SARY
Frankfurt’un o gri, endüstriyel banliyölerinden birinde, Main Nehri’nin kenarındaki eski bir apartman dairesinde başladı; 1980’lerin son yıllarında, duvarlarda hâlâ Soğuk Savaş’ın tozlu yankıları asılıyken, televizyonda Berlin Duvarı’nın yıkılışını izlerken annesinin gözyaşlarını ilk kez gördüğü o kış günüyle. Sary o zaman on iki yaşındaydı; uzun, koyu kestane saçları sırtına kadar inen, gözleri yeşilin en koyu tonunda, ama bakışlarında hep bir mesafe taşıyan bir kızdı. Ailesi Polonya’dan göç etmişti yetmişlerde; babası bir fabrika işçisi, annesi temizlikçi olarak geçiniyor, evde Lehçe konuşuluyor, Almanca sadece okulda ve markette kullanılıyordu. Sary’nın çocukluğu sessizdi; abisi yoktu, kardeşi yoktu, sadece annesinin yorgun elleri ve babasının eve geç gelen, alkol kokan nefesi vardı. Okulda “yabancı” damgası yiyordu; sınıf arkadaşları “Polack” diye fısıldıyordu arkasından, öğretmenler ise ona ekstra ödev vererek “entegrasyon”u hızlandırmaya çalışıyordu. Ama Sary’nın içinde bir ateş yanıyordu; sessiz, ama harlı. Kitaplara sığınıyordu; kütüphaneden ödünç aldığı eski polisiye romanlar, Kafka’nın Dönüşüm’ü, annesinin hediye ettiği, sararmış sayfalı bir şiir kitabı. On dört yaşında ilk sigarasını içti; okulun arkasındaki terk edilmiş demiryolu raylarında, arkadaş grubuyla – ki onlar da göçmen çocuklarıydı, Türk, Yugoslav, İtalyan karışımı bir çete gibiydiler. Sigara dumanı boğazını yakarken ilk kez özgür hissetti; “Buradan gideceğim bir gün,” dedi kendi kendine. “Bu gri şehri, bu gri hayatı bırakacağım.”
Gençliğinin en belirgin dönemi on altı-on sekiz yaş arasıydı; lise son sınıflara yaklaşırken Sary’nın bedeni değişti, yüz hatları keskinleşti, gözlerindeki mesafe daha da derinleşti. Okulda başarılıydı ama asiydi; tarih dersinde öğretmen “Almanya’nın birleştirilmesi bir zaferdir” dediğinde el kaldırıp “Zafer mi? Duvar yıkıldı ama insanlar hâlâ bölünük” demişti, sınıf susmuştu. Öğretmen kızmıştı, ama Sary umursamadı; o yıllarda politikayla ilgilenmeye başlamıştı. Sokaklarda yürüyüşlere katılıyordu; anti-faşist gruplar, göçmen hakları savunucuları, squatter hareketleri. Kreuzberg’e trenle gidip Berlin’in o kaotik, renkli sokaklarında saatlerce dolaşıyordu; duvarda grafitiler, kafelerde ucuz bira, gece kulüplerinde techno’nun ilk vuruşları. Bir gece Tresor’da dans ederken – o efsanevi yeraltı kulübünde, eski bir banka kasasında – ilk kez Marry’yle tanıştı. Marry o zaman yirmi yaşındaydı; sarı saçlı, mavi gözlü, gülüşüyle etrafı aydınlatan bir kız. Dans pistinde çarpıştılar; Marry güldü, “Dikkat et, yoksa ezerim seni,” dedi. Sary da güldü – nadir gülüşlerinden biriydi. O gece sabaha kadar konuştular; sigara molalarında, kulübün arka bahçesinde, soğuk beton zeminde oturup hayatlarından bahsettiler. Marry Frankfurt’tan kaçmıştı; ailesi muhafazakârdı, babası “kız evlat evde oturur” diyordu, Marry ise “Hayır, ben dünyayı göreceğim” demişti. İkisi de aynı şeyi istiyordu: özgürlük. O geceden sonra arkadaş oldular; haftasonları Berlin’e trenle gidip dönüyor, squatlarda kalıyor, manifestolar okuyor, aşkı ve politikayı karıştırıyorlardı.
Sary’nın yirmi yaşına bastığı yıl her şey hızlandı. Üniversiteye başladı – sosyoloji, Frankfurt’ta Goethe Üniversitesi’nde. Ama dersler onu tatmin etmiyordu; teoriler kuru geliyordu, sokak daha gerçekti. Marry’yle birlikte bir grup kurdular; “FreiRaum” adını verdiler kendilerine – özgür alan. Küçük eylemler yapıyorlardı: göçmen kamplarına yardım dağıtıyor, ırkçı afişleri boyuyor, gecekondu işgalleri organize ediyorlardı. Sary o yıllarda ilk kez âşık oldu; gruptaki bir çocuk, adı Jonas’tı – uzun saçlı, gitar çalan, anarşist manifestolar yazan biri. Birlikte yaşadılar bir süre; Marry’nin bulduğu eski bir apartman dairesinde, üç katlı, bahçesi olmayan, ama penceresi Main’e bakan bir evde. Jonas’la geceleri konuşuyorlardı; Sary ona Polonya’daki çocukluğunu anlatıyor, Jonas ise Batı Almanya’da büyümüş bir gencin öfkesini döküyordu. Ama aşkları kısa sürdü; Jonas bir eylem sırasında polis tarafından dövüldü, kaburgaları kırıldı, sonra başka bir şehre taşındı. Sary kırıldı ama ağlamadı; “Aşk da politikadır,” dedi Marry’ye. “Kaybedince daha güçlü olursun.” O kırıkla birlikte Sary’nın içinde bir şey değişti; daha sertleşti, daha kararlı. Sigarayı bırakmadı ama içkiyi azalttı; geceleri defter tutmaya başladı – küçük, siyah kaplı bir defter, Travis’inkine benzer ama daha düzenli yazılmış. İçine eylemlerin notlarını, gördüğü rüyaları, Marry’yle yaptığı sohbetleri yazıyordu. Bir sayfasında şöyle bir cümle vardı: “Özgürlük, kaybetmeyi göze almaktır. Ben kaybettim. Şimdi kazanıyorum.”
Yirmi üç yaşında Marry’yle tanıştıkları o kulüpte bir gece Travis’le karşılaştılar. Travis o zaman Berlin’den yeni dönmüştü; gözleri gri, elleri titrek, sesi alçak. Marry onu ilk fark etti; bara yaslanmış, bira içiyor, etrafına bakmıyordu bile. “O adam kırık,” dedi Marry. Sary baktı; Travis’in gözlerindeki boşluğu gördü – kendi gençliğindeki boşluğa benzer bir şey. Yaklaştılar; üçü masaya oturdu. Travis az konuştu; Berlin’den bahsetmedi, Viktor’dan bahsetmedi, sadece “Orada kendimi kaybettim” dedi bir kez. Ama Sary onun gözlerinde bir hikâye gördü; dinlemeye değer bir hikâye. O gece sabaha kadar konuştular; Travis’in Frankfurt’a dönüşü, Marry’nin neşesi, Sary’nin sessiz öfkesi bir araya geldi. Üçlü oldular; bahçe evini birlikte tuttular – Main’in kenarında, ucuz, eski bir ev, bahçesi nehre inen. Orada hayat başladı gerçekten; sabahları kahve, akşamları sohbet, geceleri planlar. Sary o yıllarda en mutlu olduğu dönemdi belki; Marry’nin kahkahaları, Travis’in sessiz varlığı, kendi içindeki ateşin kontrollü yanışı. Ama Travis’in Berlin geçmişi yavaş yavaş sızıyordu hayata; geceleri uykusunda sayıkladığı isimler – Viktor, Clara, Spree – Sary’yi tedirgin ediyordu. Bir gece Travis defterini gösterdi; sararmış sayfalar, mürekkep lekeleri, titrek yazılar. Sary okudu; her satırda Travis’in acısını hissetti. “Bunu sakla,” dedi Travis. “Bir gün lazım olacak.” Sary sakladı; ama o defter aynı zamanda bir yük oldu. Travis gittikçe içine kapandı; Berlin’in hayaletleri peşindeydi.
Yirmi yedi yaşında her şey değişti. Travis’in son seferi geldi; Berlin’e geri dönmek zorunda kaldı, ağı çökertmek için. Sary ve Marry evde kaldı; sobanın başında beklediler, defteri okudular, Travis’in sesini duyar gibi oldular. Travis döndüğünde kırılmıştı; gözleri daha gri, elleri daha titrek. Ama o kırıkla birlikte bir bebek geldi – Marry’nin karnında. Sary o haberi aldığında önce dondu, sonra ağladı; Travis’in mirası, onların geleceği. Travis öldüğünde – o soğuk nehir kenarında, Viktor’un son darbesiyle – Sary’nın dünyası karardı. Ama Marry’nin karnındaki bebek, Nehir, onu ayakta tuttu. Sary o yıllarda annelikle tanıştı; Marry’ye yardım etti, bebeği kucağına aldı, geceleri uyuturken Travis’in hikâyelerini fısıldadı. Deftere yazmaya devam etti; “Travis gitti. Ama biz kaldık. Ve Nehir büyüyecek.” Sary’nın gençliği orada bitti aslında; yirmi dokuz yaşında, Nehir doğduğunda, o asi kız artık bir koruyucuydu. Ama içindeki ateş sönmemişti; sadece şekil değiştirmişti. Artık sokak eylemleri yerine evde direniş vardı; defterle, hatıralarla, sevgiyle.
Nehir büyüdükçe Sary da yaşlandı; otuzlarında saçları beyazlamaya başladı, elleri nasırlandı – bahçe işlerinden, bebek bezlerinden, soba yakmaktan. Ama gözleri hâlâ aynı yeşildi; derin, mesafeli, ama şimdi daha yumuşak. Marry’yle birlikte Nehir’i büyüttüler; hikâyeleri anlattılar, Berlin’i gösterdiler, Travis’i yaşattılar. Sary bir gün Nehir’e defteri verdi; “Bu senin de mirasın,” dedi. “Ama unutma: biz kaybettik ki sen kazanasın.” Nehir dinledi; sonra kendi hikâyesini yazmaya başladı. Sary pencereden nehre bakarken düşündü: Gençliğim griydi, ama o gri içinde renk buldum. Marry’yi buldum. Travis’i buldum. Ve şimdi Nehir var. Hayat bir nehir gibi akıyor; bazen kirli, bazen temiz, ama hep akıyor. Ve ben, o nehrin kenarında duran kadın, hâlâ buradayım. Sobayı yakıyorum, çay koyuyorum, deftere yazıyorum. Çünkü gençliğim bitti ama hikâyem bitmedi. Hikâyemiz bitmedi.
Yıllar sonra, Sary elli yaşına yaklaştığında, bahçe evi hâlâ aynıydı; duvarlarda Nehir’in çocuk çizimleri, rafta Travis’in polaroidleri, sobanın yanında eski defter. Marry’yle birlikte oturuyorlardı; Marry’nin saçları tamamen beyazlamıştı, Sary’ninse hâlâ birkaç kestane tel kalmıştı. Nehir artık genç bir kadındı; Berlin’de yaşıyor, kod yazıyor, ağı temizliyordu. Sary bazen telefonla konuşuyordu onunla; “Dikkat et kendine,” diyordu. “Travis gibi olma.” Nehir gülüyordu: “Ben Travis gibi olacağım, ama daha iyi.” Sary sustu; gurur duyuyordu. Bir akşam Marry’ye döndü: “Gençken özgürlük istiyordum. Şimdi anlıyorum: özgürlük buymuş. Kaybetmek, bulmak, korumak.” Marry başını salladı; el ele tutuştular. Dışarıda nehir akıyordu; dalgaları hâlâ Travis’in adını taşıyordu, ama artık Sary’nin adını da, Marry’nin adını da, Nehir’in adını da. Ve Sary biliyordu: gençliği Berlin Duvarı’nın yıkıldığı kışta başlamıştı, ama asıl özgürlüğü bu bahçe evinde, bu nehrin kenarında bulmuştu. Defterin son sayfasına yazdı o gece:
“Sary’nın gençliği gri bir apartman dairesinde başladı.
Sokaklarda devam etti.
Berlin’de hızlandı.
Travis’le derinleşti.
Nehir’le sonsuzlaştı.
Ve nehir akmaya devam ediyor.
Ben de onunla akıyorum.
Acıyla, pişmanlıkla, sevgiyle.
Ama en önemlisi: özgürce.”
Sobanın ateşi söndü yavaşça.
Ama içindeki ateş hiç sönmedi.
Çünkü Sary, o asi kız, hâlâ oradaydı.
Nehrin kenarında, defterin başında, hayatın tam ortasında.
•
Nehir’in on beşinci doğum gününden sonra bambaşka bir derinliğe kavuştu; çünkü o yıl, bahçe evinin penceresinden nehre bakarken, Sary kendi gençliğinin son parçalarını da nehre bıraktı sanki. Nehir artık uzun boylu, gri-yeşil gözlü, annelerinin –Marry’nin neşesi, Travis’in sessizliği, Sary’nin derin mesafesi– üçünün karışımı bir genç kızdı; kod yazıyor, Berlin’e sık sık gidiyor, “RiverGhost” kimliğiyle geceleri forumlarda dolaşıyor, eski ağı parçalayan script’ler geliştiriyordu. Sary onu izlerken kendi on altı yaşındaki halini görüyordu: aynı yeşil gözlerdeki ateş, aynı dudaklardaki inat, aynı ellerdeki titreme – ama Nehir’in elleri titremiyordu korkudan, heyecanla titriyordu. Bir akşam sobanın başında otururlarken Nehir sordu: “Sary Anne, sen gençken nasıldın gerçekten? Travis’le tanışmadan önce, Marry’yle tanışmadan önce?” Sary sustu uzun süre; çay bardağını elinde çevirdi, sobanın çıtırtılarını dinledi, sonra derin bir nefes aldı. “Anlatayım,” dedi. “Ama uzun olacak. Çünkü gençliğim bir nehir gibi aktı; bazen daraldı, bazen taştı, ama hep aynı yöne gitti: özgürlüğe.”
Sary on üç yaşındayken Polonya’dan gelen ailenin tek çocuğu olarak Frankfurt’un o gri semtinde, Sachsenhausen’in arka sokaklarında büyümüştü; evleri eski bir apartmanın üçüncü katındaydı, penceresi bir avluya bakıyordu, avluda ise her akşam aynı adamlar bira içip Lehçe küfürler savuruyordu. Annesi her sabah beşe kalkar, tramvayla şehir merkezindeki otellere temizliğe giderdi; babası ise fabrika vardiyalarında, eve geldiğinde ya uyur ya da annesiyle tartışırdı – tartışmalar hep aynıydı: “Burada ne işimiz var hâlâ? Polonya’ya dönelim.” Ama dönmediler; çünkü Polonya’da iş yoktu, burada en azından maaş vardı. Sary okulda sessizdi; notları iyiydi ama kimseyle pek konuşmazdı. Öğretmenler “çok içine kapanık” derdi, sınıf arkadaşları ise “yabancı kızı” diye çağırırdı. On dört yaşında ilk kez asi oldu; okulun arka bahçesinde sigara içen gruba katıldı. O grupta dört kişiydiler: Mehmet –Türk, babası kebapçı–, Ana –Yugoslav, ailesi savaş kaçkını–, Paolo –İtalyan, dedesi II. Dünya Savaşı’ndan kalma hikâyeler anlatırdı– ve Sary. Onlar “dışarıdakiler”di; kantinde ayrı oturur, teneffüste rayların kenarında toplanır, sigara dumanı arasında büyük laflar ederlerdi. “Bir gün buradan kaçacağım,” derdi Sary. Mehmet gülerdi: “Nereye? Berlin’e mi?” Sary başını sallardı: “Berlin’e. Orada duvar yıkıldı, her şey mümkün.” O yıllarda Berlin onun için bir efsaneydi; televizyonda gördüğü yıkılan duvar, özgürlüğün sembolüydü. On beşinde ilk kez yalnız başına trenle Berlin’e gitti; annesine “arkadaşta kalacağım” dedi, sırt çantasında iki tişört, bir kitap ve yirmi markla Alexanderplatz’a indi. Kar yağıyordu; neon ışıklar kar tanelerinde kırılıyordu – tıpkı Travis’in indiği gibi, yıllar sonra. O gece bir squat’ta kaldı; duvarda grafitiler, yerde uyku tulumları, havada marihuana kokusu. Sabah uyandığında biri ona kahve uzattı: “Hoş geldin, küçük Polonyalı.” Sary gülümsedi; ilk kez evinde gibi hissetti.
On yedi yaşına geldiğinde lise bitmişti; üniversite sınavlarını kazandı ama gitmedi hemen. Sokak onu çekiyordu. Kreuzberg’de yaşamaya başladı; Marry’yle tanışmadan bir yıl önce. Bir bodrum katında oda tuttu; kirası ucuzdu çünkü rutubetliydi, duvarlarda küf, ama penceresi bir avluya açılıyordu ve avluda her akşam gitar çalınıyordu. Gündüzleri kafede garsonluk yapıyor, akşamları eylemlere katılıyordu. Anti-faşist yürüyüşler, göçmen dayanışması toplantıları, ırkçı barlara boykot çağrıları. Bir gece Oranienplatz’da bir neo-Nazi grubun afişlerini yaktıklarında polis geldi; coplar indi, Sary’nin dudağı patladı, ama kaçmadı. Karakolda sorgulanırken “Neden yaptın?” diye sordular. Sary cevap verdi: “Çünkü babam Polonyalı diye ‘yabancı’ diyorlar. Ben yabancı değilim, burası benim evim.” Serbest bırakıldılar ama Sary o gece eve dönerken karar verdi: “Artık sadece konuşmayacağım, yapacağım.” O yıllarda ilk sevgilisi oldu; adı Lukas’tı –ironik bir tesadüf, yıllar sonra Viktor’un ortağı Lukas’la karışacaktı– uzun saçlı, dövmeli, anarşist bir çocuk. Birlikte yaşadılar altı ay; küçük bir dairede, yatak yerde, duvarda manifestolar. Lukas ona gitar çalmayı öğretti, Sary ona Lehçe küfürler öğretti. Ama Lukas’ın öfkesi fazla büyüktü; bir eylemde taş attı, polis peşine düştü, Sary’yi de bırakmadı. Ayrıldılar; Sary yine yalnız kaldı ama bu sefer daha güçlü. Defter tutmaya o zaman başladı; küçük siyah kaplı defterine eylemlerin detaylarını, gördüğü rüyaları, hissettiği öfkeyi yazıyordu. Bir sayfada şöyle yazmıştı: “Özgürlük acıtır. Ama acısız özgürlük yalandır.”
Yirmi yaşına bastığında Marry’yle tanıştı – Tresor’da, o beton kasanın içinde, bass vururken göğsüne çarpan ritimle. Marry dans ederken Sary’ye çarptı; güldüler, konuştular, sigara içtiler. Marry’nin enerjisi Sary’yi sardı; “Senin gibi birini arıyordum,” dedi Marry. “Sessiz ama ateş gibi.” Birlikte FreiRaum’u kurdular; küçük bir grup, ama etkili. Squat’lar işgal ettiler, afişler astılar, yardım topladılar. O yıllarda Sary’nın hayatı hızlandı; gündüz üniversite –sosyolojiye başlamıştı artık–, akşam eylemler, gece Marry’yle sohbetler. Marry ona aşktı; Sary ise Marry’ye minnettarlık ve derin bir bağ duyuyordu. Birlikte Main’in kenarındaki bahçe evini tuttular; ucuzdu, bahçesi nehre iniyordu, sobası eskiydi ama sıcaktı. Orada ilk kez huzur buldu Sary; sabahları kahve yaparken nehre bakıyor, “Burası evim,” diyordu. Travis o evde hayatlarına girdi; Marry onu bara getirmişti. Sary Travis’in gözlerindeki boşluğu gördüğünde kendi gençliğindeki boşluğu hatırladı; o da kaçmıştı, o da kaybetmişti, o da bulmaya çalışıyordu. Üçü bir aile oldu; Travis sessizdi, Marry neşeliydi, Sary koruyucuydu. Travis Berlin’den bahsetmeye başladığında Sary dinledi; defterini okudu, gözyaşlarını gördü. “Seni anlıyorum,” dedi bir gece. “Ben de kaçtım. Ama buraya kaçtım. Sen de buraya kaç.”
Travis gittikten, öldükten, Nehir doğduktan sonra Sary’nın gençliği resmen kapandı. Otuz yaşına yaklaşırken saçlarında ilk beyazlar çıktı; elleri nasırlandı, gözleri daha derinleşti. Ama içindeki ateş sönmedi; sadece yön değiştirdi. Nehir’i büyütürken kendi gençliğini ona aktardı; Berlin’e götürdü, squat’ların yerini gösterdi –artık çoğu kafe olmuştu–, Tresor’un kapısında durdu: “Burada Marry’yle tanıştım. Hayatım değişti.” Nehir dinledi, sordu, öğrendi. Sary deftere yazmaya devam etti; artık Travis’in değil, kendi hikâyesini yazıyordu. Bir gece Nehir on sekizine bastığında –Sary kırk sekizindeydi– sobanın başında otururlarken Sary defteri açtı: “Bak, gençken yazdıklarım. Aynı senin yaşındayken.” Nehir okudu; grafitiler, cop sesleri, sigara dumanı, aşk, öfke, özgürlük. “Sen de mi kahramandın?” diye sordu Nehir. Sary güldü: “Hayır. Sadece hayatta kalmaya çalıştım. Kahramanlık senin jenerasyonda. Ben sadece yolu açtım.” O gece Sary pencereyi açtı; nehir akıyordu, soğuk hava içeri doldu. “Gençliğim griydi,” dedi. “Ama o gri içinde renk buldum. Sen buldun. Ve devam edeceksin.”
Sary elli beşine geldiğinde Marry’yi kaybetti; kanser hızlı aldı onu. Bahçe evi sessizleşti; soba hâlâ yanıyordu ama Marry’nin kahkahası yoktu artık. Sary Nehir’le yalnız kaldı; Nehir artık otuzundaydı, evliydi, bir kızı vardı –adını Marry koymuşlardı–. Sary torununu kucağına aldığında kendi gençliğinin son parçasını gördü; yeşil gözler, inatçı dudaklar. Bir akşam Nehir’e anlattı her şeyi yeniden: Polonya’dan göç, okulun arkasındaki raylar, Berlin’in ilk kışı, Marry’nin dansı, Travis’in gri gözleri, Nehir’in doğumu. “Ben gençken özgürlük istiyordum,” dedi. “Şimdi anlıyorum: özgürlük buydu. Kaybetmek, bulmak, korumak, aktarmak.” Nehir ağladı; Sary sarıldı. Defterin son sayfasına birlikte yazdılar:
“Sary’nın gençliği bir apartman avlusunda başladı.
Sigara dumanında devam etti.
Berlin’de alevlendi.
Marry’yle aydınlandı.
Travis’le derinleşti.
Nehir’le sonsuzlaştı.
Ve şimdi Marry’nin adını taşıyan torunla devam ediyor.
Nehir akıyor.
Biz onunla akıyoruz.
Acıyla, pişmanlıkla, gururla, sevgiyle.
Ama en önemlisi: özgürce.”
Sary o kış öldü; sessizce, uykusunda. Nehir ve küçük Marry onu nehre gömdüler; Travis’in, Marry’nin, Sary’nin yanına –sembolik olarak. Bahçe evi kaldı; soba hâlâ yanıyordu bazen, Nehir geldiğinde. Defter rafta duruyordu; sayfaları sararmıştı, kenarları kıvrılmıştı. Küçük Marry bir gün defteri açtı, okudu. “Bu kim?” diye sordu annesine. Nehir gülümsedi: “Bu Sary Anne. Gençken asi bir kızdı. Sonra bizim koruyucumuz oldu. Ve şimdi senin hikâyen başlıyor.” Nehir pencereyi açtı; nehir akıyordu. Dalgalar hâlâ aynı isimleri taşıyordu: Sary, Marry, Travis, Nehir, Marry… Sonsuza dek.
Ve hikâye bitmedi.
Çünkü nehir bitmiyor.
Sadece akıyor.
Ve her akışta yeni bir gençlik başlıyor.
Yeni bir kaçış.
Yeni bir buluş.
Yeni bir özgürlük.