıralar artık bizim.
Ve nehir akmaya devam ediyor.”
Sobanın ateşi sönerken iki kadın birbirine sarıldı. Dışarıda nehir akıyordu. Sessizce. Ama bu sefer dalgaları Travis’in adını taşıyordu. Ve onlar, geride kalanlar, o adı her sabah hatırlayarak yaşıyorlardı. Çünkü unutmak artık bir seçenek değildi. Hatırlamak ise tek kurtuluş yoluydu.
Günler geçti. Bahçe evinin penceresinden nehre bakıyorlardı. Sary bazen Travis’in eski polaroidlerini çıkarıyordu – Berlin sokaklarında çekilmiş, Viktor’la birlikte gülümseyen Travis. Fotoğraflara bakarken gözyaşları damlıyordu. Marry çay koyuyor, sobayı yakıyor, deftere yazmaya devam ediyordu. “Travis’in Berlin’i” diye bir bölüm açtılar defterde. Her gece bir anı ekliyorlardı: Clara’nın özgürleşme anı, Spree Nehri’nin soğuk suyu, Viktor’un gri gözleri, Travis’in titreyen elleri. O anılar artık korkutucu değildi; onlar Travis’in hikâyesinin parçalarıydı. Ve hikâye bitmemişti.
Bir sabah Sary kalktı, pencereyi açtı. Soğuk hava içeri doldu. Nehre baktı uzun uzun. “O nehre ceset attılar,” dedi alçak sesle. “Ama şimdi o nehir bizi temizliyor.” Marry yanına geldi, elini tuttu. “Travis de öyleydi,” dedi. “Bizi temizledi. Kendi kirini bize bırakarak.”