Bir süre öylece durduk. Yağmurun sesi aramızda görünmez bir perde gibiydi; ne tamamen ayırıyor ne de birbirimize yaklaşmamıza izin veriyordu. Damla damla, depoların metal çatılarından düşüyor, zemindeki çamur birikintilerine vurarak ritmik bir melodi oluşturuyordu. O ses, şehrin nabzı gibiydi; kesintisiz, ısrarcı, ama bir o kadar da uzak. Etrafımızdaki hava, nemli ve ağırdı; ıslak betonun kokusu genzimi yakıyor, paslı demirlerin metalik tadı ağzımda kalıyordu. Sokak lambasının soluk sarı ışığı, yağmur damlalarıyla kırılıp etrafa saçılıyor, gölgelerimizi duvarlara uzatıyordu. O gölgeler, sanki bizim yerimize konuşuyordu; birbirine dokunamayan, ama ayrılmayan iki figür. Kalbim, hala hızlı atıyordu; o anın gerçekliğinden emin değildim. Ya bir rüya mıydı? Ya yağmurla birlikte silinecek miydi her şey? Ama hayır, karşımda duruyordu; ıslak saçları alnına yapışmış, gözleri yorgun ama tanıdık. O gözler, çocukluğumuzdan beri bildiğim gözlerdi; parkta oynadığımız günlerdeki ışıltı gitmiş, yerine derin bir gölge yerleşmişti.
Ona doğru bir adım attım, refleksle geri çekildi. Bu küçük hareket, içimde koca bir boşluk açtı. Sanki o adım, yılların birikmiş umudunu ezer gibiydi. Ayaklarım, çamurda hafifçe kaydı; dengemi zor tuttum. O geri çekiliş, bir duvar gibiydi; görünmez, ama katı. İçimde bir sızı yükseldi; neden? Neden bu kadar uzak? Hatırlıyordum; eskiden, birbirimize sarılırken hiç mesafe olmazdı. O, her zaman yakın olurdu; bir kardeş, bir dost, bir parça ben. Şimdi, o mesafe, bir okyanus gibi genişlemişti.
“Yaklaşma,” dedi. Sert değildi sesi, ama kararlıydı. O kararlılık, bir bıçak gibi keskin geldi; boğazımı düğümledi. Sesinde, bir yorgunluk vardı; gecelerin uykusuzluğu, yolların tozu karışmış gibi. Gözleri, lambanın ışığında parladı bir an; ama o parlaklık, korku muydu, yoksa pişmanlık mı? Bilmiyordum. Durduğum yerde kaldım, ellerim paltonun ceplerinde yumruk oldu. Soğuk, parmaklarımı uyuşturuyordu; ama o soğuk, içimdeki ateşle tezat oluşturuyordu. Neden yaklaşmayayım? Seni bulmak için kaç gece sokaklarda dolaştım? Kaç ilan astım? Ama sesimi çıkarmadım; sadece bekledim, yağmurun sesine kulak verdim. O ses, aramızdaki sessizliği dolduruyordu; damlalar, sanki gözyaşları gibiydi.
“Her yere ilan astım,” dedim. Sesim, beklediğimden daha titrek çıktı. “Her sokağa. Her duvara. Seni aramaktan başka bir şey yapmadım.” Bunu söylerken sitem mi ediyordum, yoksa sadece gerçeği mi dile getiriyordum, bilmiyordum. Kelimeler, ağzımdan dökülmüştü; bir itiraf gibi. Hatırlıyordum; o ilanları hazırlarken, ellerim titrerdi. Fotoğrafını seçerken, o yarım gülümsemesi içimi burkardı. Her zımba sesi, kalbimde yankılanırdı. Sokak sokak dolaşmıştım; yağmurda, soğukta, yalnızlıkta. Şehir, benimle alay eder gibiydi; her köşe, bir umut vaadi, ama her seferinde boş. Şimdi, o çabalarım burada, bu ıssız depolarda karşımdaydı. Ama o, sadece bakıyordu; yüzünde bir ifade, karışık, anlaşılmaz.
Başını eğdi. Yağmur saçlarından yüzüne süzülüyordu. Bir eliyle alnını sildi, sonra derin bir nefes aldı. O nefes, sanki yılların yükünü taşıyordu; göğsü inip kalktı, ceketi ıslak ıslak yapıştı vücuduna. Etrafımızdaki depolar, karanlıkta yükseliyordu; kırık pencerelerden rüzgâr uğulduyordu, içeriden toz ve küf kokusu sızıyordu. O an, zaman yavaşladı; sadece o nefes, o damlalar vardı. İçimde bir soru yığını birikmişti: Neden? Nasıl? Ama bekledim, sabırla.
“Biliyorum,” dedi. “Gördüm.” Sesi, yumuşaktı; ama o yumuşaklık, bir yarayı gizler gibiydi. Gözleri, yere dikiliydi; çamur birikintisinde yansımasını mı izliyordu, yoksa hatıraları mı?
Bu kelime beni hazırlıksız yakaladı. “Gördün mü?” diye sordum, sesim yükseldi bir an. Kalbim, tekrar hızlandı; bir umut mu, yoksa öfke mi? İlanları görmüş mü? O kâğıt parçalarını, fotoğrafları? Şehirde dolaşırken mi karşılaşmıştı? O düşünce, midemi düğümledi; demek ki yakınlardaymış, demek ki biliyormuş.
“Evet. İlanları. Fotoğrafı.” Kısa bir duraksama. O duraksamada, rüzgâr esti; paltonun eteklerini savurdu, soğuğu bacaklarıma kadar hissettirdi. “Beni bir kâğıda sıkıştırmışsın gibi hissettim.” Kelimeleri, ağırdı; her biri, bir taş gibi düştü aramıza. O his, anlaşılırdı belki; ama bana acı verdi. Ben, seni arıyordum; sen, sıkışmış hissediyordun. O fotoğraf, bizim mutlu günlerimizden biriydi; parkta, sonbahar yaprakları altında. Şimdi, o mutluluk, ıslak bir kâğıtta lekelenmişti.
İçimde bir şey kırıldı. “Seni kaybettim,” dedim. Sesim, kırık bir cam gibiydi; keskin, ama kırılgan. “Başka ne yapabilirdim?” Soru, havada asılı kaldı; yağmurla karıştı. Gözlerim, onun yüzüne dikiliydi; o yorgun çizgiler, o ıslak kirpikler. Hatırlıyordum; polis kapıya geldiğinde, "Yetişkin, belki kendi isteğiyle gitmiştir" demişlerdi. Ama ben inanmamıştım; sen gitmezdin, bırakmazdın. Günler, haftalar; uykusuz geceler, sokaklarda arama. Şimdi, burada, karşımda; ama hala kayıptın sanki.
Gözlerini bana kaldırdı. Bakışı sertleşti, ama altında yorgunluk vardı. Derin bir yorgunluk. O bakış, içimi deldi; sanki yılların birikmiş acısını yansıtıyordu. Göz altları morarmış, cildi solgun; yağmur, yüzünden akıyordu, ama o akış, gözyaşları gibiydi belki. Etrafımızdaki duvarlar, grafitilerle doluydu; biri "Özgürlük" diyordu, diğeri kalp çizimi. O grafitiler, bizim hikâyemizi mi anlatıyordu? Özgürlük arayışı, kırık kalpler.
“Kaybolmadım,” dedi. “Gittim.” Kelime, göğsüme yumruk gibi indi. Gitmek… Kaybolmaktan çok daha bilinçliydi. Çok daha acımasızdı. Kaybolmak, tesadüf; gitmek, seçim. O seçim, beni ezer gibiydi. Neden seçtin gitmeyi? Neden bıraktın? İçimde bir fırtına koptu; öfke, üzüntü, anlayış karışımı.
“Nereye?” diye sordum, sesim titrek. Cevap bekliyordum; bir yer, bir neden.
“Buraya. Oraya. Kendimden uzak bir yere.” Cevabı, belirsizdi; ama derin. Kendinden uzak... O uzaklık, neydi? İç dünyasının labirentleri mi? Hatırlıyordum; son konuşmamızda, sesi dalgındı. "Biraz yalnız kalmak istiyorum" demişti, ama ben ciddiye almamıştım. Şimdi, o yalnızlık, bu depolarda somutlaşmıştı.
Bir an sessizlik oldu. Yağmur, hafifledi bir parça; damlalar, daha seyrek düşüyordu. Uzakta, bir siren sesi duyuldu; şehrin uyanışı gibi. Sonra istemsizce güldüm. Kısa, kuru bir gülüştü. O gülüş, acımasızdı; kendi kendime alay eder gibi. “Harika,” dedim. “Ben de seni bulmak için kendimden kayboldum.” Sözler, havada asılı kaldı; ironik, ama gerçek. Ben, sokaklarda kayboldum; ilanlarla, umutla. İşimi bıraktım, arkadaşları unuttum; sadece arama vardı. Şimdi, o arama, burada bitiyordu mu? Yoksa yeni mi başlıyordu?
Sözlerim havada asılı kaldı. O da güldü ama gülüşü yarım kaldı. O yarım gülüş, fotoğraftakine benziyordu; ama şimdi, ıslak ve hüzünlü. Bir adım attı, bu sefer bana doğru. Adımı, çamurda şapırdadı; yaklaştı. Aramızdaki mesafe kapandı ama tam da kapanmadı; iki insanın birbirine en yakın olup yine de dokunamadığı o ince çizgide durduk. Kokusunu hissettim; ıslak yün, hafif bir parfüm kalıntısı – tanıdık, ama uzak. O çizgi, bir sınır gibiydi; geçmek, korkutucu.
“Beni burada bulmanı istemedim,” dedi yavaşça. Sesi, fısıltı gibiydi; yağmurla karıştı. Gözleri, benimkine kilitlendi; o bakışta, pişmanlık mı vardı?
“Ama biliyordun,” dedim. “Beni tanıyorsun.” Evet, tanıyordu; çocukluğumuzdan beri. Ben, inatçıydım; vazgeçmezdim. O da biliyordu; belki o yüzden gitmişti.
Başını salladı. “Evet. Ve bu yüzden korktum.” O sallayış, ağırdı; saçlarından damlalar düştü.
“Benden mi?” diye sordum, sesim alçaldı. Korku, benden? Oysa ben, sadece seven biriydim.
“Bizden.” Bu kelime ağırdı. Yağmurla ıslanmış beton gibi. Ayağımın altından kayacak gibiydi. Bizden... O "biz", neydi? Aile, bağlar, beklentiler mi? O korku, anlaşılırdı belki; ama acı verdi. Biz, birbirimizi ezer miydik? Hatırlıyordum; tartışmalarımızı, sessiz anlaşmazlıklarımızı. Belki o, kaçmıştı ondan.
“Geri dön,” dedim. İlk kez yalvarmaya benzeyen bir tonla. “En azından konuşalım. Düzgünce.” Kelimeler, umutsuzdu; ama içten. Eve dön, o boş odayı doldur. Annemizi gör, eski hayatı.
Gözlerini kapattı. Sanki bu cümleyi daha önce defalarca duymuş gibiydi. Belki de kendi içinde. Kirpikleri, ıslaktı; o kapanış, bir duvar gibiydi. Sonra gözlerini açtı, bana baktı. “Henüz yapamam,” dedi. “Ama…” Duraksadı, nefes aldı. “Beni bulduğunu bilmek… iyi geldi.”
Bu, bir zafer değildi. Ama tamamen bir yenilgi de değildi. Arada bir yerdeydi. Tıpkı ikimiz gibi. O "iyi geldi", bir teselliydi; küçük, ama sıcak. Belki başlangıçtı.
“Yine kaybolacak mısın?” diye sordum. Soru, içimden fırladı; korkuyla.
Cevap vermedi hemen. Yağmur hafifledi. Uzaktan bir siren sesi duyuldu. Şehir yeniden nefes almaya başlamıştı. Sokaklar, yavaş yavaş canlanıyordu; uzak bir araba farı, depolara yansıdı. O sessizlikte, rüzgâr esti; soğuk bir esinti.
“Belki,” dedi sonunda. “Ama artık biri arayacak.” Kelimeler, umutlu muydu? Yoksa ironik mi? O "biri", bendim; biliyordum.
Birkaç adım geri gitti. Adımları, çamurda şapırdadı; uzaklaşıyordu. Dönüp gitmeden önce son bir kez baktı. O bakışta veda yoktu. Sadece ertelenmiş bir cümle vardı. Gözleri, lambanın ışığında parladı; o parlaklık, bir söz gibiydi: "Sonra görüşürüz" belki.
Ve ben, o gece ilk kez şunu fark ettim: Bazı insanlar bulunur ama geri gelmez. Bazıları geri gelmez ama artık kayıp da değildir. O, bulunmuştu; ama gitmişti yine. Ben, aramaya devam edecektim belki; ama şimdi, bir rahatlama vardı. Yağmur durdu; bulutlar dağıldı. Şehir, sabahı karşılıyordu. Ben de, yeni bir güne.
Şimdi, o anı hatırladıkça, yağmurun kokusu burnuma geliyor. Depoların karanlığı, o bakış. Hikâye, bitmedi; devam ediyor. Umut, hala var.
O bakışın ardından karanlık onu yuttu. O son bakış, lambanın soluk ışığında bir an parlamış, sonra gölgelerin arasında erimişti; sanki şehir, onu kendi derinliklerine çekmişti. Geriye sadece ıslanmış sokak kaldı; asfalt, yağmurla parlıyor, su birikintileri küçük göller gibi yansıtıyordu lambaların sarı ışığını. Rayların pas kokusu, havada asılı duruyordu; keskin, metalik bir koku, yılların terk edilmişliğiyle yoğrulmuş, genzimi yakıyordu her nefeste. Ve havada asılı duran bir sessizlik; o sessizlik, yağmurun hafifleyen damlalarıyla karışmış, şehrin nabzını dindiriyordu. Kalbim hâlâ göğsümde çarpıyordu; her vuruş, bir davul gibi yankılanıyor, kulaklarımda uğulduyordu. Nefesim ağır, her soluk alışımda soğuk hava ciğerlerimi dolduruyor, dışarı verirken buharlaşıyordu. Ellerim hâlâ titriyordu; parmaklarım, paltonun ceplerinde yumruk olmuş, soğuktan uyuşmuştu. Ama bir şey değişmişti. Artık kayıp ilanlarına bakarken umutsuzluğa kapılmıyordum; her ilan bir son değil, bir başlangıç olabilirdi. O ilanlar, şehrin duvarlarında hâlâ asılıydı; belki yırtılmış, belki lekelenmiş, ama varlardı. Benim gibi, inatçıydılar.
Yavaşça rayların üzerinden yürüdüm. Raylar, paslı demir yığınları gibi uzanıyordu önümde; her adımda, ayaklarımın altında hafif bir çatırtı çıkıyor, otların arasından fışkıran yabani bitkiler ayakkabılarımın kenarına değiyordu. Su birikintilerinin içinden geçerken yansıyan ışıklar, sanki küçük yıldızlar gibi titreşiyordu; her birikinti, şehrin uzak ışıklarını kırarak minik bir gökyüzü yaratıyordu. O titreşim, bir an için beni büyüledi; sanki yerdeki su, gökteki yıldızları kıskanıyordu. Adımlarım sessizdi ama her biri bana bir şeyi hatırlatıyordu: kaybolmak ve bulunmak arasındaki ince çizgi, aslında insanın kendi iradesindeydi. Hatırlıyordum; çocukluğumuzda, kardeşimle bu rayların kenarında oynardık. O, rayların üzerinde dengede yürür, "Bak, ben demir adamım!" derdi, ben de gülerdim. Şimdi, o raylar boş, o kahkahalar uzak bir yankı gibi. Ama o ince çizgi, hala oradaydı; gitmek bir seçim, kalmak bir mücadele. Ben, kalmayı seçmiştim; aramayı, vazgeçmemeyi.
Depoların arasından çıkıp eski tren yolunun sonuna vardım. Depolar, devasa gölgeler gibi yükseliyordu; beton duvarları çatlaklarla dolu, pencereleri kırık camlarla süslü. İçeriden, rüzgârın uğultusu geliyordu; sanki boş binalar, kendi hikayelerini fısıldıyordu. Tren yolunun sonu, bir açıklığa açılıyordu; burada raylar bitiyor, yerine çakıllı bir arazi başlıyordu. Uzakta, şehrin ışıkları hâlâ titrek ve solgundu; kırmızı, sarı, mavi yansımalar, bulutların altında dans ediyordu. O ışıklar, şehrin uykusuzluğunu temsil ediyordu; bazı pencerelerde hala yanıyordu, belki birileri geç saatlere kadar çalışıyordu, belki yalnızlıklarını aydınlatıyordu. Rüzgâr yüzüme çarpınca, yağmurun bıraktığı ıslaklıkla birleşen soğuk bir ürperti hissettim. O rüzgâr, paltonun yakasından içeri sızıyor, tenimi diken diken ediyordu; sanki doğa, bana "Uyan!" diyordu. Ellerim ceplerimde, paltonun yakasını kaldırmış yürüyordum. Ceplerimde, kalan birkaç ilan vardı; kâğıtlar ıslanmış, mürekkep akmıştı, ama hala okunaklıydı. İçimde garip bir sakinlik vardı. Artık onu hemen bulmuş olmanın sevinci değil, hâlâ peşinde olmanın kararlılığı vardı. O kararlılık, bir ateş gibi yanıyordu içimde; soğuğu yeniyor, yorgunluğu bastırıyordu.
Yürümeye devam ettim, adımlarım şimdi daha ritmik. Şehrin kenar mahallelerine giriyordum; burada evler daha alçak, sokaklar daha dar. Bir köşe başında, eski bir fırın gördüm; vitrini buğulu, içeriden ekmek kokusu sızıyordu, ama kapalıydı. O koku, midemi guruldattı; ne zamandır bir şey yememiştim? Hatırlamıyordum. Devam ettim, bir parkın kenarına geldim. Park, yağmurdan sonra daha da yeşil görünüyordu; çimler ıslak, banklar su birikintileriyle dolu. Bir banka oturdum, kısa bir mola için; tahta soğuktu, pantolonumdan içeri sızıyordu. Etrafıma baktım: Ağaçlar, rüzgârda hafifçe eğiliyor, yapraklardan damlalar düşüyordu. O damlalar, yere vurdukça minik sıçramalar yaratıyordu; sanki doğa, kendi ritmini çalıyordu. Parkın ortasında bir fıskiye vardı, ama kapalı; su birikintisi etrafında halka oluşturmuştu. O halka, yansıyan lambaları kırıyordu; renkli bir mozaik gibi. Otururken, düşüncelere daldım: O bakış, ne anlama geliyordu? Veda mı, yoksa bir davet mi? "Bizden korktum" demişti; o "biz", ailemiz miydi, yoksa geçmişimiz mi? Hatırlıyordum; annemiz, her zaman bizi bir arada tutmaya çalışırdı. "Kardeşler ayrılmaz" derdi. Ama şimdi, ayrılmıştık; o gitmiş, ben aramıştım. O park bankında, yalnızlığımı hissettim; ama o yalnızlık, artık düşman değildi. Bir dost gibi, beni güçlendiriyordu.
Kalktım, devam ettim. Dönüş yolunda, zımbaladığım ilanlar aklıma geldi. Her biri hâlâ oradaydı, bazıları rüzgârla eğilmiş, bazıları kısmen yırtılmış, ama hepsi hâlâ dik duruyordu. Sanki bir kısmı, “biz buradayız, unutulmadık” diyordu. Bir sokağa girdim, o ilanlardan birini gördüm; bir direğe zımbalanmış, fotoğrafı yağmurdan bulanıklaşmış. Yaklaştım, elimi uzattım; kâğıt ıslaktı, ama dokununca bir sıcaklık hissettim – belki hayalimdi. O ilan, benim çabamın simgesiydi; her zımba, bir umut darbesi. Ve anladım ki, birini aramak sadece onu bulmakla ilgili değildi. Kimi zaman, birini aramak, kendi gölgeleriyle yüzleşmekti; kaybolan parçalarını toplamak, kendi içindeki boşlukları görmekti. İçimdeki boşluklar, neydi? Yalnızlık mı, pişmanlık mı? Kardeşim gittiğinde, o boşluk büyümüştü; şimdi, onu bulmakla, o boşluğu doldurmaya başlamıştım. Ama tamamen değil; hala yaralar vardı, hala sorular.
Şehir artık geceye teslim olmuştu. Sokak lambaları yalnızca yolları aydınlatıyor, gölgeler dans ediyordu. O gölgeler, duvarlarda uzuyor, her adımda şekil değiştiriyordu; sanki şehir, kendi masallarını anlatıyordu. Ben bir süre durdum, bir köprüye yaslandım. Köprünün korkulukları soğuk demirdi; elimi yasladım, pası hissettim. Aşağıda, nehir akıyordu; sular, yağmurla şişmiş, köpürerek ilerliyordu. O akış, hayat gibiydi; durmayan, değişen. Derin bir nefes aldım, buhar haline gelen nefesim soğuk havada kayboldu. O buhar, bir an için havada asılı kaldı, sonra dağıldı; tıpkı anılar gibi. Bir daha asla aynı olamayacağımı biliyordum. Ama bir şeyi de fark ettim: kaybolan birini aramak, onu geri getiremese de, insanı kendine geri getiriyordu. Ben, kendime dönmüştüm; daha güçlü, daha farkında. O arama süreci, beni değiştirmişti; sokaklar, öğretmenim olmuştu; yağmur, yıkayıcım.
Ve o gece, yağmurun, karanlığın ve sessizliğin içinde yürürken, tek bir kesinliği hissettim: bu şehirde kaybolan çok şey vardı. Ama peşinden gitmeye cesaret eden de vardı. Ben artık o kişiydim. Şehir, kayıplarla doluydu; her köşe, bir hikaye gizliyordu. Bir evin penceresinden sızan ışık, belki bir ailenin mutluluğunu; bir ara sokaktaki gölge, belki bir yalnızın acısını. Ben, o kayıpların arasında yürürdüm; ilanlarım, bir bağ gibiydi. Cesaret, neydi? Vazgeçmemek mi? Evet, oydu. Adımlarımı yavaşlattım, başımı gökyüzüne kaldırdım. Bulutlar hâlâ ağır, hâlâ griydi. Ama altında yürüyen biri vardı: ben, kaybolmuş olanı arayan ve kendini yeniden bulan kişi. Gökyüzü, sanki bana bakıyordu; bulutlar, ağır bir örtü gibi, ama aralıklarından yıldızlar sızıyordu. O yıldızlar, umut gibiydi; uzak, ama parlak.
Yürümeye devam ettim, eve doğru. Ev, şehrin merkezinde bir apartmandı; eski, ama tanıdık. Sokaklar, şimdi daha sessizdi; sadece uzak bir köpek havlaması, bir araba motoru. Kapıya yaklaştım, anahtarı çıkardım; metal soğuktu, ellerim titredi. Kapıyı açtım, içerisi karanlık; ışık açtım, sarı bir parıltı odayı doldurdu. Oda, boş gibiydi; kardeşimin eşyaları hala oradaydı, ama tozlanmış. Yatağa oturduğumda, yorgunluk çöktü; vücudum ağırlaştı. Ama uyku gelmedi; pencereden dışarı baktım. Yağmur durmuştu, ama sokaklar hala ıslaktı; lambalar, su birikintilerinde yansıyordu. O yansıma, bir ayna gibiydi; şehrin ikinci yüzü.
Düşüncelere daldım: O gece, ne değişmişti? Bulmuş muydum? Evet, ama tam değil. O, gitmişti yine; ama şimdi, biliyordum ki yaşıyordu, seçmişti. O seçim, acımasızdı; ama belki gerekliydi. Ben, aramaya devam edecektim; belki yarın, belki öbür gün. Ama şimdi, bir huzur vardı; içimde, fırtına dinmişti. Kalktım, kahve yaptım; sıcak fincan, ellerimi ısıttı. Pencere kenarına oturdum, şehri izledim. Şehir, uyanıyordu; ilk arabalar geçmeye başladı, uzak bir siren. O siren, hayatın devamını hatırlatıyordu; kayıplar olsa da, akış durmuyordu.
Ve şehrin karanlığında bir fısıltı gibi hissettim: bu hikâye bitmedi. Sadece başka bir geceye, başka bir adımda devam ediyordu. Yarın, yeni ilanlar asacaktım belki; ama şimdi, farklı bir gözle. Arama, sonsuzdu; ama o sonsuzluk, beni özgür kılıyordu. Dışarı çıktım yine, şafak sökmeden; sokaklar, yeni bir güne hazırlanıyordu. Ben de.