Adımlarımı ağırlaştırdım, su birikintilerinin üzerinde çıkardığım ses, gecenin sessizliğinde yankılandı. Her adım, ıslak asfaltın yüzeyinde hafif bir şapırtı yaratıyordu; su, ayakkabılarımın tabanından sıçrıyor, etrafa minik damlalar saçıyordu. O ses, şehrin derin sessizliğinde bir yankı gibi dolaşıyordu; dar sokakların duvarlarına çarpıp geri dönüyor, sanki yalnızlığımı çoğaltıyordu. Şehir hâlâ uyumamıştı, ama herkes kendi hikâyesinde kaybolmuş gibiydi. Uzak pencerelerde ışıklar yanıyordu; bazıları sarımtırak, bazıları soğuk beyaz, her biri bir hayatın parıltısı gibiydi. Bir apartmanın penceresinde bir siluet gördüm; belki bir kadın, belki bir adam, kahve fincanıyla dışarı bakıyordu. O bakışlar, şehrin nabzını taşıyordu; herkes kendi odasında, kendi düşüncelerinde hapsolmuştu. Işıklar soluk, gölgeler uzun ve ürkütücüydü. Sokak lambalarının altında, gölgeler duvarlara yapışmış gibi uzanıyor, her rüzgâr esintisinde şekil değiştiriyordu; sanki şehrin hayaletleri, gecenin karanlığında dans ediyordu. Paltonun yakasını daha da kaldırdım; kumaş, boynuma yapışmıştı, ıslak ve ağır. Soğuk ciğerlerimi kesiyordu ama içimdeki ateşi söndürmeye yetmiyordu. O ateş, umut mu, öfke mi, yoksa sadece inat mıydı? Bilmiyordum, ama beni ayakta tutuyordu; her nefeste, soğuk hava genzimi yakıyor, ama o yanma, beni daha da kararlı kılıyordu.
Yürümeye devam ettim, adımlarım şimdi daha ağır, daha düşünceli. Sokaklar, eski binaların arasında kıvrılıyordu; her köşe, yeni bir gölge sunuyordu. Biraz ileride, bir çöp kutusunun yanında bir kedi miyavladı; gözleri karanlıkta parladı, sonra kaçtı. O ses, içimi ürpertti; yalnızlık, her yerdeydi. Hatırlıyordum; kardeşim, kedileri severdi. "Bak, şu kara kedi ne kadar sevimli!" derdi, elini uzatırdı. Şimdi, o sevimlilik, gecenin karanlığında kaybolmuştu. Devam ettim, bir caddeye çıktım; burada trafik azalmıştı, ama uzak bir araba geçti, farları suyu yansıtarak. O yansıma, bir an için yolu altın rengi bir nehir gibi yaptı; sonra karanlığa gömüldü. İçimde bir huzursuzluk vardı; o buluşma, o bakış, hala aklımdaydı. Neden gitmişti? Neden korkmuştu bizden? O sorular, beynimde dönüp duruyordu; her adım, bir cevap arayışı gibiydi.
Birden, uzak bir köşeden tanıdık bir ses geldi. İlk başta emin olamadım; rüzgâr mıydı, yoksa hafif bir yankı mı? Rüzgâr, dalları sallıyor, tentelerin kenarlarına çarpıyordu; o ses, belki bir dalın çatırtısıydı. Ama hayır, daha insaniydi; bir fısıltı gibi. Adımlarımı durdurdum, kulak verdim. Etraf sessizleşti; sadece kalbimin atışı, kulaklarımda uğulduyordu. Tekrar: fısıltı gibi bir ses, ismimi söyleyordu. O isim, gecenin ortasında bir çağrı gibiydi; tanıdık, ama uzak. Kalbim hızlandı; göğsümde bir baskı hissettim, nefesim sıklaştı. O ses, içimden mi geliyordu? Yoksa gerçekten mi? Düşüncelerim karıştı; belki yorgunluk, belki umut, halüsinasyon yaratıyordu. Ama o an, korku ve merakın karışımıyla bir adım daha attım. Ayaklarım, ıslak zeminde kaydı hafifçe; dengemi tuttum. Rayların yanındaki eski depoların arkasında, karanlığın içinde bir hareket gördüm. Siluet tanıdık, ama hâlâ yüzü net seçilmiyordu. O siluet, duvarın gölgesinde gizlenmişti; lambanın ışığı, sadece konturunu aydınlatıyordu. Kalbim, daha hızlı attı; bir umut kıvılcımı yandı içimde.
Adımlarımı sessizleştirerek yaklaştım. Her adım, dikkatli; zemin çamurlu, kaygan. Yağmur durmuştu, sadece damlaların çatılardan düşen ritmik sesi vardı. O damlalar, metal çatılara vuruyor, tiz bir çınlama çıkarıyordu; sonra yere düşüp yumuşak bir fısıltıya dönüşüyordu. Her vuruş, kalbimin ritmine eşlik ediyordu; sanki doğa, benim heyecanımı yansıtıyordu. Depoların duvarları, paslı ve çatlak; elimi yaslasam, soğuk betonu hissedecektim. Kokusu, nemli toprak, paslı demir karışımı; genzimi yakıyordu. Her adımda kalbim göğsüme çarpıyor, ellerim yine titriyordu. Parmaklarım, paltonun cebinde zımbayı sıkıyordu; o metal, hala soğuktu, ama bir güvence gibiydi. Nihayet siluetin yanına geldiğimde, nefesimi tutup yüzünü görebildim. Lambanın ışığı, yavaşça yüzüne vurdu; saçları ıslak, gözleri yorgun, ama o bakış...
Gözlerimiz buluştu. O an, zaman durdu gibi geldi; etrafımızdaki dünya silikleşti. Bu sefer durmadık. Önce birkaç saniye sessizlik vardı; o sessizlik, ağır ve dolu. Sadece rüzgârın hafif uğultusu, uzak bir araba sesi. Sonra o hafifçe gülümsedi. Bu gülümseme, sadece tanıdık bir yüzün değil, yılların birikmiş acı ve umudunun birleşimi gibiydi. O gülümseme, yarım değil, tamdı; gözlerine kadar ulaşmıştı, bir ışıltı yaratmıştı. Hatırlıyordum; çocukluğumuzda da öyle gülerdi, bir sır paylaşırken. Şimdi, o gülümseme, gecenin karanlığında bir ışık gibiydi; içimi ısıttı, gözyaşlarımı tetikledi.
“Beni bekledin,” dedi sonunda. Sesi daha önce duyduğumdan daha sıcak, daha gerçekti. O ses, boğuk değil, netti; yağmurla yıkanmış gibi temiz. Kelimeler, aramızdaki havayı doldurdu; sanki yılların sessizliğini kırıyordu.
“Her yerde ilan astım,” dedim. Sesim, titrek çıktı; boğazım düğümlendi. “Seni aramaktan başka bir şey yapmadım.” Kelimeler, bir itiraf gibiydi; o ilanlar, benim hayatım olmuştu. Her zımba, her sokak, her gece. Şimdi, o çabalarım burada, bu karanlıkta meyvesini veriyordu.
Başını salladı. “Biliyorum… Ve bu yüzden buradayım. Çünkü artık kaybolmak istemiyorum.” O sallayış, hafifti; saçlarından damlalar düştü. Gözleri, benimkine kilitlendi; o bakışta, pişmanlık, özlem karışımı. "Kaybolmak istemiyorum" kelimeleri, içimi eritti; o itiraf, bir köprü gibiydi aramızda.
O an, yağmurun bıraktığı ıslaklık, gecenin karanlığı ve şehrin sessizliği bir anda anlamsızlaştı. Sanki dünya yalnızca bizim için durmuştu. Etrafımızdaki depolar, artık tehditkar değil; sadece bir fon gibiydi. Lambanın ışığı, bizi sarıyordu; sarı bir hale ile. Adımlarımın, kayıp ilanların, suskun sokakların hepsi anlam kazanmıştı. O arama, boşuna değildi; burada, bu buluşmada doruğa ulaşmıştı.
“Artık geri dönme zamanı,” dedi. Elini uzattı. O el, ıslak ve soğuk; ama tanıdık. Tereddüt ettim ama sonunda tuttum. Parmaklarımız birleşti, soğuk ama gerçek bir temas… O dokunuş, yılların özlemini taşıyordu; parmaklarım, onun parmaklarını sıktı, sanki bırakmamak için. İçimde uzun zamandır bekleyen bir sıcaklık yükseldi; o sıcaklık, göğsümden yayıldı, vücudumu sardı. Gözyaşlarım, yağmurla karıştı; fark edilmedi.
Ve yürümeye başladık. Gecenin içinde, birbirimizin gölgeleriyle karışarak, şehrin sessizliğinde kaybolmadan, ama artık kaybolmuş hissetmeden… Adımlarımız, senkronize; her adım, bir uyum gibiydi. Sokaklar, şimdi dostça geliyordu; su birikintileri, yansımalarla dolu. Bir köşe başında, bir sokak lambasının altında durduk; ışık, yüzlerimizi aydınlattı. O an, birbirimize baktık; o bakış, sözsüz bir konuşma gibiydi. Hatırlıyordum; çocukluğumuzda da böyle yürürdük, park yollarında. O, hikâyeler anlatırdı; ben dinlerdim. Şimdi, o hikâyeler geri dönmüştü; sessiz, ama canlı.
Her adımda, kayıp olanın sadece bir fotoğraf ve kâğıt parçası olmadığını anladım. Kaybolan bizdik, yılların ağırlığında, yalnızlıkla örülmüş, ama birbirimizi bulmakla yeniden var olan bizdik. O ağırlık, neydi? Aile baskısı mı, hayatın zorlukları mı? Kardeşim, gitmişti; ben kalmıştım. Ama şimdi, birlikteydik; o kayıp, bulunmuştu. Şehir, etrafımızda akıyordu; uzak bir otobüs geçti, lastikleri suyu yararak. O ses, bir fon gibiydi; bizim yürüyüşümüze eşlik ediyordu.
O gece, yağmurun altında, karanlığın içinde yürürken, artık kaybolmadığımızı fark ettim. Sadece… birbirimizi bulmak için biraz geç kalmıştık. Ama o geç kalış, değerliydi; çünkü şimdi, daha güçlüydük. Eve yaklaştık; apartman, ışıklı pencereleriyle bekliyordu. Kapıyı açtık, içeri girdik; sıcaklık, bizi sardı. O oda, artık boş değildi; dolu, canlı.
Şimdi, o geceyi hatırladıkça, yağmurun kokusu, o dokunuş, hala canlı. Hikâye, mutlu bir sonla bitmişti; ama hayat devam ediyordu. Birlikte, yeni adımlar atıyorduk.
Bir süre yürüdük. Adımlarımız, ıslak kaldırımların üzerinde ritmik bir uyum yakalamıştı; her adım, su birikintilerine çarparak hafif bir şapırtı çıkarıyor, o ses gecenin derin sessizliğinde yankılanıyordu. Sanki ayaklarımız, şehrin nabzını tutuyor gibiydi; yavaş, ama kararlı. Sokaklar hâlâ ıslaktı, asfaltın yüzeyi yağmurla cilalanmış gibi parlıyor, lambaların soluk sarı ışığını yansıtarak minik bir ışık oyunu yaratıyordu. O yansımalar, su birikintilerinde titreşiyor, sanki yerdeki su, gökteki yıldızları taklit etmeye çalışıyordu; ama bulutlar hâlâ ağır ve gri olduğundan, o yıldızlar gizli kalıyordu. Lambalar hâlâ solgundu, sokak köşelerinde yükselen direklerden sızan ışık, etrafa zayıf bir aydınlık saçıyordu; o ışık, binaların duvarlarında uzun gölgeler oluşturuyor, her gölge bir hikaye gibi uzanıyordu. Ama artık korku ve endişe yerini garip bir sakinliğe bırakmıştı. İçimde, o sakinlik bir nehir gibi akıyordu; yavaş, ama durdurulamaz. Elleri hâlâ birbirine kenetlenmişti, ama bu sefer yalnızca umut için değildi; bu temas, artık geri dönmeye hazır olduğumuzu hatırlatan bir bağ olmuştu. Parmaklarımız, soğuktan uyuşmuş olsa da, o sıkışta bir sıcaklık vardı; tenlerimizin değdiği yer, yılların özlemini taşıyordu. O bağ, kırılgan ama güçlü; sanki bir ipek iplik gibi, ama kopmaz.
Yürürken, etrafımızdaki şehir yavaş yavaş canlanıyordu gibiydi; ama hala gece yarısının derinliğinde, uykusuz bir rüyada. Binalar, eski ve yorgun; sıvaları dökülmüş duvarlar, yağmurla yıkanmış, nemli bir koku yayıyordu. O koku, beton ve toprak karışımı, genzimi yakıyor, ama aynı zamanda nostaljik bir hava taşıyordu; çocukluğumuzun sokaklarını hatırlatıyordu. Bir ara sokaktan geçtik; burada dükkanlar kapalı, vitrinler karanlık, ama bir tanesinin camında yansıyan lambanın ışığı, içerideki rafları hafifçe aydınlatıyordu. O raflarda, unutulmuş eşyalar; belki bir kitapçıydı, belki bir antikacı. Hatırlıyordum; kardeşimle böyle dükkanlara girer, eski kitapları karıştırırdık. O, her zaman macera romanlarını seçerdi; "Bak, bu hikaye bizi bir yerlere götürecek!" derdi, gözleri parlayarak. Şimdi, o hikaye burada, bu sokaklarda gerçek olmuştu; ama macera, acı dolu bir yolculuktu. Devam ettik, adımlarımız senkronize; onun adımı, benimkine uyum sağlıyordu, sanki yılların ayrılığını telafi etmek için.
“Burası… burası hâlâ aynı,” dedi. Sesi hafifçe titriyordu ama bir anlığına çocukça bir merak da vardı içinde. O titreme, soğuktan mı, heyecandan mı bilmiyordum; ama sesinde, geçmişin yankısı vardı. Gözleri, etrafı tarıyordu; sokak lambasının altında, yüzü yarı gölgede kalmıştı, saçları hala ıslak, damlalar boynuna süzülüyordu. “Hiçbir şey değişmemiş gibi görünüyor ama… yine de farklı.” Kelimeleri, havada asılı kaldı; sanki şehrin havasıyla karışıyordu. Evet, şehir aynıydı; aynı dar sokaklar, aynı paslı direkler, aynı su birikintileri. Ama farklıydı; çünkü biz değişmiştik. O gitmişti, ben aramıştım; şimdi, o fark, her köşede hissediliyordu. Bir bina önünden geçtik; cephesi çatlaklarla dolu, yağmur oluklarından sızan su, kaldırıma vuruyordu. O su, ritmik bir damlama sesi çıkarıyordu; tıpkı bir saat gibi, zamanı hatırlatıyordu. Değişmeyen şeyler, evet; ama o değişmezlik, bir yük gibiydi.
“Değişmeyen şeyler, bazen en çok acıtandır,” dedim. Sesim, beklediğimden daha yumuşak çıktı; boğazım, duygulardan düğümlenmişti. “Ama değişenler de… çoğu zaman korkutur.” O korku, neydi? Gitmek mi, dönmek mi? Ben, değişmekten korkmuştum; o, kalmaktan. Şimdi, o korkular, aramızdaki bağla eriyordu. Elini daha sıkı sıktım; o da karşılık verdi, parmakları benimkini sardı. O an, bir anı canlandı: Çocukken, parkta el ele yürürdük; o, "Korkma, ben varım!" derdi. Şimdi, roller değişmişti; ama bağ aynıydı.
Gölge gibi ilerleyen şehir, ıslak kaldırımlarıyla, boş kafelerle, kapalı dükkanlarla bizi izliyordu. Sokak köşelerinde birkaç kişi daha vardı; kimisi bir köşeye sıkışmış, ceketini başına çekmiş, yağmurdan korunmaya çalışıyor; kimisi yalnız yürüyordu, adımları aceleci, sanki bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Hepsi, kendi kaybolmuş hikâyelerinin içinde. Bir adam, bir duvarın kenarına yaslanmış, sigara içiyordu; dumanı, rüzgârla savruluyor, yağmur kokusuna karışıyordu. O adamın gözlerinde, bizimkine benzer bir yorgunluk vardı; belki o da birini arıyordu, belki kendini. Bir kadın, şemsiyesi altında hızlı adımlarla geçiyordu; topuklarının sesi, kaldırımda tıkırtılı bir ritim yaratıyordu. O ses, gecenin sessizliğinde bir kontrast gibiydi; hayatın devamını hatırlatıyordu. Ama artık bizimki farklıydı: birbirimizi bulmuştuk. O buluş, bir mucize gibiydi; sokaklar, artık düşman değil, dostça geliyordu. Bir kafe önünden geçtik; kapalı, ama camında yansıyan ışık, içerideki boş masaları gösteriyordu. O masalar, yalnız akşamları hatırlatıyordu; ama şimdi, yalnız değildik.
Bir köprüye çıktık. Köprü, eski demir korkuluklarla çevrili; paslı demirler, soğuk ve pürüzlü. Ayaklarımız, köprünün tahtalarında hafif bir gıcırtı çıkarıyordu; her adım, bir titreşim yaratıyordu. Aşağıda akan su, karanlıkta neredeyse siyah bir gölgelik oluşturuyordu. Nehir, yağmurla şişmiş, sular hızlı akıyordu; köpürerek, taşlara çarparak. O akış, bir fısıltı sesi çıkarıyordu; suyun şarkısı gibi, hüzünlü ama güçlü. Rüzgâr, yüzümüze çarparken saçlarımızı savuruyor, palto kenarlarını kaldırıyordu. O rüzgâr, soğuk ve keskin; tenimizi ısırıyor, ama aynı zamanda uyandırıyordu. Derin bir nefes aldım; yağmurun soğuğu artık rahatsız etmiyordu. O nefes, ciğerlerimi doldurdu; nemli hava, taze bir koku taşıyordu – su, toprak, uzak bir çiçek esintisi. Gözlerimizi nehre diktik; suyun yüzeyinde, lambaların yansıması titriyordu; kırmızı, sarı çizgiler, dalgalanarak dans ediyordu. O yansıma, hayatın kırılganlığını hatırlatıyordu; bir an parlak, bir an karanlık.
“Şimdi ne olacak?” diye sordu. Sesi fısıltı gibi çıktı. O fısıltı, rüzgârla karıştı; ama netti, içten. Gözleri, nehre dikiliydi; yüzünde bir kararsızlık, ama aynı zamanda umut.
“Bilmiyorum,” dedim. Sesim, sakin ama kararlı. “Ama artık birlikteyiz. Bu bile… yeterli.” Kelimeler, havada asılı kaldı; o "yeterli", bir mantra gibiydi. Birlikte olmak, yılların acısını silmiyordu; ama bir başlangıçtı. Elini bıraktım bir an, ama hemen tuttum yine; o temas, bir güvenceydi.
Bir süre sessizlik oldu. Sadece suyun akışı, uzaktan gelen bir siren sesi ve şehirde kalan birkaç ıslık sesi vardı. Siren, mavi-kırmızı ışıklarla bir an köprüyü aydınlattı; bir ambulans mı, polis mi bilmiyordum, ama o ses, şehrin acil nabzını hatırlatıyordu. Islık sesleri, belki rüzgârın dallara vurması, belki uzak bir tren. Sessizlik, gecenin yorgunluğunu ve yaşananların ağırlığını taşıyordu. O ağırlık, omuzlarımıza çökmüştü; ama şimdi, paylaşılıyordu. Sessizlikte, düşünceler akıyordu: Neden gitmişti? Neden dönmüştü? Ama sorular, artık zehirli değildi; sadece merak.
“Biliyor musun,” dedi, sonunda, “kaybolmak, bazen… kendini bulmak için gereken tek yolmuş.” Sesi, yumuşaktı; bir itiraf gibi. Gözleri, hala nehre dikili; suyun akışında, kendi yolculuğunu mu görüyordu? O sözler, derindi; kaybolmak, bir kaçış mı, yoksa bir keşif mi? Ben, aramıştım; o, gitmişti. Ama ikimiz de, kendimizi bulmuştuk.
Başımı salladım. Gözlerimizi gökyüzüne diktik; bulutlar hâlâ ağır ve griydi, ama artık korkutmuyordu. O gri, bir örtü gibiydi; altında, yıldızlar gizliydi belki. İçimde, uzun süredir bekleyen bir boşluk doluyordu; hafif bir huzur, bir rahatlama hissi yayılıyordu. O huzur, bir dalga gibi; yavaşça vücudumu sardı, yorgunluğu aldı.
O gece, karanlık şehirde, yağmurun ıslattığı kaldırımlarda, kaybolanların izlerini takip ederek yürürken, ilk kez gerçekten anladım: bazı kayıplar bulunmak için değil, arayanın kendini bulması içindir. Ve biz, artık kaybolmamıştık. O anlayış, bir aydınlanma gibiydi; sokaklar, artık labirent değil, yoldu.
Adımlarımızın sesi, su birikintilerine çarpıyor, gecenin sessizliğinde yankılanıyordu. Bu yankı, bir veda değil, bir başlangıçtı. Her şapırtı, bir not gibi; şehrin senfonisinde bizim yerimizi belirtiyordu.
Ve şehrin karanlığında yürümeye devam ettik; geçmişin ağırlığı hâlâ üzerimizdeydi, ama artık birlikteydik. Artık yalnız değildik. O birliktelik, bir zırh gibiydi; soğuğu, karanlığı yeniyordu. Eve yaklaştık; apartman, ışıklı pencereleriyle bekliyordu. Kapıyı açtık, içeri girdik; sıcaklık, bizi sardı. O oda, artık dolu; hatıralar canlandı. Konuşmaya başladık; yavaşça, kelimeler akmaya başladı. Gece, sabaha döndü; ama hikaye devam etti.
Şimdi, o yürüyüşü hatırladıkça, şehrin kokusu, o el tutuşu hala canlı. Yağmur, bir metafor gibi; yıkayan, yenileyen. Biz, bulunmuştuk; ama asıl, kendimizi.