Gökyüzündeki siyaha yakın çizgi titreşti. O titreşim, bir sinir ucunun kasılması gibiydi – ince, keskin, ama bastırılmış bir öfke taşıyan. Renksiz kubbe, buz ovasının üzerinde bir anlığına ince bir perde gibi dalgalandı; sanki gök, bir kumaş parçasıymış gibi kıvrıldı, kenarları rüzgârla savruldu, ama rüzgâr bile dokunamıyordu ona. Kubbe, gri bir örtü gibiydi – ne mavi, ne bulutlu; sadece yokluğun tonu, bir sayfanın kenarı gibi soluk. Altındaki buz ovası, hâlâ o pürüzsüz, kristalimsi yüzeyiyle uzanıyordu, ama şimdi dalgalanma zemine de sıçramıştı; kristaller, hafifçe sallandı, bir su yüzeyindeki taşların yarattığı halkalar gibi yayıldı. Silme dalgasının artçı titreşimleri hâlâ geziniyordu; her titreşim, ovada küçük bir çatlak bırakıyordu – ince, ama kalıcı, bir damarın atışı gibi. Kule, ufu

