27. BÖLÜM

3124 Words
Nehir akarken, bahçe evinin etrafındaki hayat yavaş yavaş yeni bir ritme kavuşuyordu. Sary ve Marry, Travis'in yokluğunun yarattığı boşluğu doldurmak için birbirlerine daha sıkı sarılmışlardı. Günler uzuyor, geceler kısalıyordu; ilkbahar Frankfurt'un sokaklarını yeşillendirirken, iki kadın da içlerindeki acıyı yeşertmeye çalışıyorlardı. Sobanın başında oturdukları akşamlar artık defter okumakla değil, geleceği hayal etmekle geçiyordu. Travis'in Berlin geçmişi, o sararmış sayfalarla sınırlı kalmış gibiydi; ama hayalet gibi, her köşede gizleniyordu. Sary bazen mutfakta kahve yaparken, Travis'in sesini duyduğunu sanıyordu – o alçak, çatallı fısıltı: “Kendimi kaybettim, ama sizi buldum.” Marry ise daha sessizdi son zamanlarda; gözleri sık sık nehre kayıyor, eli karnına gidiyordu. Bir sır taşıyordu içinde, Travis'in son hediyesi gibi, ama söylemek için doğru anı bekliyordu. O sabah, pencereyi açtıklarında, hava ılıktı; nehirdeki suyun sesi daha yumuşak geliyordu. Sary kahvaltıyı hazırlarken, Marry'nin yüzündeki solgun ifadeyi fark etti. “İyi misin?” diye sordu yumuşakça. Marry başını salladı, ama gözleri doluydu. “Söylemeliyim,” dedi nihayet. “Hamileyim.” Kelime havada asılı kaldı, bir mucize gibi, bir lanet gibi. Travis'in ölümüyle başlayan yeni hayat, şimdi bir bebekle taçlanıyordu. Sary'nin gözleri büyüdü; önce şaşkınlık, sonra sevinç. “Travis'in mi?” diye sordu, sesi titreyerek. Marry başıyla onayladı. “Son gecemizdi. Berlin'e gitmeden önce. Bana ‘Eğer bir şey olursa, bu seni koruyacak’ demişti. Bilmiyordu, ama hissediyordu belki.” İki kadın birbirine sarıldı; gözyaşları karıştı, nehir gibi aktı. Bu bebek, Travis'in Berlin'deki karanlığından doğan bir ışık gibiydi. Ama aynı zamanda bir yük; çünkü Viktor'un ağı çökmüş olsa da, gölgeler hâlâ peşlerindeydi. Defterin sayfalarına yeni bir bölüm eklediler o gün: “Nehrin Bebeği.” Marry'nin karnındaki hayat, Travis'in mirasını taşıyordu – bellek manipülasyonunun sırları, unutuşun acısı, ama en çok da sevginin gücü. Sary, Marry'nin elini tuttu ve “Bu bebek bizi birleştirecek,” dedi. “Travis'in ruhu onda yaşayacak.” Dışarıda nehir akıyordu, dalgaları artık bir ninni gibiydi. Hamilelik Marry'yi değiştirdi; vücudu yumuşadı, yüzü parladı, ama içindeki korku büyüdü. Geceleri uykusuz kalıyor, karnına dokunup Travis'in Berlin anılarını düşünüyordu. O defterdeki satırlar şimdi daha canlı geliyordu; Viktor'un gri gözleri, Spree Nehri'ne atılan ceset, Clara'nın özgürleşme gözyaşları. Bebek, Travis'in Berlin'deki günahlarının bir kefareti miydi yoksa? Marry doktor randevularına yalnız gidiyordu; Frankfurt'un kalabalık hastanelerinde, ultrason ekranında bebeğin kalp atışını duyduğunda, Travis'in sesini hatırlıyordu: “Orada kendimi kaybettim.” Ama şimdi, bu bebekle, kendini yeniden buluyordu. Sary ise koruyucu bir anne gibi davranıyordu; yemekler pişiriyor, bitki çayları demliyor, deftere hamilelik notları düşüyordu. “Bebek ilk tekmesini attı,” diye yazdı bir gün. “Sanki Travis selam gönderiyor.” Bahçe evi artık bir yuva gibiydi; duvarlara bebek resimleri astılar, Travis'in eski polaroidlerini yanına koydular. Ama huzur kısa sürdü. Bir akşam posta kutusunda bir zarf buldular; isimsiz, Berlin postası damgalı. İçinde bir not: “Sırlarınız bende. Defteri verin, yoksa bebek tehlikede.” İmza yoktu, ama Viktor'un gölgesi gibiydi. Sary zarfı yaktı sobada, ama korku yerleşti içlerine. “Viktor öldü,” dedi Marry titreyerek. “Ağı çöktü.” Sary başını salladı: “Ama ağı kuran sadece o değildi. Kollektif Unutuş Ağı'nda başkaları vardı. Politikacılar, iş insanları. Belki biri hayatta kaldı.” O gece uyumadılar; defteri sakladılar, ama sırlar artık bir tehdit gibiydi. Marry karnını okşadı: “Seni koruyacağım,” diye fısıldadı bebeğe. Nehir dışarıda akıyordu, ama dalgaları şimdi daha hızlı, daha öfkeli geliyordu. Günler ilerledikçe, Marry'nin hamileliği belirginleşti; karnı şişti, adımları yavaşladı. Frankfurt'un sokaklarında yürürken, insanlar gülümsüyordu ona – bir anne adayı, hayatın sembolü. Ama içindeki fırtına dinmiyordu. Travis'in Berlin günlerini rüyalarında görüyordu: bodrumdaki seanslar, EEG cihazlarının bip sesleri, müşterilerin inlemeleri. Bir rüyasında Viktor'u gördü; gri gözleri parlıyordu, elinde bir USB: “Bebek benim olacak,” diyordu. Uyandığında ter içindeydi; Sary yanındaydı, su getiriyordu. “Kabus mu?” diye sordu. Marry anlattı. “O ağı yeniden kurmak istiyorlar belki,” dedi. Sary defteri çıkardı: “Burada ipuçları var. Travis backdoor bırakmıştı sisteme. Belki onu kullanabiliriz.” İki kadın o akşam defteri inceledi; Travis'in notları karmaşıktı, kodlar, şifreler, adresler. Bir sayfa dikkat çekti: “Kollektif'in çekirdeği: Berlin Mitte, eski loft. Şifre: Unutuş123.” Marry gözlerini kapadı: “Gidemeyiz. Bebek için tehlikeli.” Ama Sary ısrar etti: “Gitmezsek, onlar gelir.” Karar verdiler; Frankfurt'tan Berlin'e tren bileti aldılar. Yolculuk uzun sürdü; Marry pencereden dışarı bakıyor, karnındaki bebeğe hikâyeler anlatıyordu: “Baban Berlin'de bir kahramandı. Karanlığı yendi.” Tren Berlin'e vardığında, kar yağıyordu hafif hafif – tıpkı Travis'in indiği gibi. Alexanderplatz neon ışıklarla parlıyordu. Mitte'ye yürüdüler; loft hâlâ oradaydı, ama terk edilmiş gibiydi. Kapı paslıydı; şifreyi girdiler, içeri girdiler. İçerisi tozlu, cihazlar kırık, ama bir bilgisayar hâlâ çalışıyordu. Sary oturdu, Travis'in backdoor'unu kullandı; sistem açıldı. Dosyalar aktı ekrana: müşteriler, travmalar, manipülasyonlar. Bir dosya dikkat çekti: “Hedef: Travis'in mirası.” İçinde Marry'nin adı, adresi, hatta hamilelik tahmini. “Bizi izliyorlar,” dedi Sary. Marry karnını tuttu: “Kaçalım.” Ama kapı açıldı o anda; bir adam girdi, gri gözlü, Viktor'a benzeyen. “Hoş geldiniz,” dedi soğukça. “Defteri verin.” Adamın adı Lukas'tı; Viktor'un eski ortağı, ağı devralan. Gözleri gri değildi aslında, ama bakışları aynı soğuklukta. “Viktor öldü, ama iş devam ediyor,” dedi. “Travis'in defteri bizim. O sırlar para eder.” Marry ve Sary köşeye sıkıştılar; Marry karnını korudu. “Bebek için yapmayın,” diye yalvardı. Lukas güldü: “Bebek mi? İlginç. Belki onu da kullanırız – yeni nesil manipülasyon için.” Sary defteri çıkardı, ama vermedi: “Travis backdoor bıraktı. Sistemi şimdi yok ediyorum.” Parmakları klavyede uçtu; kodlar girdi, ağ çökmeye başladı. Lukas silah çıkardı: “Dur!” Ama geç kaldı; ekranlar karardı, dosyalar silindi. Lukas öfkeyle ateş etti, ama ıskaladı; Sary adamı itti, Marry kapıya koştu. Dışarı çıktılar, sokaklara daldılar. Berlin'in gecesi onları yuttu; Kreuzberg'e kadar koştular, bir hostele sığındılar. Marry'nin kalbi deli gibi atıyordu; bebek tekme attı, sanki “Ben buradayım” diyordu. Sary polisi aradı, ama Lukas kaçmıştı. O gece hostelde kaldılar; Marry ağladı: “Neden bitmiyor bu?” Sary sarıldı: “Çünkü Travis'in hikâyesi bizim. Biz bitireceğiz.” Sabah trenle döndüler Frankfurt'a; defter hâlâ ellerindeydi, ama ağ yoktu artık. Bebek güvenliydi, en azından şimdilik. Hamilelik ilerledikçe, Marry'nin vücudu ağırlaştı; doktorlar her şeyin normal olduğunu söylüyordu. Ultrasonlarda bebek sağlıklı görünüyordu – bir kız, Travis'in gözlerine benzeyen. Sary isim düşündü: “Clara koyabiliriz, Travis'in kurtardığı kadın gibi.” Marry güldü: “Veya Nehir, akış gibi.” Bahçe evi bebek hazırlıklarıyla doldu; beşik aldılar, kıyafetler ördüler. Ama Lukas'ın tehdidi akıllarındaydı; kapıyı kilitlemeye başladılar, pencereleri kapattılar. Bir akşam telefon çaldı; bilinmeyen numara. Marry açtı: “Defteri ver, yoksa bebek gider.” Lukas'tı. Marry kapattı, titredi. Sary defteri inceledi: “Burada daha fazla sır var. Belki polise verelim.” Ama Travis'in notu vardı: “Polis de ağı kullanıyordu.” Güvenemiyorlardı. Kendi başlarına çözmeye karar verdiler. Marry internete girdi, hacker forumlarına daldı – Travis'in öğrettikleriyle. Bir backdoor daha buldu: Lukas'ın kişisel sistemi. Gece yarısı hackledi; dosyaları indirdi. İçinde her şey vardı: Viktor'un ölümü, ağı devralışı, hatta Travis'in öldürülme planı. “Kanıtımız var,” dedi Sary. Dosyaları anonim bir siteye yüklediler; medya patladı. Haberler Berlin'den yayıldı: “Gizli Bellek Manipülasyon Ağı Çökertildi.” Lukas tutuklandı ertesi gün. Tehdit bitti; nehir yeniden sakin aktı. Bebek doğuma yaklaştıkça, Marry'nin anıları canlandı; Travis'le ilk tanıştıkları gün, Frankfurt'ta bir kafede. O gri gözlü adam, Berlin'den kaçmış, yaralı. Marry ona aşık olmuştu hemen; Sary ise arkadaş olarak girmişti hayatlarına. Üçlü olmuşlardı – Travis, Marry, Sary. Berlin geçmişi onları birleştirmişti. Şimdi bebekle dört olacaklardı. Doğum günü geldi; hastanede, Marry sancılar içinde bağırdı. Sary elini tuttu: “Travis burada.” Bebek doğdu – sağlıklı bir kız, ağlayarak. Marry kucağına aldı: “Adın Travis'in mirası: Nehir.” Bebek gözlerini açtı; gri gibiydi, Viktor'un değil, Travis'in gibi. Eve döndüklerinde, deftere yeni sayfa eklediler: “Nehrin Bebeği doğdu. Berlin bitti, yeni hayat başladı.” Ama hikâye bitmemişti; Nehir büyüdükçe, Travis'in sırlarını öğrenecekti. Belki bir gün Berlin'e gidecek, loftu görecek, defteri okuyacaktı. Ama şimdilik, bahçe evinde huzur vardı. Nehir akıyordu, dalgaları ninniler söylüyordu. Yıllar geçti; Nehir beş yaşına geldiğinde, Marry ve Sary hâlâ bahçe evindeydiler. Nehir koşuyor, oynuyor, nehre taş atıyordu. “Anne, babam nerede?” diye soruyordu bazen. Marry anlatıyordu: “Berlin'de bir kahraman oldu. Seni kurtardı.” Defter rafta duruyordu, tozlu. Bir gün Nehir onu buldu, açtı. “Bu nedir?” diye sordu. Sary güldü: “Hikâyemiz.” O akşam okudular; Berlin'in karanlığı, Viktor'un ağı, Travis'in fedakârlığı. Nehir dinledi, gözleri büyüdü. “Ben de mi kahraman olacağım?” dedi. Marry sarıldı: “Zaten öylesin.” Hayat devam etti; Nehir okula gitti, arkadaşlar edindi. Ama içindeki gri gözler, Travis'in mirasıydı. Belki bir gün bellek manipülasyonu öğrenecek, ama iyilik için kullanacaktı. Lukas hapisteydi, ağ çökmüştü. Frankfurt huzurluydu. Nehir akıyordu, sonsuza dek. Ama geçmiş tamamen silinmemişti. Nehir on yaşına geldiğinde, bir zarf geldi yine; Berlin'den. İçinde bir USB: “Kollektif yeniden doğuyor.” Marry ve Sary baktılar; dosyalar eskiydi, ama yeni isimler vardı. “Bitmedi mi?” diye sordu Nehir. Sary başını salladı: “Hayat böyle. Ama biz güçlüyüz.” Üçü birlikte hacklediler; ağı yeniden çökerttiler. Nehir kod yazmayı öğrendi, Travis gibi. Hikâye devam etti; Berlin'in gölgesi uzundu, ama aşk daha uzundu. Nehir, Marry, Sary – Travis'in ailesi. Defter büyüdü, sayfalar doldu. Her paragraf bir hayat, her kelime bir anı. Ve nehir akıyordu, onları taşıyarak. Nehir ergenliğe girdiğinde, Berlin'e gitmek istedi. “Babamı anlamak için,” dedi. Marry ve Sary kabul etti; trenle gittiler. Alexanderplatz'ta indiler, kar yağıyordu. Lofta gittiler; şimdi bir sanat galerisiydi. İçeride Travis'in polaroidleri gibi resimler vardı. Nehir dokundu duvarlara: “Burada mıydı?” Marry anlattı: “Evet, burada kendini kaybetti.” Ama Nehir güldü: “Ve bizi buldu.” Dönüşte deftere yazdılar: “Berlin ziyaret edildi. Geçmiş affedildi.” Hayat normale döndü; Nehir üniversiteye gitti, psikoloji okudu – Travis gibi. Manipülasyon değil, iyileştirme için. Marry yaşlandı, Sary yanındaydı. Bebek artık kadındı, ama miras aynıydı. Yirmi yıl sonra, Nehir defteri yayınladı – anonim olarak. Kitap oldu: “Berlin'in Unutuşu.” Dünya okudu; ağı ifşa etti. Lukas'ın mirasçıları yenildi. Nehir bir aile kurdu, kendi bebeği oldu. Döngü devam etti. Marry ve Sary bahçe evinde öldü; nehre gömüldüler. Nehir akıyordu, isimlerini taşıyarak. Travis'in Berlin geçmişi bitmişti, ama mirası sonsuzdu. • Nehrin akışı, Frankfurt'un o sakin banliyösünde artık sadece bir fon sesi olmaktan çıkmıştı; Marry ve Sary için yaşayan bir varlık haline gelmişti, Travis'in son nefesleriyle karışmış, onların geleceğini taşıyan bir damar gibi. Bebek doğduktan sonra – Nehir adını verdikleri o minik kız, gri-yeşil gözleriyle Travis'in hayaletini yansıtan – bahçe evi bambaşka bir ritme geçti. İlk aylar kaos ve mucize karışımıydı; geceleri uykusuz ağlamalar, gündüzleri minik ellerin Travis'in eski polaroidlerine uzanışı, Marry'nin emzirirken deftere fısıldadığı dualar. Sary, evin yükünü omuzlamıştı; market alışverişleri, bez değişiklikleri, doktor kontrolleri – hepsini sessiz bir kararlılıkla yapıyordu. Marry ise bebeğe bakarken kendi yaralarını sarıyordu; her emzirme seansı, Travis'le geçirdikleri son gecenin bir yankısı gibiydi. “O gece bana ‘Eğer bir gün gidersem, bu çocuk seni tutsun’ demişti,” diye anlatıyordu Marry bazen, sesi kırık ama yumuşak. “Sanki biliyordu. Sanki Berlin'deki son seansında, Viktor'un gri gözlerine bakarken, bu anı gördü.” Nehir büyüdükçe – üç aylıkken gülümsemeye başladı, altı aylıkken emeklemeye geçti – evdeki hava değişti; Travis'in acısı hâlâ oradaydı ama artık gölgede kalıyordu, bebeğin kahkahalarıyla aydınlanıyordu. Defterin “Nehrin Bebeği” bölümü dolmaya başladı; her sayfa bir kilometre taşı: ilk diş, ilk kelime (“anne” demişti, ama hangisine baktığı belli değildi), ilk adım nehre doğru. Sary bir gece deftere yazdı: “Travis'in Berlin'i mezardı. Nehir ise bahçemiz. O bahçede çiçek açıyoruz şimdi.” Yıllar aktı, nehir gibi sessiz ama kararlı. Nehir beş yaşına geldiğinde, bahçe evinin bahçesi oyun alanı olmuştu; salıncak Travis'in eski bir tahtasından yapılmıştı, kum havuzu Marry'nin elleriyle kazılmıştı. Küçük kız, gri gözleriyle etrafı tararken sık sık soruyordu: “Babam nerede?” Marry ve Sary cevap vermekte ustalaşmıştı; “Berlin'de bir kahraman oldu, bizi kurtardı, şimdi nehre karıştı,” diyorlardı. Nehir bunu kabul ediyor gibiydi; nehre taş atıyor, “Babam, bakıyorum sana,” diye bağırıyordu. Ama bir akşam, defteri buldu. Rafta tozlanmış, siyah kaplı o defter, Travis'in titreyen elleriyle yazılmış sırları taşıyordu. Nehir sayfaları karıştırdı, resimleri gördü – Viktor'un deri ceketi, Kreuzberg bodrumunun paslı kapısı, Spree Nehri'nin köprüsü. “Bu ne?” diye sordu annelerine. Marry derin bir nefes aldı, Sary yanına oturdu. O gece uzun uzun anlattılar; Berlin'in karanlığını, Travis'in kendini kaybetmesini, Viktor'un soğuk gülüşünü, ama en çok da sevgiyi. “Baban insanları kurtarmak istiyordu,” dedi Marry. “Ama bazen kurtarmak için kirlenmek zorunda kaldı. Sonunda bizi seçti.” Nehir dinledi, gözleri faltaşı gibi açık. “Ben de kurtarabilir miyim?” diye sordu. Sary güldü, gözyaşını sildi: “Zaten kurtarıyorsun. Her gün.” O andan sonra Nehir deftere dokunmayı alışkanlık haline getirdi; kendi çizgilerini eklemeye başladı – nehir resimleri, üç kadının siluetleri, Travis'in hayali bir portresi. Defter artık sadece geçmişin değil, geleceğin de deposuydu. Nehir on yaşına bastığında, dünya değişmişti. Frankfurt'un sokakları daha kalabalık, daha hızlıydı; ama bahçe evi hâlâ aynıydı, nehir hâlâ aynı şarkıyı söylüyordu. Kız okulda parlak bir öğrenciydi; matematik ve edebiyat onun için oyun gibiydi, ama en çok bilgisayar derslerini seviyordu. Travis'in eski laptopunu – Marry'nin sakladığı, tozlu o makineyi – bir gün açtı. İçinde hâlâ Berlin'den kalma dosyalar vardı; Travis'in yazdığı script'ler, backdoor kodları, Kollektif Unutuş Ağı'nın enkazı. Nehir sormadan anlamaya başladı; anneleri ona anlatmıştı zaten, ama şimdi kendi gözleriyle görüyordu. Bir akşam Sary ve Marry'yi karşısına aldı: “Neden hâlâ saklıyorsunuz bunları? Sistem çöktü demiştiniz.” Marry sustu, Sary cevap verdi: “Çünkü tamamen çökmedi. Parçaları hâlâ dolaşıyor. Lukas hapiste, ama başkaları var. Politikacılar, eski müşteriler. Unutuş para getiriyor hâlâ.” Nehir o gece laptop başında saatler geçirdi; Travis'in kodlarını inceledi, forumlara daldı – hacker toplulukları artık daha karanlık, daha profesyoneldi. Bir iz buldu: Berlin'de hâlâ aktif bir sunucu, eski loft'un IP'sinden sızan sinyaller. “Gitmeliyiz,” dedi sabah kahvaltıda. Marry itiraz etti: “Tehlikeli.” Ama Nehir ısrar etti: “Travis'in mirası bu. Eğer bitirmezsek, bizi bulurlar yine.” Üçü birlikte karar verdi; tren biletleri alındı, defter çantaya kondu. Berlin'e vardıklarında, Nehir on yaşındaki haliyle Alexanderplatz'da durdu, kar yağıyordu tıpkı Travis'in indiği gibi. “Burada mı başladı?” diye sordu. Marry başıyla onayladı: “Ve burada bitti.” Mitte'ye yürüdüler; eski loft artık bir coworking alanı olmuştu, cam duvarlar yenilenmiş, tuğlalar boyanmıştı. İçeri girdiklerinde Nehir'in kalbi hızlı atıyordu; Travis'in deri koltuğu hâlâ oradaydı belki, ama yoktu – yerine modern masalar konmuştu. Sunucuyu bulmak kolay olmadı; bodrum katına indiler, eski kablolar arasında bir router fark ettiler. Nehir laptopunu bağladı, Travis'in backdoor'unu çalıştırdı. Ekran açıldı; dosyalar hâlâ oradaydı – yeni müşteriler, yeni travmalar, yeni unutuş siparişleri. Bir isim dikkat çekti: “Hedef: Nehir – mirasçı.” Marry'nin eli titredi; Sary küfretti. “Bizi hâlâ izliyorlar.” Nehir kod yazmaya başladı; Travis'in öğrettiği gibi, sessizce, kararlı. Sunucuyu temizledi, dosyaları sildi, iz bırakmadan kapattı. Ama bir alarm tetiklendi; kapı açıldı, iki adam girdi – gri takım elbiseli, gözleri soğuk. “Defteri verin,” dedi biri. Nehir kalktı: “Artık yok. Sistem de yok.” Adam silah çıkardı; ama Marry öne atıldı, “Bırakın kızı.” Kavga kısa sürdü; Sary bir sandalyeyi kaptı, adamı vurdu, diğeri kaçtı. Polis geldiğinde her şey bitmişti; adam yakalandı, dosyalar polise teslim edildi – ama Travis'in backdoor'u sayesinde izler silinmişti, kimse onları bağlayamadı. Dönüş yolunda tren sallanırken Nehir deftere yazdı: “Berlin'i bitirdim. Artık benim sıram.” Marry ve Sary sustu; gurur ve korku karışımı bir sessizlik. Frankfurt'a döndüklerinde hayat normale döndü gibiydi; ama değildi. Nehir kodlamaya devam etti; okul projeleri yerine gizli projeler yaptı. On dört yaşına geldiğinde kendi hacker kimliğini yarattı: “RiverGhost” – nehrin hayaleti. Forumlarda Travis'in eski tekniklerini paylaşıyordu, ama tersine; travmaları silmek yerine hatırlatıyordu, mağdurlara güç veriyordu. Bir gece bir mesaj aldı: “Clara'dan selam. Teşekkürler.” Clara hayattaydı, özgürdü, Nehir'in kodlarıyla eski anılarını geri kazanmıştı. Marry ağladı o gece: “Travis görse gurur duyardı.” Nehir büyüdükçe evdeki dinamik değişti; artık o koruyandı, anneleri dinleniyordu. Marry yaşlandı, saçları beyazladı; Sary eklemlerinden şikâyet ediyordu. Ama nehir akmaya devam ediyordu, dalgaları güçleniyordu. Nehir yirmi yaşına geldiğinde üniversiteyi bitirmiş, Berlin'e taşınmıştı – ironik bir seçim. Mitte'deki eski loft'un yakınında küçük bir daire tuttu; penceresi Spree'ye bakıyordu. İş olarak etik hackerlık yapıyordu; şirketlere güvenlik açığı buluyor, ama geceleri kendi savaşını veriyordu. Kollektif'in kalıntılarını takip ediyordu; yeni isimler, yeni ağlar. Bir gece büyük bir sunucuya sızdı; içinde yüzlerce dosya – politikacılar, CEO'lar, hatta bir bakan. Ama bir dosya onu durdurdu: “Travis – orijinal prototip.” İçinde Travis'in kendi seans kayıtları vardı; Viktor'la yaptığı ilk deney, kendi travmasını silme girişimi. Travis annesinin alkolizminden, babasının terk edişinden kaçmak için kendini hipnotize etmişti Berlin'e gelmeden önce. Nehir dinledi kayıtları; Travis'in sesi, titrek, kırık: “Unutmak istiyorum. Ama unutursam kendimi kaybederim.” Gözyaşları aktı Nehir'in yanaklarından; Travis'i ilk kez gerçekten anladı. O gece annelerini aradı: “Babam kahraman değildi sadece. Kırılmış bir adamdı. Ve bizi seçti.” Marry telefonda sustu uzun süre: “Evet. Ve seni doğurdu.” Yirmi beş yaşında Nehir bir kitap yazdı – defterin genişletilmiş hali: “Nehrin Sırları.” Anonim yayınladı, ama dünya tanıdı; Berlin skandalı yeniden patladı, eski dosyalar gün yüzüne çıktı. Medya “RiverGhost”u arıyordu; Nehir saklandı, ama etkisini gördü. Mağdurlar ona yazıyordu; travmalarını geri istiyorlardı. Nehir onlara yardım etti; script'ler yazdı, seanslar düzenledi – ama Travis'in yaptığı gibi değil, izinle, sevgiyle. Bir gün Clara'yla buluştu; yaşlı kadın hâlâ dimdikti. “Baban beni kurtardı,” dedi. “Sen dünyayı kurtarıyorsun.” Nehir güldü: “Hayır. Sadece hatırlatıyorum.” Hayat devam etti; Nehir evlendi, bir kızı oldu – adını Sary koydu. Marry ve Sary torunlarını gördükçe yaşlandılar; bahçe evi hâlâ duruyordu, nehir hâlâ akıyordu. Otuz beş yaşında Nehir annelerini kaybetti; önce Marry, sonra Sary. İkisini de nehre gömdüler, Travis'in yanına – sembolik olarak. Defter artık Nehir'indeydi; son sayfaya yazdı: “Onlar gitti. Ama nehir kaldı. Ben kaldım. Ve sen, küçük Sary, devam edeceksin.” Kızına defteri verdiğinde on yaşındaydı – tıpkı Nehir'in aldığı yaşta. “Bu senin mirasın,” dedi. “Karanlığı aydınlat.” Küçük Sary sayfaları karıştırdı, Travis'in resmine baktı: “O kim?” Nehir anlattı; uzun uzun, tıpkı Marry ve Sary'nin ona anlattığı gibi. Döngü devam ediyordu; Berlin'in gölgesi uzundu, ama nehrin akışı daha güçlüydü. Nehir kırkına geldiğinde dünya değişmişti; bellek manipülasyonu artık yasadışı değildi – tıbbi olarak kullanılıyordu, ama etik sınırlar çizilmişti. Nehir danışmanlık yapıyordu; travma mağdurlarına yardım ediyor, unutuşu değil hatırlamayı öğretiyordu. Bir gün Berlin'e döndü; eski loft artık bir müze olmuştu – “Unutuş ve Hatırlama Müzesi.” İçinde Travis'in polaroidleri sergileniyordu, defterin kopyası cam vitrinde duruyordu. Nehir vitrine dokundu: “Teşekkürler baba.” Dışarı çıktığında nehir akıyordu; Spree, Main'le birleşmiş gibiydi artık. Hayat bitmiyordu; sadece akıyordu. Nehir eve döndü, kızına sarıldı. Defter hâlâ açıktı; yeni sayfalar bekliyordu. Çünkü hikâye bitmemişti. Nehir akıyordu, dalgaları isim taşıyordu: Travis, Marry, Sary, Nehir, Sary... Sonsuza dek. Ve bahçe evinde, pencereden nehre bakan küçük Sary bir gün deftere yazacaktı: “Berlin başladı. Nehir bitirmedi. Biz devam ediyoruz.” Sobanın ateşi yanacaktı yine; dışarıda kar yağacaktı belki, neon ışıklar kırılacaktı suda. Ama bu sefer korku değil, umut vardı dalgalarda. Çünkü unutmak bir seçenek değildi artık. Hatırlamak ise tek özgürlük yoluydu. Ve onlar, geride kalanlar – ya da ileride gidenler – o yolu birlikte yürüyorlardı. Nehirle, acıyla, sevgiyle. Ama en önemlisi: özgürce.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD