O an, aramızdaki sessizlik yoğunlaştı. Sanki karanlık, üçümüzün üzerine ağır bir örtü gibi çökmüştü. Alexie’nin bakışlarında, tek bir karar anında boğazımı parçalayabilecek bir niyet saklıydı. Kirill ise, bu ölüm sessizliğini kendi oyununa çevirecek sabırla izliyordu. Isabel hâlâ tam dönüşmemişti—henüz sadece savunmasız, benim cazibeme kapılmış bir kızdı.
Alexie bir adım daha attığında, çardağın havası daraldı. Gözleri karardı, sesi ise buzla kaplanmış bir hançer gibi keskinleşti. “Harika,” dedi, “o artık bir vampir. Ve şimdi… ona da annelik yapmak zorundasın.”
Karanlık, çardağın taş sütunları arasında ağır ağır yayılıyordu; gece neredeyse nefes alıyor, bizden habersizce kulak kabartıyordu. Kirill’in yüzündeki gülümseme, bir avcının izini sürdüğü avına bakışındaki o gizli tatminle birleşmişti. Gözlerindeki merak, adeta bir kıvılcım gibi yerini yavaş yavaş, sessiz ama belirgin bir heyecana bıraktı. Dudaklarının kıvrımı, sözcüklerinden önce niyetini belli ediyordu.
“Her şey daha da ilginçleşiyor,” dedi, sesi hem hafif hem de sinsice uzayan bir tınıyla. “Görünen o ki, yeni bir aile üyemiz var.”
Sözleri havada asılı kaldı, çardağın taş kemerleri bile bu anı hafızasına kazımak istercesine sessizleşti.
“Kirill,” dedim, sesim sakindi ama o beni sinirlendirmeye başlamıştı, “Isabel’i konağın kullanılmayan batı misafirhanesine götür. Alexie, sen de misafirlere balonun bittiğini haber ver.”
Kirill hafifçe başını eğdi; hareketinde bir hizmetkârın itaatkârlığı değil, oyunun kurallarını bilen bir oyuncunun gönüllü kabulü vardı. Yine de gözlerindeki o ince alay bakışlarıma saplandı. Isabel’i nazik bir biçimde kollarına aldı—ama o naziklik, bir yırtıcının avını dişlerinin arasına alırken gösterdiği dikkatle aynıydı. Kızın bedeni hâlâ dönüşümünü tamamlamamıştı; damarlarında dolaşan şey artık insan kanı değil, geceydi.
Isabel’in gözleri, yavaş yavaş, karanlığın kendi derinliklerini taşıyan iki siyah kuyuya dönüşüyordu. Orada ne korku vardı, ne de umut—sadece sessiz bir yokluk. Kirill, ona bakarken dudaklarının kenarında beliren o tanıdık alayla eğildi ve fısıldadı. “Ah, minik Isabel… Artık bir peri masalının baş kahramanı değil, bir kabusun ta kendisisin.”
Bu söz, geceye atılan bir taş gibi ağır ve yankılı düştü.
Arkamdan gelen adımların kararlı sesiyle, Alexie yaklaşmıştı. Pelerini yerde usulca sürünürken bile, etrafındaki hava daha da soğudu. “Mary,” dedi, kelimeleri buzdan oyulmuş gibi sert, “bunca yıl geçmesine rağmen hâlâ bu tür gereksiz riskler almaktan zevk alıyorsun.” Bakışlarını üzerime dikti; gözlerinde hem sorgu hem de hüküm vardı. “Bu kızla sadece birkaç saatlik bir tanışıklığın var. Onun için neden böyle bir yükün altına girdin? Cevap ver.”
Söyledikleri, çardağın içinde bir tokmak gibi yankılandı. Ama ben cevabımı düşünmeden verdim; çünkü bu, açıklanacak bir karar değil, içgüdünün karanlıkta aldığı bir nefesti.
“Alexie,” dedim, sesim tekdüze ama keskin, “bu tür sorular sormak için hesap verdiğim biri olma. Haddini bil. Isabel artık bizimle ve onun hayatı benim elimde. Açıklama yapmaya gerek duymuyorum. İtaat etmezse işini zaten bitiririm.” Parmak uçlarımda sabır kırıntıları kalmamıştı. “Şimdi git ve baloyu bitir. Gereksiz merak uyandırmayalım.”
Alexie’nin ifadesi bir an gerildi; dudaklarının kenarında belli belirsiz bir öfke kıvrıldı ama geri çekildi. Tek kelime etmeden pelerinini omuzlarına daha sıkı çekti ve karanlığa karıştı. Onun uzaklaşan adımları, önce taş zeminde yankılandı, sonra sessizliğe gömüldü—sanki hiç burada olmamıştı.
Kirill, Isabel’i kollarında taşırken merdivenlere yöneldi. Tam adımlarını atarken, başını hafifçe çevirip bana baktı. Göz kırptı; gözlerinde hâlâ o oyunbaz parıltı vardı.
“Batı misafirhanesi ha?” dedi, sesi ipeksi bir alay taşıyordu. “Isabel gibi soylu bir hanım icin için biraz tenha… ama uygun.” Omzunun üzerinden, gülümsemesi daha da sinsileşti. “Umarım yeni doğan bebeğimiz gece ağlamaz.”
Ve o da, Isabel’in solgun siluetiyle birlikte, merdivenlerin gölgelerine karışarak kayboldu.
Kirill uzaklaştığında, çardağın sessizliği ve yalnızlığı bana kaldı. Isabel’in kanı hâlâ damarlarımda sıcak bir iz bırakıyordu. Ama bu sıcaklık yerini yavaşça bir soğukluğa, bir boşluğa bıraktı. Onun dönüşümü sadece fiziksel değil, benim üzerimde de derin bir etkisi olmuştu. Kendimi toparlamak için ağır bir nefes aldım. Baloda olan misafirlerin farkına varması, Isabel’in dönüşümünü tehlikeye sokabilirdi. Sadece Kingsley ailesi değil, Londra’da yaşayan diğer vampirler de bu olayın kokusunu alabilirdi. Isabel gibi soylu bir kızı dönüştürmek, yalnızca bir içgüdü değil, aynı zamanda bir ihlal olarak görülebilirdi. Bir ihlal… ve bir meydan okuma. Ama kimin umurundaydı. Çardağı terk ederken zihnimde bu karanlık düşünceler dönüyordu. Konağın geniş koridorlarına girdiğimde, balo salonundan gelen kahkahalar ve orkestranın ritmik melodileri kulağıma çalındı. Konuklar hâlâ dans ediyor, soylular birbirleriyle fısıldaşarak sohbet ediyordu. Ama benim için o salon artık bir tiyatro sahnesiydi, her hareketin ardında saklanan bir niyet vardı.
Salonun kapısından içeri girerken, dikkatlice bakışlarımı süzdüm. Isabel’i son gören insanlar arasında şüphe uyandırmamak için her zamanki kararlılığımla ilerledim. Bir köşede Kingsley ailesinden birkaç kişi, şarap kadehlerini tokuşturuyordu. Isabel’in babası, Lord Kingsley, yüksek sesle kahkahalar atıyor, çevresindekilere kendi hikayelerini anlatıyordu. Onun yanında duran annesi ise, Isabel’in uzun süre ortalarda görünmemesinden şüphelenmiş gibi görünüyordu.
Bir hizmetkâr bana doğru yaklaşıp hafifçe eğildi. “Madam Mary, Lord Alexie balonun bittiğine dair haber verdi.”
Gözlerimi hızla kontrol altına alarak hizmetkâra sakin bir sesle cevap verdim. “Evet. Bu doğru.”
Hizmetkâr kafasını sallayarak uzaklaştı. Kingsley ailesi yakında şüphe duymaya başlardı. Isabel’in kayboluşu fark edilmeden önce daha fazla önlem almam gerekiyordu. Ama bu geceyi dikkat çekmeden kapatmayı başarırsam, Isabel’in yeni hayata uyum sağlaması için yeterli zamanımız olabilirdi. Dönüp salonun derinliklerine yürürken, kendi içimde bir savaş başladı. Isabel’i dönüştürmekle doğru olanı mı yapmıştım? Yoksa onu sonsuz bir karanlığa mahkûm mu etmiştim? Her iki durumda da, artık dönüşü olmayan bir yola girmiştim. Isabel benimdi ve ben onun efendisiydim.
Alexie ve Kirill’in sessiz yargısı, Kingsley ailesinin olası tepkisi ve Isabel’in dönüşmesi… Tüm bu düşünceler zihnimde dönerken, kalabalık balo salonunu terk etmeye başlamıştı. Balo salonunun boşalmaya başladığı o an, içimde bir huzursuzluk yükseldi. İnsanların ağır adımlarla salonu terk etmesi, yüzlerindeki alaycı ya da meraklı ifadeler, adeta gecenin karanlık sırlarını hissetmişler gibi bir hava yaratıyordu. Ama kimse Isabel’den bahsetmiyordu. Henüz. Merdivenlerin başına vardığımda, Alexie’yi basamaklardan inip, bana yaklaşırken gördüm. Yüzünde hâlâ o soğuk ve yargılayıcı ifade vardı. Duygularını gizleme yeteneği, her zaman beni rahatsız eden bir şey olmuştu. “Kingsley ailesiyle ilgilenmesin.”
Başımı salladım. “Hafızalarıyla ilgileneceğim.”
Alexie duraksadı ve beni süzdü. “Sadece hafızaları ile ilgileneceksin değil mi?”
“Elbette.” dedim sert bir tonda. “Kingsley ailesi soylu bir aile ve İngiltere de tanınıyorlar. O yüzden sadece onları ikna edeceğim.”
Alexie’nin gözleri hafifçe kısıldı. “Yine de gereksiz bir risk aldın. Hem de aptalcaydı. Neden bir hizmetli ya da bir evsizle yetinmedin?”
Ona karşılık vermek yerine, sessizce arkamı döndüm v Kingsley ailesine doğru ilerledim. Kingsley ailesine doğru adımlarımı sıklaştırırken, zihnimde bir plan oluşturmaya çalışıyordum. Isabel’in dönüşümü henüz tamamlanmamıştı, ve bu durum ailesiyle yüzleşirken bir hata yapmamam gerektiğini bana hatırlatıyordu. Birkaç adım kala Lord Kingsley’nin net duyuldu, hizmetçilerine kızını bulmaları için emir verdiğini işittim. Lady Kingsley ise yüzündeki huzursuzluk, ona doğru yaklaştığımda daha belirginleşti.
“Madam Mary,” dedi Lady Kingsley, beni fark eder etmez. Sesi yumuşak ama şüphe doluydu. “Kızımız Isabel’i gördünüz mü? Onu uzun bir süredir görmedik.”
Nazik ama otoriter bir şekilde gülümsedim ve hafifçe eğildim. “Ah, Lady Kingsley, Isabel biraz rahatsız hissetti. Ona dinlenmesi için uygun bir yer sağladım. Eminim ki sabaha çok daha iyi hissedecektir.”
Lord Kingsley’nin yüzü aniden ciddileşti. “Rahatsız mı? Isabel genelde böyle şeyler yaşamaz. Ona ne oldu?”
“Endişelenmeyin, Lord Kingsley,” dedim sakin ve ikna edici bir tonda. “Küçük bir baş ağrısı. Balonun heyecanı biraz fazla geldi sanırım. Onu rahatsız etmeden dinlenmesine izin vermek istedim.”
Lady Kingsley’nin gözleri, sözlerimden tatmin olmuş gibi görünmüyordu. “Onu görmemiz mümkün mü? Her ne kadar rahatsız olsa da, Isabel’i bu halde yalnız bırakmak istemem.”
Derin bir nefes alarak bir adım onlara yaklaştım. Sözlerimden çok, gözlerimin etkisiyle onları ikna etmeliydim. Hipnoz gücüm yavaş yavaş devreye girerken, bakışlarımı Lady Kingsley’nin gözlerine kilitledim. Düşüncelerine sızarken sesim yumuşak ve otoriter bir tona büründü. “Isabel şu an derin bir uykuda ve dinleniyor. Onu rahatsız etmememiz gerektiğine eminim. Sizin için en iyisi Isabel'i öldü bilmek. Isabella Rose Ann Kingsley çiçek hastalığından trajik bir şekilde on dokuz yaşında öldü ve cesedi yakıldı. Külleri Thames nehrine serpildi.”
Lady Kingsley’nin yüz ifadesi hemen gevşedi. Gözlerinde anlık bir boşluk oluştu ve ardından yavaşça başını salladı. “Evet… Kızım Isabel öldü. Cesedini yaktık.”
Lord Kingsley’nin dikkatini çekmek için aynı sakin tonda konuştum, bakışlarımı onun gözlerine çevirdim. “Isabella Rose Ann Kingsley çiçek hastalığından trajik bir şekilde on dokuz yaşında öldü ve cesedi yakıldı. Herkese söyleyin bunu.”
Onun da yüzünde bir gevşeme belirdi. Şüpheleri hızla yok olmuştu. Hafifçe gülümseyerek bana başını salladı. “Evet... Kızım Isabel öldü.”
Kingsley ailesi, sakin ve kızlarını ölmüş bir şekilde bilirken, salondaki diğer misafirlerin arasına karışırken, bir an rahatlama duygusu hissettim. Ancak bu his uzun sürmedi. Kalabalığın içinden Alexie’nin bana doğru geldiğini fark ettim. Yüzündeki o tanıdık, soğuk alay ifadesiyle durup bana bakıyordu. “Kingsley ailesini etkileyici bir şekilde hipnotize ettin,” dedi, sesi sinsice bir alay içeriyordu. “Ama Isabel Kingsley'in gerçeği öğrendikten sonra seni öldürüp, öldürmeyeceğine bahse girmek ister misin?”
Bakışlarımı ona çevirdim, sesimi sertleştirerek cevap verdim. “Bay ve Bayan Kingsley’e söylediklerimi, söyleyeceği herkese aynı unutkanlığı bulaştıracak. Ve Isabel Kingsley öldü bilinecek.”
Alexie’nin gözleri kısıldı, ama başka bir şey söylemedi. Geri çekilerek merdivenlere doğru ilerledi ve bende peşinden sakin adımlarla gittim. Isabel’in bulunduğu batı misafirhanesine doğru yöneldim. Alexie, bir şey demeden ilerliyordu. Bu, onun sessiz bir protestosuydu. Ama umurumda değildi. Isabel’i dönüştürmüş ve kendi kaderime bir yenisini eklemiştim. Artık bu, geri dönüşü olmayan bir yoldu. Aslında solmasını istemediğim bir gül kadar güzeldi. Misafirhaneye vardığımızda, Kirill’i Isabel’in yanında, pencerenin önünde oturmuş buldum. Ay ışığı, odanın içine solgun bir ışık yayıyordu. Isabel’in dönüşümü hemen hemen tamamlanmış gibiydi. Solgun teni, neredeyse cam kadar saydamdı. Gözleri hâlâ kapalıydı ama kirpiklerinin altında bir hareket fark ediliyordu. O uyanıyordu.
“Dönüşüm hızla ilerliyor,” dedi Kirill, bir eliyle Isabel’in alnını okşarken. “Bu kız, düşündüğümden daha güçlü bir varlığa dönüşecek gibi görünüyor. Ama…” Kirill’in sesi duraksadı, gözlerinde bir alayla karışık ciddiyet vardı. “Bu kadar hızlı bir dönüşümün altında, bir felaket yatıyor olabilir. Biz bile üç yıl geçmesine rağmen; tam olarak uyum sağlayamadık.”
“Sorun olursa, sorunu ortadan kaldırırım.” dedim belli belirsiz bir sesle. “Ama ona baksanıza çok güzel.”
“Bu kız sıradan biri değil, Mary,” dedi Alexie. “Kingsley ailesinin en küçük kızı ve sosyetenin gözdesi. Yokluğu fark edilecektir.”
Kirill, Isabel’in alnına dokunmayı bırakarak derin bir nefes aldı ve başını pencereye doğru çevirdi. Ay ışığının vurduğu yüzü, düşünceli ve biraz da tedirgin görünüyordu. “Abim Alexie haklı. Isabel’in kayboluşu, özellikle ailesi tarafından fark edildiğinde büyük bir yankı uyandıracak. Kingsley ailesi sıradan bir aile değil, Mary. Onlar Londra’nın en nüfuzlu ailelerinden biri. Onların radarında olmak, diğer soyluları da üzerimize çekecek.”
“Öyle bir şey olmayacak ve olsa bile ne önemi var ki,” dedim alayla. “Sadece doğamın gerekliliğini yaptım. Bilirsiniz asil kan en lezzetli olanıdır. Sağlıklı ve kaygısız bir hayat yaşarlar. Ve Isabel’in tatlıydı. Ve sanırım o da özellerden biri olabilir.”
Alexie, kaşlarını çatıp Isabel’e baktı. “Bu eğlence olsun diye mi yaptığın bir şey, yoksa gerçekten bir planın var mı? Çünkü şu anda yaptığımız şey, bizi büyük bir riske sokuyor. Isabel dönüşümünü tamamladığında bunu kontrol altında tutabilecek misin? Bizi bile bazı zamanlar kontrol altında tutamamıştın!”
“Alexie,” diye tısladım, sesim tehditkâr bir tona bürünmüştü. “Onun efendisi benim. Sizin de öyle. Kontrolümü sorgulaman için bir sebep vermedim, değil mi? Eğer sorun çıkarırsa, durumu halletmek benim görevim. Senin değil. Endişe etmesi gereken benim; siz sadece sonsuz hayatınızın tadını çıkarın.”
Alexie bir an sessizce bana baktı, sonra omuzlarını silkerek bir adım geri çekildi. “Bunu senin başına yıkacak değil. Efendimi, elbette koruyacağım. Sonuçta sen benim efendimsin.”
O konuşmasını bitirdiğinde, Isabel aniden bir inleme sesi çıkardı. Üçümüz de bir anda ona döndük.
Kirill hafifçe gülümsedi. “Ah, işte başlıyoruz. Hoş geldin, küçük kuş.”
Göz kapakları ağır ağır aralandı, ama odaklanmakta zorlanıyordu. Isabel’in gözleri, aniden genişleyip açıldı; derin, kocaman ve soğuktu. İçinde hiçbir duygu taşımayan, boş bir aynanın yansıması gibiydi. Yavaşça, neredeyse fark edilmez bir nefes hareketi yaptı; ama ağzından bir ses çıkmadı. Gözleri, önce Kirill’e kaydı, sonra da bana döndü. Bakışları korkudan değil, bambaşka, ürkütücü bir donuklukla doluydu. O mavilik, sıradan bir insanın gözlerinde bulunmayan, sanki yeniden doğmuş, dünyaya yabancı bir varlığın soğuk bakışıydı. Nefesi düzensizdi; aralıklarla hızlı hızlı çekiyor, sanki yaşamla bağlantısını yavaşça yeniden kuruyordu.
O an odanın havası ağırlaştı, zaman sanki donmuş gibiydi. Sessizlik, varlığıyla her köşeyi dolduruyordu. Dışarıdan gelen hafif rüzgar sesi bile, içerdeki gerginliği dağıtmaya yetmiyordu. Ellerim istemsizce hafifçe titredi, kalbim göğsümde yankılanıyordu.
“Isabel,” diye fısıldadım. Sesim mümkün olduğunca yumuşak, ancak içimde taşıdığı ağırlığı hissettirir şekildeydi. “Sana bundan sonra İzzy diyeceğim.”
Isabel, ağır ağır başını hafifçe yana eğdi. Gözleri artık insanınkinden çok uzaktı; sertleşmiş, kızgın bir gölge gibi bakıyordu. Bu bakış, yeni doğmuş bir canavarın, yeryüzüne hırçın ve savunmasızca bakışıydı. Ağzını zorla açtı, sesi neredeyse fısıltı kadar kısıktı: “Ne yaptın bana Mary? Neredeyim ben?”
Yatağa yavaşça yanaştım, oturdum. Ellerim titreyerek dizlerime kondu. Sesimi daha da yumuşattım, sakinleştirici bir tonda konuştum: “Sakin ol, Isabel. Artık güvendesin. Her şey değişti, yeni bir hayat başladı senin için. Anlaman zaman alacak, ama yalnız değilsin. Alexie, Kirill ve ben, yeni ailen olacağız.”
Isabel’in gözleri benimkilerle buluştu. Derin ve yavaşça anlama çabasına benzer bir ifade belirdi. Ancak hemen ardından kaşları çatıldı, nefesi kesik kesik oldu. Kolunu zorla kaldırmaya çalıştı, parmakları kıpırdanıyordu ama vücudu henüz bu hareketi tamamlayacak güce sahip değildi. O an bedenindeki acı, yüzüne yansıdı; kısa bir an için solgun ve çaresiz görünüyordu.
Kirill, sakin ve bir o kadar da emin bir sesle araya girdi: “Dönüşüm henüz tamamlanmadı. Ona biraz daha zaman vermeliyiz. Ben göz kulak olurum, Mary.”
Kafamı sessizce salladım, yüreğimde hem umut hem endişe vardı.
Isabel, çırpınmaya başlamadan önce derin bir nefes çekti ve gözlerini yavaşça kapattı. Nefesi düzenli, sakin bir ritme kavuştu. Kirill, hafif alaycı bir gülümsemeyle, “Bak Mary, henüz bebeğimiz tam anlamıyla uyanmadı,” dedi. “Ona ben göz kulak olurum.”
O an odada sanki soğuk bir rüzgar dolaştı; hafif ve keskin bir esinti, tenimde ürperti bıraktı. Bu soğuk, hayatın ve ölümün arasındaki ince çizgiydi. Her şeyden öte, Isabel’in dönüşümü yalnızca fiziksel değildi; ruhunun derinliklerinde başka bir varlığa geçişin eşiğindeydi.
“Artık bir insan değilsin, Isabel,” dedim, sesimde hem şefkat hem de hüzün vardı. Diş izlerimin bıraktığı boynunu nazikçe okşadım. Gözleri kapalı olsa da sesimi duyduğunu biliyordum. “Bu, senin için bir son değil. Bu, yeni bir başlangıç. Çok güzel bir soğuk olacaksın.”
İçimde tarifsiz bir şey kıpırdadı; hem korku, hem heyecan, hem de derin bir bağlılık. Isabel’in solgun teni üzerindeki ışık, sanki gölgelerin arasından sızan ay ışığı gibiydi; soğuk, ama bir o kadar da büyüleyiciydi. Herkesi kendine aşık edecek kadar güzeldi.
Isabel’in gözlerini açtı ve tekrar bana döndü. “Bu saçmalık. Sadece bir yalan olmalı, kötü bir kabus! Sen... Sen...”
Sözlerinin devamını getiremedi. Soğukkanlılığımı koruyarak ona doğru yaklaştım. Yüzüm Isabel’in yüzüne yaklaştığında, alçak bir sesle konuştum: “Benimle olmak istemiyor muydun? Artık benimlesin ve varlığın bana ait. İnsanlık, bir andan ibaretti. Kabul et ya da etme, bu artık senin gerçeğin. Bana Mary diyebilirsin ya da efendim. Sen seç güzelim.”