2. BÖLÜM

2740 Words
Sokaklar birbirinin içine girerken zaman da çözülmeye başladı. Daralan yollar, eski binaların arasında kıvrılarak ilerliyor, her köşe başı yeni bir labirente açılıyordu. Işıklar, artık sadece nadir sokak lambalarından sızıyordu; sarımsı parıltıları, yağmurun kalan damlalarıyla kırılıp etrafa saçılıyordu. Saat kaçtı bilmiyordum; telefonumun ekranı çoktan kararmış, cebimde anlamsız bir ağırlığa dönüşmüştü. Belki pil bitmişti, belki de ben fark etmeden kapatmıştım. Zaman, bu gecede bir anlamını yitirmişti; dakikalar, saatler birbirine karışıyor, sadece adımlarımın ritmiyle ölçülüyordu. Her adım, ıslak asfalt üzerinde hafif bir çatırtı çıkarıyordu; ayakkabılarımın tabanı, su birikintilerine değdikçe şapırtılı bir sesle eşlik ediyordu. Yağmur neredeyse durmuştu ama damlalar çatılardan, kablolardan, ağaç dallarından düşmeye devam ediyordu. Çatılardaki oluklardan sızan sular, kaldırıma vurup küçük sıçramalar yaratıyordu; kablolardan sarkan damlalar, rüzgârla savrulup yüzüme çarpıyordu. Ağaç dallarından düşenler ise daha ağır, daha soğuktu; sanki doğa, yağmuru bırakmış ama gözyaşlarını silmeyi unutmuştu. Şehir, ağlamayı bırakmış ama hıçkırıkları kesilmemiş biri gibiydi. Sokakların sessizliğinde, o hıçkırıklar her yerdeydi: Uzak bir arabanın lastiklerinin suyu yarması, bir pencerenin gıcırtılı kapanışı, rüzgârın dalları sallaması... Her ses, şehrin derin bir nefes alıp vermesi gibiydi. Yürümeye devam ettim, ayaklarım otomatikleşmiş gibi. İçimde bir yorgunluk birikmişti; bacaklarım ağırlaşıyor, her adım bir çaba gerektiriyordu. Ama duramazdım; durmak, vazgeçmek demekti. Sokaklar, çocukluğumdan beri tanıdık ama şimdi yabancıydı. Hatırlıyordum; kardeşimle bu sokaklarda koşardık, yağmurlu günlerde çamurda oynardık. O, her zaman daha maceracı olurdu; "Hadi, şu ara sokağa girelim!" derdi, ben de peşinden giderdim. Şimdi, o ara sokaklar beni yutuyordu. Bir köşe başında durdum, bir duvarın kenarına yaslandım. Duvar soğuktu, sıva parçaları elime geldi; eski boya, yağmurla akmıştı. Nefes aldım, havadaki nem genzimi yaktı. O koku – ıslak beton, paslı demir, uzak bir egzoz – şehrin imzasıydı. Gözlerimi kapattım, bir an için; karanlıkta, kardeşimin yüzü belirdi. O yarım gülümsemesi, gözlerindeki ışıltı... "Ağabey, endişelenme," derdi her zaman. Ama şimdi endişe, benim gölgem olmuştu. Adımlarım beni, fark etmeden eski tren yoluna çıkardı. Şehrin kenar mahallelerine yaklaşıyordum; burada binalar daha seyrek, arazi daha açık. Kullanılmayan raylar pas içindeydi, aralarından yabani otlar fışkırmıştı. Raylar, yılların terk edilmişliğiyle kaplıydı; pas, kırmızımsı kahverengi bir tabaka oluşturmuştu, otlar ise yeşil ve inatçı, rayların arasından yükseliyordu. Bazı yerlerde, küçük çiçekler bile açmıştı; doğa, insanın bıraktığı boşluğu dolduruyordu. Burada hava daha soğuktu; rüzgâr açık alanda daha acımasız esiyordu, paltonun eteklerini savuruyor, tenime kadar ulaşıyordu. Etraf, terk edilmiş bir fabrika alanı gibiydi; eski vagon parçaları, paslanmış demirler, kırık camlar... Duvarlarda kat kat afişler vardı: konserler, satılık evler, kayıp hayvanlar… Benim ilanlarım da aralarına karışmıştı. O afişler, zamanla katmanlaşmıştı; en üsttekiler yeni, altındakiler solmuş. Bir konser afişi, parlak renklerle bir rock grubunu duyuruyordu; altında bir ev ilanı, "Merkezi konumda, uygun fiyat" diyordu. Kayıp hayvan afişleri ise hüzünlüydü: Bir kedi fotoğrafı, "Lütfen gören arasın" notuyla. Benim ilanım, onların arasında kaybolmuştu; fotoğrafı yağmurdan bulanıklaşmış, ama hâlâ orada. Aynı kaderi paylaşan kâğıt parçaları gibiydik; rüzgârda dalgalanıyor, zamanla yırtılıp düşeceklerdi. Rayların kenarında durup bir sigara yaktım. Aslında uzun zamandır içmiyordum – kardeşim nefret ederdi, "Sağlığına dikkat et!" derdi – ama bu gece kurallarını kaybetmişti. Cepten paketi çıkardım, ellerim titriyordu; soğuktan mı, heyecandan mı bilmiyordum. Çakmağı çaktım, alev bir an için etrafı aydınlattı; rayların pasını, otların yeşilini gösterdi. Sigarayı dudaklarıma götürdüm, derin bir nefes aldım. Duman boğazımı yaktı, gözlerimi sulandırdı. O yanma, keskin ve tanıdık; sanki içimdeki boşluğu dolduruyordu. Bir an için, bu yanma hissinin beni hâlâ hayatta tuttuğunu düşündüm. Hayatta olmak, acı çekmek demekti belki de. Duman, yağmur kokusuna karışarak havada dağıldı; gri bir bulut gibi yükseldi, sonra rüzgârla savruldu. Etrafıma baktım: Raylar, sonsuza uzanıyordu gibi; karanlıkta kayboluyorlardı. Uzakta, şehrin ışıklarını görebiliyordum; titrek, uzak bir umut gibi. Sigarayı içmeye devam ettim, her nefeste anılar canlandı. Kardeşimle tren istasyonunda beklediğimiz günler; o, peronda koşar, "Tren geliyor mu?" diye sorardı. Şimdi, o trenler gitmiş, raylar boş kalmıştı. Tam o sırada, uzaktan bir ses duydum. Metalin metale sürtünmesi gibi, ritimsiz ve tedirgin. Çakıl taşlarının altında bir ayak sesi mi, yoksa rüzgârın bir oyunu mu? Kalbim hızlandı; sigarayı yere attım, ayağımın altında ezdim. Ses tekrar geldi, bu sefer daha yakın. Rayların ilerisinde bir gölge kıpırdadı. Karanlıkta, siluet belirsizdi; uzun bir ceket, eğik omuzlar. Nefesimi tuttum, gözlerimi karanlığa diktim. İçimde bir korku karışımı heyecan yükseldi; ya oysa? Ya kardeşse? Ama mantık, "Olamaz," diyordu. Yine de, umut inatçıydı. “Hey!” dedim, sesim düşündüğümden daha kısık çıktı. Boğazım kurumuş, kelime zorla çıkmıştı. Gölge durdu. Bir an sessizlik; sadece rüzgârın uğultusu. Sonra yavaşça bana doğru döndü. Adım adım yaklaşıyordu; her adım, çakıl taşlarında çıtırdıyordu. Sokak lambasının ışığı yüzüne vurduğunda kalbim göğsüme çarptı. Değildi. Yine değildi. Orta yaşlı bir adamdı, yüzü kirli, gözleri uykusuzdu. Sakalı uzamış, saçları yağmurdan yapışmış. Elinde bir çanta vardı; eski, yırtık bir bez çanta, içinde belki eşyaları, belki hurdalar. “Birini mi bekliyorsun?” dedi. Sesinde, yorgun bir merak vardı; sanki bu soruyu defalarca sormuş biri gibi. Bu soru beni hazırlıksız yakaladı. Birini beklemiyordum. Birini arıyordum. Aramakla beklemek arasındaki fark, o an düşündüğümden çok daha inceydi. Beklemek, pasifti; umutla oturmak. Aramak ise hareket, çaba, acı. "Hayır," dedim önce, sonra duraksadım. “Aslında… evet.” Kelimeler, ağzımdan dökülmüştü; sanki itiraf gibi. Adam başını salladı, sanki bu cevap her şeyi açıklıyormuş gibi. Yüzünde, anlaşılmaz bir ifade; belki acıma, belki kendi hatıraları. Hiçbir şey sormadan yürüyüp gitti. Adımlarını izledim; rayların arasında uzaklaşıyordu, gölgesi uzuyordu. Ardından bakarken, sırtının karanlıkta yavaş yavaş eriyişini izledim. İnsanlar böyle kayboluyordu işte. Bir adım, sonra bir adım daha… ve artık yoklardı. O adam, belki kendi kayıplarını taşıyordu; belki bir evi, bir ailesi yoktu. Benim gibi, gecenin içinde sürükleniyordu. O düşünce, içimi daha da ağırlaştırdı; yalnız değildim, ama bu yalnızlık paylaşıldıkça büyüyordu. Rayların kenarından ayrılıp yeniden sokaklara döndüm. Ayaklarım, otomatikleşmiş gibi ilerliyordu; bacaklarım ağrıyordu, ama duramazdım. Sokaklar, şimdi daha tanıdık geliyordu; şehrin eski kısmı, dar evler, küçük dükkânlar. Bir yerlerden müzik geliyordu; boğuk, eski bir şarkı. Gitar sesi, belki bir blues; hüzünlü, ritmik. Ses, bir kapıdan sızıyordu; küçük bir barın kapısı açıktı, içeriden sarı ışık dışarı taşıyordu. Etrafına baktım: Barın tabelası eski, "Gece Kuşu" yazıyordu; harfler solmuş. İçeride birkaç masa doluydu, yüzler loş ışıkta yarım kalmış ifadeler taşıyordu. Bazıları sohbet ediyor, bazıları yalnız içiyordu. Islanmıştım, üşüyordum ve içimdeki boşluk büyüyordu. Soğuk, kemiklerime kadar işlemişti; palto ağır, ayakkabılar su dolu. İçeri girdim, kapı arkamdan kapandı; gıcırtılı bir sesle. Barın sıcaklığı yüzüme çarptı. İçerisi, sigara dumanı ve alkol kokusuyla doluydu; nemli hava, dışarıdaki soğukla tezat. Islak palto ağırlaştı, üzerimden buhar yükseldi; sanki vücudum eriyordu. Tezgâha yaklaştım, bir tabureye oturdum. Ahşap tabure, eski ve gıcırdayan. Tezgâhın arkasındaki adam bana baktı; yaşlıca, sakallı, gözleri deneyimli. Soru sormadan bir bardak koydu önüme; viski mi, bira mı bilmiyordum. Cam bardak, soğuktu; içindeki sıvı, kehribar rengi. Ne içtiğimi bilmiyordum, umurumda da değildi. Bir yudum aldım; yakıcı, boğazımı ısıttı. O sıcaklık, vücuduma yayıldı; bir an için rahatladım. Bardağın camında yansımama baktım. Gözlerim kızarmıştı, yüzüm yorgundu. Saçlarım yapışmış, cildim solgun. Kendimi ilk kez dışarıdan görüyormuş gibi hissettim. O yansıma, yabancıydı; eskiden gülümseyen adam gitmiş, yerine bu kırık figür gelmişti. “Beni böyle görseydi ne derdi?” diye düşündüm. Kardeşim, her zaman eleştirirdi ama severdi; "Kendine bak, ağabey!" derdi, sonra sarılırdı. Bu düşünce içimde hem bir acı hem de garip bir sıcaklık bıraktı. Acı, kaybın keskinliği; sıcaklık, hatıraların yumuşaklığı. Bir yudum daha aldım, içki boğazımı yaktı. Etrafıma baktım: Masalarda insanlar; biri gazeteye dalmış, diğeri telefonuna. Müzik, arka planda devam ediyordu; eski bir şarkı, aşk hakkında belki, kayıp hakkında. Tam o anda, arkamdaki masadan bir ses duydum. “Affedersiniz…” Ses, yumuşak ama kararlıydı; bir kadın sesi. Başımı çevirdim, yavaşça. Genç bir kadın bana bakıyordu; yirmili yaşlarında, saçları ıslak, gözleri meraklı. Elinde, tanıdık bir kâğıt vardı – benim ilanım. Fotoğraf, elinde titriyordu; yağmurdan lekeli. Kalbim yine hızlandı; vuruşları kulaklarımda yankılandı. Zaman yavaşladı; barın gürültüsü uzaklaştı, sadece o ses kaldı. “Bu ilan…” dedi. Sesi, hafif titrek; sanki heyecanlı. “Bunu ben de gördüm. Bugün.” Zaman durdu. Bardak elimde titredi, sıvı dökülecek gibi oldu. Dudaklarım kurudu; boğazım düğümlendi. O kelimeler, bir umut kıvılcımı gibiydi; günlerdir beklediğim, ama inanmadığım. “Nerede?” diye fısıldadım. Sesim, zar zor çıktı; sanki yıllardır konuşmuyormuşum gibi. Kadın nefes aldı, sanki doğru kelimeleri seçmeye çalışıyordu. Gözleri, fotoğrafa kaydı; sonra bana. "Şehrin öbür ucunda, bir parkta. Benzer biri oturuyordu, yalnız. Ama emin değilim..." Dedi, sesi azalarak. Ama o "benzer" kelimesi, içimde bir fırtına kopardı. Detaylar sordu; o sordu, ben anlattım. Konuşma, uzadı; barın sıcaklığında, umut yeniden doğdu. Ve o an, bu gecenin henüz bitmediğini anladım. Belki yarın, belki öbür gün; ama arama devam edecekti. Şehir, hâlâ sırlarını saklıyordu, ama bir kapı aralanmıştı. Şimdi, hikayeyi genişletelim. Kadınla konuşma devam etti; detaylar verdi. "Parkın kenarında, bir bankta. Saçları uzundu, gözleri dalgındı." Dedi. Hatırlıyordum; kardeşim de öyle otururdu, düşüncelere dalardı. Teşekkür ettim, aceleyle kalktım. Bar'dan çıktım, yağmura döndüm. Artık damlalar, daha hafifti; gece ilerliyordu. Parka doğru yürüdüm; yol uzun, ama umut hızlı. Sokaklar, şimdi aydınlık geliyordu; her lamba, bir rehber gibi. Yolda, anılar canlandı: Kardeşimle parklarda geçirdiğimiz günler; o, salıncakta sallanır, ben izlerdim. Şimdi, o parkta belki o vardı. Parka vardım; ıssızdı, banklar boş. Ama bir iz, bir umut kaldı. Oturdum, bekledim. Sabah oldu; ışıklar doğdu. Kalktım, aramaya devam. Bu, bitmeyen bir hikâyeydi. Kadının dudakları aralandı ama kelimeler hemen dökülmedi. Barın loş ışığında, yüzü yarı gölgede kalmıştı; saçları nemden yapışmış, gözleri hafifçe kısılmıştı. Elleri, ilanı sıkıca tutuyordu, parmakları beyazlaşmıştı. Barın uğultusu bir anlığına geriye çekildi; bardakların tıkırtısı, uzaktan gelen müzik – eski bir caz parçası, trompetin hüzünlü notalarıyla – kahkahalar… Hepsi sanki suyun altındaydı. Sadece onun nefes alışını duyuyordum; derin, kararsız bir nefes, sanki sözcükler boğazında düğümlenmişti. Etrafımızdaki hava, sigara dumanı ve alkol kokusuyla ağırlaşmıştı; tezgâhın arkasındaki adam, cam bardakları silerken bize bir göz attı ama bir şey demedi. O sessizlik, saniyeler gibi geldi; kalbim, göğsümde bir davul gibi atıyordu. Umut, o anda hem yakın hem uzak; bir kıvılcım gibi yanıp sönüyordu. “Merkez durağın arkasında,” dedi sonunda. Sesi, barın gürültüsüne rağmen netti, ama hafif bir titreme vardı. “Eski depoların olduğu yerde. Çok kalabalık değildi ama… tanıdık geldi.” Kelimeleri seçerek söylüyordu, sanki her biri bir ağırlık taşıyordu. Fotoğrafa bir kez daha baktı, sonra bana uzattı. Eli, hafifçe titriyordu; belki soğuktan, belki heyecandan. “Ne zaman?” diye sordum. Sesim yabancıydı, bana ait değilmiş gibiydi. Boğazım kurumuş, kelimeler zorla çıkmıştı. İçimde bir fırtına kopuyordu; beyin hücrelerim, o bilgiyi işlemeye çalışıyordu. Merkez durağı – şehrin kalbi, ama arkası unutulmuş bir bölge; eski sanayi alanı, şimdi terk edilmiş depolarla dolu. “Bir–iki saat önce. Yağmur daha şiddetliyken.” Cevabı, bir bıçak gibi keskin geldi. Bir–iki saat. Bu şehirde bir–iki saat, bir insanın tamamen silinmesi için fazlasıyla yeterliydi. İnsanlar, sokaklarda akıp gidiyordu; bir an orada, bir an yok. Hatırlıyordum; kardeşim, her zaman hızlı hareket ederdi, "Hayat kısa, durma!" derdi. Şimdi, o hız, onu benden uzaklaştırmıştı belki. Bardağı tezgâha bıraktım, sert bir tıkırtıyla; içki, yarım kalmıştı. Teşekkür bile etmeden kapıya yöneldim. Kadın arkamdan bir şey söylemeye çalıştı – "Hey, bekle, belki yanlışım..." gibi bir şey – ama duymadım. Duymak istemedim. Çünkü duyarsam, umut kırılabilirdi. O kırılgan umut, şu anda tek dayanağımdı; bir iplik gibi ince, ama beni ayakta tutan. Dışarı çıktığımda yağmur yeniden hızlanmıştı. Sanki şehir, beni sınamak ister gibi vazgeçmemişti. Damla damla, yüzüme vuruyordu; soğuk, acımasız. Sokak, barın kapısından dışarı adım attığımda daha da karanlık görünüyordu; lambalar, yağmurla bulanıklaşmıştı, ışık halkaları etrafa saçılıyordu. Paltonun yakasını kaldırdım, ama nafile; su, yakadan içeri sızıyordu, tenimi ürpertiyordu. Merkez durağa doğru koşar adım yürüdüm. Ayakkabılarım suyu çoktan almıştı, her adımda içimden soğuk geçti. Çoraplarım ıslanmış, ayaklarım uyuşmuştu; her şapırtı, bir hatırlatma gibiydi: Devam et, durma. Sokaklar, şimdi daha ıssızdı; gece ilerlemişti, insanlar evlerine çekilmişti. Uzakta bir araba geçti, farları suyu yansıtarak; o ışık, bir an için yolu aydınlattı, sonra karanlığa gömüldü. İçimdeki o ağır boşluk yerini keskin bir gerilime bırakmıştı. Kalbim, ritmini hızlandırmıştı; her vuruş, bir adım gibiydi. Düşüncelerim dağılıyordu: Ya oradaysa? Ya gitmişse? Ya kadın yanılmışsa? Ama duramazdım; durmak, yenilgiydi. Yolda, anılar akın etti. Kardeşimle bu sokaklarda yürürdük; o, her zaman önde giderdi, ben peşinden. "Bak, şu bina ne kadar eski!" derdi, parmağıyla işaret ederek. Şimdi, o binalar, yağmurla daha da yaşlanmış görünüyordu; sıvalar dökülmüş, pencereler karanlık. Bir köşe başında, bir su birikintisine bastım; su, ayakkabımın içine doldu, soğuk bir dalga gibi. Lanet okudum içimden, ama devam ettim. Rüzgâr, karşıdan esiyordu; paltonun eteklerini savuruyor, bacaklarımı üşütüyordu. Nefesim buharlaşıyordu; soğuk hava, ciğerlerimi yakıyordu. Şehir, sanki bana karşı bir komplo kurmuştu; her damla, her gölge, bir engel gibiydi. Ama içimde bir ateş yanıyordu; o umut ateşi, soğuğu yeniyordu. Merkez durağa yaklaştım; durağın ışıkları, sarı bir parıltıyla yanıyordu. Otobüsler, gece seferlerini bitirmişti; birkaç kişi bekliyordu, şemsiyeleri altında. Onlara baktım, ama görmedim; gözlerim, arkadaki bölgeye odaklanmıştı. Durağın arkasındaki depolar karanlıktı. Yüksek, pencereleri kırık binalar… Beton duvarlar, yılların pası ve kiriyle kaplı; bazı pencerelerde camlar kırık, içeriden rüzgâr uğulduyordu. Duvarlarda grafitiler, renkli ama solmuş; "Özgürlük" yazan bir tane, altında kalp çizimi. Yerde çamur ve cam kırıkları vardı; her adımda, ayaklarımın altında çıtırdıyordu, dikkatli yürümem gerekiyordu. Birkaç sokak lambası titrek bir ışık yayıyor, gölgeleri olduğundan daha uzun gösteriyordu. Gölgeler, duvarlara yapışmış gibi uzuyordu; sanki şehir, kendi hayaletlerini yaratmıştı. Kalbim kulaklarımda atıyordu; vuruşlar, yağmurun ritmine karışıyordu. “Hey!” diye seslendim. Sesim, boşlukta yankılandı; duvarlara çarpıp geri döndü. Cevap gelmedi. Sadece rüzgârın uğultusu, uzak bir arabanın hırıltısı. Bir adım daha attım, yavaşça; zemin kaygandı, çamur ayaklarımı çekiyordu. Etrafıma baktım: Depoların arasında dar yollar, eski konteynerler yığılmış. Bir tanesinin yanında, bir kedi miyavladı; gözleri karanlıkta parladı, sonra kaçtı. O ses, içimi ürpertti; yalnızlık, daha da derinleşti. Bir köşede, üstü başı ıslanmış biri oturuyordu. Nefesim kesildi. Kalbim, bir an durdu gibi geldi; yaklaştım, adımlarım hızlandı. Ama yaklaştıkça, yüzü seçilmeye başladı. Yine değildi. Genç bir çocuktu, dizlerini karnına çekmiş, başını öne eğmişti. Ceketi eski, yırtık; saçları ıslak, yüzü kirli. Yanından geçerken bana bakmadı bile. Gözleri, yere dikiliydi; belki kendi acısında kaybolmuştu. İçimde bir şey daha sessizce çöktü – bir hayal kırıklığı dalgası – ama yürümeye devam ettim. Geri dönmek, bu noktada kendime ihanet gibi geliyordu. O çocuk, belki benim gibi biriydi; kayıp, ama arayan değil, kaybolan. O düşünce, midemi düğümledi; devam ettim, gölgelerin arasında. Depoların en arkasında küçük bir açıklık vardı. Eskiden kamyonların girip çıktığı bir alan; şimdi, otlarla kaplı, çamurlu bir meydan. Orada, bir duvarın dibinde bir siluet gördüm. Ayakta duruyordu. Kıpırdamıyordu. Yağmur, omuzlarından aşağı süzülüyordu; ceketi ıslanmış, saçları yapışmıştı. Kalbim durdu. Zaman, yavaşladı; her damla, ağır çekimde düşüyordu. Siluet, duvarın gölgesinde gizlenmişti; lambanın ışığı, sadece konturunu aydınlatıyordu. Nefesimi tuttum, yaklaştım. Ayak seslerim, çamurda şapırdıyordu; her adım, bir kalp atışı gibi. Adını söylemek istedim ama boğazım düğümlendi. Sesim çıkmadı. Kelimeler, içimde kaldı; "Sen misin?" diye fısıldamak istedim, ama yapamadım. Birkaç adım daha attım. Ayak seslerimi duyunca siluet başını çevirdi. Yavaşça, sanki rüyada gibi. Göz göze geldik. Zaman, o an gerçekten durdu. Sokak lambasının solgun ışığı yüzünü aydınlatıyordu. Gözleri yorgundu, ama bakışı tanıdıktı. Çok tanıdıktı. O yarım gülümseme, fotoğraftaki gibi; ama şimdi canlı, gerçek. Yüzü, ıslanmıştı; saçları alnına yapışmış, göz altları morarmış. Ama o gözler – o gözler, çocukluğumuzdan beri bildiğim gözlerdi. Bir an ikimiz de konuşmadık. Sanki yanlış bir kelimeyle her şey dağılıp gidecekmiş gibiydi. Yağmur, aramızda bir perde gibi iniyordu; damlalar, omuzlarımıza vuruyordu. Etrafımızdaki dünya, silikleşti; depoların duvarları, rüzgârın uğultusu, hepsi arka plan oldu. Sadece biz vardık; kaybolan ve arayan. “Beni bulacağını biliyordum,” dedi sonunda. Sesi kısık ama sakindi. O ses, içimi ısıttı; yıllardır beklediğim bir melodi gibi. Kelimeler, yağmurla karışmıştı, ama netti. Nefes aldım. Ciğerlerim yandı. Dizlerimin titrediğini hissettim. Gözyaşlarım, yağmurla karıştı; fark edilmedi. "Nasıl?" diye sordum içimden, ama dışarı çıkmadı. Ellerim, paltonun cebinde yumruk oldu; titriyordum. “Neden?” diye sordum. Sorunun saçmalığını umursamadım. Neden gitmişti? Neden dönmemişti? Neden bu kadar acı çektirmişti? Omuz silkti. “Çünkü sen vazgeçmezsin.” Cevabı, basit ama derindi. O omuz silkme, her zamanki gibi; çocukken de öyle yapardı, sorunları küçümserdi. Ama şimdi, o hareket, bir itiraf gibiydi. Yağmur ikimizin arasına düşmeye devam ediyordu. Şehir susmuştu. O an anladım ki bu hikâye, kaybolmakla ilgili değildi. Bulunmakla da ilgili değildi. Bu hikâye, geride kalanla yüzleşmekle ilgiliydi. Ben, geride kalan; o, giden. Ama şimdi, yüzleşiyorduk. Yağmur, hafifledi; damlalar, daha seyrek düşüyordu. Etrafımızdaki gölgeler, yavaşça çekiliyordu; lambanın ışığı, bizi sarıyordu. Bir adım daha attım, ona yaklaştım. Elimi uzattım, omzuna dokundum; ıslak ceket, soğuktu, ama altında sıcaklık vardı. O da elini kaldırdı, elimi sıktı. O sıkış, yılların acısını eritti; gözyaşlarım aktı. "Gitme demiştim," dedim, sesim kırık. O, gülümsedi; o yarım gülümseme, fotoğraftakinden daha gerçek. "Gittim, ama döndüm." Dedi. Konuşmaya başladık; yavaşça, kelimeler akmaya başladı. Neden gittiğini anlattı: Bir kriz, bir kaçış, bir arayış. Ben, dinledim; öfke, yerini anlayışa bıraktı. Şehir, arka planda uyanıyordu; uzak bir araba sesi, bir kapı çarpması. Ama biz, o açıklıkta kaldık; yağmur altında, yüzleşerek. Sonra, yürümeye başladık; birlikte. Sokaklar, şimdi daha aydınlık geliyordu; yağmur durmuştu, bulutlar dağılıyordu. Eve doğru gittik; adımlarımız senkronize. Hikâye, bitmemişti; yeni başlıyordu. Umut, bulunmuştu; ama asıl zafer, vazgeçmemekti. Şimdi, o geceyi hatırladıkça, yağmurun kokusu burnuma geliyor. Şehir, hâlâ orada; depolar, grafitiler, lambalar. Ama artık yalnız değilim. Kardeşim yanımda; o yarım gülümsemesiyle.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD