Güneş daha da yükselmiş, şehir yavaş yavaş tam anlamıyla uyanmıştı. Öğle vakti yaklaşırken ışık artık yumuşak bir altın sarısından çıkmış, daha net, daha keskin bir parlaklığa dönüşmüştü. Işınlar, binaların camlarında değil, doğrudan taşların, asfaltın, metal korkulukların üzerine vuruyor, her yüzeyi adeta yeniden boyuyordu. Kaldırımlar, gece boyunca yağmurun ıslattığı yerlerde hâlâ hafif nemliydi; ama o nem artık rahatsız etmiyor, aksine güneşin altında minik buhar zerrecikleri oluşturarak havaya yükseliyordu. Her taşın üzerinden hafifçe parlayan toz ve su zerrecikleriyle ışık oyunları yaratıyordu; bir adım attığımızda, o zerrecikler havada dans ediyor, güneş ışığını kırarak etrafa minik gökkuşağı parçaları saçıyordu. O ışık oyunları, sanki şehir kendi kendini kutluyordu; her yansıma, her parıltı, geceyi atlatmış olmanın sessiz bir zaferi gibiydi.
Biz hâlâ yan yanaydık; ellerimiz hâlâ sıkıca kenetli, adımlarımız artık daha rahat, daha emin. Geceyi, yağmuru ve kaybolmuşluğu geride bırakmıştık; şimdi sadece birlikte olmanın, yavaş ama güvenli bir ritimde yürüyebilmenin tadını çıkarıyorduk. Ellerimizin teması, artık sadece bir güvence değil, bir alışkanlık haline gelmişti; parmaklarımız iç içe geçmiş, avuç içlerimiz birbirine yaslanmış, nabızlarımız aynı tempoda atıyordu. O nabız, gecenin tüm heyecanını, tüm korkusunu, tüm umudunu sindirmiş, şimdi sakin ama güçlü bir ritme dönüşmüştü. Adımlarımız, ıslak kaldırımda artık daha az şapırtı çıkarıyordu; su birikintileri küçülmüş, çoğu kurumuş, kalanlar ise güneşin altında buharlaşıyordu. Rüzgâr, hafif ve sıcak esiyordu; saçlarımızı nazikçe savuruyor, yanaklarımızı okşuyor, paltonun yakasından içeri sızmıyordu artık. Hava, öğle sıcağına doğru ilerliyordu; serinlik gitmiş, yerine yumuşak bir sıcaklık gelmişti. O sıcaklık, tenimize değdikçe içimizdeki huzuru daha da büyütüyordu.
Köşedeki bir kafeden gelen kahve ve taze poğaça kokusu bizi durdurdu. O koku, yoğun ve davetkârdı; kavrulmuş kahve çekirdeklerinin derin aroması, tereyağlı hamurun sıcaklığı, belki hafif bir tarçın notası… Kokunun kendisi bir davetiye gibiydi; sokak boyunca yayılıyor, geçerken durup nefes almaya zorluyordu. İçeri girdik, sıcak hava yüzümüze çarptı. Kafe, küçük ama samimiydi; ahşap masalar, sandalyeler, duvarlarda eski siyah-beyaz fotoğraflar, tezgâhın arkasında yaşlı bir adam fincanları dolduruyordu. İçerideki hava, dışarıdaki serinliğin aksine ağır ve sıcaktı; kahve makinesinin hafif homurtusu, fincanların tıkırtısı, müşterilerin alçak sesli konuşmaları karışıyordu. Bir köşede genç bir çift, kahvelerini yudumluyor, telefonlarına bakıyordu; başka bir masada yaşlı bir kadın, kitabını açmış, gözlüklerini indirerek satırları takip ediyordu. Masaya oturduğumuzda göz göze geldik, ama kelimelere gerek yoktu; sessizlik bile yeterliydi. Gözlerimiz, birbirimizi bulmanın ve uzun bir kayboluşun ardından hâlâ orada olmanın sessiz sevincini anlatıyordu. O bakışta, geceki tüm fırtınalar, tüm yağmurlar, tüm karanlık erimiş, yerine sadece birbirimize duyulan derin bir minnet kalmıştı.
Kahvelerimiz geldi; fincanlar sıcak, buharı yükseliyordu. Kahvenin kokusu burnumuza doldu; o koku, sabahın ferahlığını, öğlenin olgunluğunu taşıyordu. Bir yudum aldım; acı-tatlı tat damağımda yayıldı, sıcaklık boğazımdan aşağı indi, mideme yerleşti. O sıcaklık, bedenimi sardı; gecenin kalan soğuğunu tamamen aldı. Pencerenin kenarına oturmuştuk; dışarıda şehir, su birikintilerinin üzerinden geçen ışık oyunlarıyla büyülenmiş gibiydi. Su birikintileri artık küçülmüştü, ama kalanlar güneş ışığını yakalayıp etrafa saçıyordu; her birikinti, minik bir gökyüzü parçası gibiydi. İnsanlar geçiyordu; bir adam bisikletle, tekerlekleri ıslak kaldırımda hafif bir hışırtı çıkarıyordu; bir kadın alışveriş poşetleriyle, adımları aceleci; bir çocuk, elinde dondurma, annesinin elini tutmuş, gülüyordu. Her köşe, her yüz, hayatın devam ettiğini ve gecenin bıraktığı karanlığın artık sadece bir anı olduğunu hatırlatıyordu.
“Biliyor musun,” dedi, kahvesinden bir yudum alırken, “geceyi atlattığımızda her şey başka bir anlam kazanıyor. Kaybolmak… artık sadece geçmişin bir parçası.” Sesi, yumuşak ve düşünceli; fincanı tutan elleri rahatlamıştı, titreme gitmişti. Gözleri, pencereden dışarıya, sonra bana döndü; o bakışta, bir minnet, bir huzur vardı. Güneş ışığı, yüzüne vuruyordu; yanaklarında hafif bir pembelik oluşmuştu, gözlerindeki ışık daha parlak görünüyordu.
“Evet,” dedim. “Ve artık birbirimizi bulmuş olmak, önümüzdeki her günün bir başlangıç olabileceğini gösteriyor.” Kelimeler, içten; o cümle, tüm geceyi, tüm arayışı özetliyordu. Kahveyi yudumladım; fincanın kenarındaki buhar, yüzüme değdi, gözlerimi hafifçe nemlendirdi.
Kafenin önünden çıkıp tekrar yürümeye başladık. Ellerimiz hâlâ birbirine kenetliydi. Her adım, hem geçmişin ağırlığını hem de geleceğin olasılıklarını taşır gibiydi. Parklardan, küçük sokaklardan geçtikçe rastlantılarla karşılaştık: eski tanıdıklar, rastgele selamlaşmalar, küçük çocukların kahkahaları… Bir parkın kenarında, bir adam köpeğiyle yürüyordu; köpek, kuyruğunu sallayarak koşuyor, adam yavaş adımlarla takip ediyordu. Çocuklar, çimlerde top oynuyordu; top, ıslak otlara çarpıyor, su sıçratıyordu. Bir kadın, bankta oturmuş, kitabını okuyordu; sayfaları rüzgârda hafifçe hışırdıyordu. Bunların hepsi, şehrin ve hayatın bir mucize gibi devam ettiğini hatırlatıyordu. O rastlantılar, sıradan ama değerliydi; her biri, hayatın akışını, devamlılığını gösteriyordu.
Bir ara, eski bir afişe gözüm takıldı. Gece astığım ilanlardan biri hâlâ dimdik duruyordu. Direğin kenarına zımbalanmış, kâğıt sararmış, kenarları kıvrılmış, fotoğrafın mürekkebi hafifçe akmıştı ama o yarım gülümseme hâlâ seçiliyordu. Hafifçe gülümsedim; geçmişin izleri, kaybolmuşluk ve yalnızlıkla başa çıkmanın hatırlatıcısıydı. Ama artık korkutmuyordu; aksine, bize gelmiş geçmişin ve sabahın birleştiği bir güç hissi veriyordu. Kardeşim de baktı afişe; yüzünde bir gölge geçti, belki pişmanlık, belki rahatlama. Elini sıktım; o da karşılık verdi. O ilan, bizim hikayemizin tanığıydı; şimdi, güneş ışığında, o tanıklık bir zafer gibi görünüyordu.
“Bugün,” dedi yanımda, “her şey mümkün gibi görünüyor. Kaybolduğumuzu düşündüğümüz gece bile bir anlam taşıyor. Ve biz… bunu birlikte atlattık.”
Başımı salladım. “Evet. Ve artık kaybolmak yok; sadece birlikte yürümek var.” O cümle, bir yemin gibiydi; sesim, sakin ama dolu. Güneş, artık öğle yüksekliğinde; ışık, her şeyi sarıyordu. Sokaklar, doluydu; insanlar aceleci, ama neşeli; çocuklar koşuşturuyor, satıcılar sesleniyordu. O sesler, hayatın senfonisi gibiydi; her biri, kendi notasını çalıyordu.
Güneş yavaş yavaş batmaya başlamadan önce, şehir tüm renkleriyle hayat bulmuştu. Sokak lambaları hâlâ yanmamış, gökyüzü hâlâ açık, ama geceyi hatırlatan gölgeler artık daha yumuşak, daha uzun… Sanki geçmiş, geleceğe saygı göstermişti. O gölgeler, uzun ama tehditkar değil; aksine, günün yorgunluğunu taşıyan, ama huzurlu gölgelerdi. Biz, şehrin ışığında, birlikte, adımlarımızı yavaşlatmadan, geçmişin gölgelerini ardımızda bırakarak yürümeye devam ettik. Her adım, hem bir veda hem de yeni bir başlangıçtı. Güneş, batıya doğru eğiliyordu; ışık, altın renginden turuncuya dönüyordu. Şehir, akşamın eşiğindeydi; ama biz, o eşikte, birlikteydik.
O gün, her küçük rastlantı, her tanıdık yüz, her ışık kırıntısı, bize yeniden başlamanın ve birlikte olmanın gücünü hatırlattı. Kaybolmak ve bulunmak artık sadece bir hikâye değil, yaşadığımız bir gerçekti. Ve biz, o gerçek içinde, birbirimize bağlı, geleceğe doğru yürüyorduk.
Şimdi, o günü düşündükçe, güneşin sıcaklığı, kahve kokusu, o el tutuşu hala içimde. Yağmur, bir yenilenme; biz, bulunmuş ve başlamış.
Güneş yavaş yavaş batmaya başladığında, şehir altın ve turuncu tonlarına büründü. Ufuk çizgisi, önce koyu turuncu bir çizgiyle kesilmiş, sonra o çizgi yavaşça morumsu bir maviye dönüşerek gökyüzünü kaplamıştı. Güneşin son ışınları, binaların yüksek katlarını, cam cephelerini, çatı kenarlarını yakalıyor, her şeyi ateş gibi parlatıyordu. O parlaklık, yumuşak ve sıcak; sanki şehir, günün yorgunluğunu altın bir örtüyle örtmeye çalışıyordu. Gölgeler uzadı; önce kısa ve keskin olanlar, yavaş yavaş duvarlara, kaldırıma, ağaç dallarına yayıldı, her nesnenin arkasında uzun, koyu bir iz bıraktı. O gölgeler, artık tehditkar değil, huzurlu; günün son saatlerinde uzayan, dinlenen gölgeler gibiydi. Binaların cepheleri yumuşak bir parıltıyla ışıldadı; tuğlalar, betonlar, camlar, hepsi günün son ışığını emiyor, sonra geri veriyor, sokaklara altın rengi bir sis gibi yayılıyordu.
Biz hâlâ yan yanaydık, ellerimiz hâlâ birbirine kenetli, adımlarımız artık sessiz ama kararlı bir ritme sahipti. O kenetlenme, gün boyu süren bir alışkanlık haline gelmişti; parmaklarımız iç içe geçmiş, avuç içlerimiz birbirine yaslanmış, nabızlarımız aynı tempoda atıyordu. O nabız, sabahın tazeliğinden öğlenin olgunluğuna, şimdi de akşamın dinginliğine kadar tüm günü taşımıştı. Adımlarımız, ıslak kaldırımda artık şapırtı çıkarmıyordu; su birikintileri tamamen kurumuş, geriye sadece hafif nemli izler kalmıştı. O izler, güneşin son ışığında parlıyor, minik aynalar gibiydi. Rüzgâr, hafif ve serin esiyordu; günün sıcaklığını alıp götürüyor, yanaklarımıza dokunuyor, saçlarımızı nazikçe savuruyordu. O rüzgâr, artık soğuk değil, ferahlatıcı; sanki şehir, bizi akşamın huzuruna hazırlıyordu. Her adımda, içimizde bir hafiflik büyüyordu; geceyi, yağmuru, kaybolmuşluğu geride bırakmıştık; şimdi sadece birlikte olmanın, yavaş ama güvenli bir ritimde yürüyebilmenin tadını çıkarıyorduk. O tat, basit ama derin; bir kahve yudumu gibi sıcak, bir akşam esintisi gibi hafif.
Küçük bir sokaktan geçerken, çocuklar top oynuyor, bir köpek sahibiyle birlikte koşuyor, birkaç yaşlı adam banklarda oturuyordu. Sokak, dar ve eskiydi; taşları yuvarlak, kenarları aşınmış, ortasında küçük bir su kanalı akıyordu – yağmur sonrası kalan son damlalar, kanalın içinde hafifçe şırıltıyla ilerliyordu. Çocuklar, üç-dört tanesi, topu birbirlerine atıyor, kahkahaları yüksek ve kesintisizdi. Top, ıslak taşlara çarpıyor, su sıçratıyordu; o sıçrama, minik gökkuşağı parçaları yaratıyordu. Bir tanesi, topu yakalayamadı, düştü; pantolonu ıslak, ama güldü, arkadaşları da güldü, elini uzattılar, kalkmasına yardım ettiler. O an, kardeşlik, dostluk, saf neşe; günün son saatlerinde bile hayatın en güzel yüzünü gösteriyordu. Köpek, kahverengi tüylü, kulakları dik, kuyruğu hızla sallanıyordu; sahibi, orta yaşlı bir adam, yavaş adımlarla yürüyordu, arada bir “Yavaş!” diyordu ama sesinde gülümseme vardı. Köpek, topun peşinden koştu, çocuklar peşinden koştu; o koşuşturma, sokak boyunca yankılandı. Yaşlı adamlar, banklarda oturuyordu; biri elinde baston, diğeri gazete tutuyordu. Gazete sayfaları hafifçe hışırdıyor, rüzgâr estiğinde uçuşuyordu. Biri, diğerine bir şeyler anlatıyordu; sesleri alçak, ama samimi. O adamların yüzlerinde, yılların birikmiş sakinliği vardı; gözleri, çocuklara, köpeğe, bize bakıyordu. O bakışta, bir hoşgörü, bir kabul, bir hayat tecrübesi vardı. Her detay, hayatın sabah ve gece arasında devam ettiğini hatırlatıyordu. O sokak, dar ama dolu; her köşe, her ses, her hareket, şehrin nabzını tutuyordu.
Birkaç adım ileride, geceden kalan ilanlardan biri hâlâ dimdik asılı duruyordu. Direğin kenarına zımbalanmış, kâğıt sararmış, kenarları kıvrılmış, fotoğrafın mürekkebi hafifçe akmıştı ama o yarım gülümseme hâlâ seçiliyordu. Güneşin son ışıkları, ilanın üzerine vuruyor, kâğıdı altın rengi yapıyordu; sanki o ilan, geceyi atlatmış, sabahı görmüş, şimdi akşamı selamlıyordu. Hafifçe gülümsedim; geçmişin izleri, kaybolmuşluk ve yalnızlıkla başa çıkmanın hatırlatıcısıydı. Ama artık korkutmuyordu; aksine, bize gelmiş geçmişin ve sabahın birleştiği bir güç hissi veriyordu. Kardeşim de baktı ilana; yüzünde bir gölge geçti, belki pişmanlık, belki rahatlama. Elini sıktım; o da karşılık verdi. O ilan, bizim hikayemizin tanığıydı; şimdi, akşam ışığında, o tanıklık bir zafer gibi görünüyordu.
“Biliyor musun,” dedi yanımda, sessizliği bozarak, “geceyi atlattığımızda her şey başka bir anlam kazanıyor. Kaybolmak… artık sadece geçmişin bir parçası.” Sesi, yumuşak ve düşünceli; gözleri, ilana, sonra bana döndü. Güneşin son ışıkları, yüzüne vuruyordu; yanaklarında hafif bir pembelik, gözlerinde derin bir huzur vardı.
Başımı salladım. “Evet. Ve birbirimizi bulmuş olmak, önümüzdeki her günün bir başlangıç olabileceğini gösteriyor.” Kelimeler, içten; o cümle, tüm geceyi, tüm arayışı, tüm buluşmayı özetliyordu. Gözlerimiz, birbirine kilitlendi; o bakışta, her şey vardı; özlem, pişmanlık, umut, sevgi.
Gökyüzü yavaş yavaş koyu maviye dönüşürken, şehir ışıkları birer birer yanmaya başladı. İlk olarak sokak lambaları yandı; sarı-turuncu ışıklar, direklerin tepesinden aşağı yayıldı, kaldırım taşlarını aydınlattı. Kafelerin iç ışıkları, vitrinlerden sızdı; sıcak sarı bir parlaklık, dışarıya taştı. Uzakta, araç farları yanıp sönüyordu; kırmızı stop lambaları, sarı sinyal lambaları, şehrin damarları gibi akıyordu. O ışıklar, şehrin yeni ritmini oluşturuyordu; gece başlıyordu, ama bu gece korkutucu değil, davetkârdı. Sokaklar, artık altın ve turuncu değil, mavi ve sarı tonlarında ışıldıyordu; gölgeler daha koyu, daha uzun, ama daha yumuşak. Biz hâlâ yürüyorduk, adımlarımız sessiz, ama her biri bir kararlılığın ve yeni bir hikâyenin habercisiydi.
“Artık kaybolmayacağız,” dedi yanımda, hafifçe gülümseyerek. “Birbirimizi bulduk. Bu yeterli.”
“Evet,” dedim. “Artık birlikteyiz. Ve bu, her şeye değer.” Kelimeler, sakin ama dolu; o cümle, bir yemin gibiydi. Güneş tamamen batmıştı; gökyüzü koyu mavi, yıldızlar henüz görünmüyordu ama ayın soluk ışığı ufukta yükseliyordu. Şehrin ışıkları, artık baskın; her sokak lambası, her vitrin, her araç farı, geceyi aydınlatıyordu. O ışıklar, gecenin karanlığını yenmişti; tıpkı bizim gibi.
Şehrin ışıkları altında yürürken, geçmişin gölgeleri artık bizi takip etmiyordu. Her adım, hem bir veda hem de yeni bir başlangıçtı. Sokaklar, akşamın serinliğinde canlanıyordu; insanlar akşam yemeklerine gidiyor, kafeler doluyor, müzik sesleri sızıyordu. Bir kafeden hafif bir caz melodisi geldi; trompetin hüzünlü ama umutlu notaları, sokak boyunca yayıldı. Bir grup genç, kahkahalar atarak geçti; sesleri neşeli ve özgür. Bir yaşlı çift, el ele yürüyordu; adımları yavaş, ama birbirine yaslanmış. O görüntüler, hayatın devamını, sevgiyi, dayanışmayı hatırlatıyordu. Biz de, o akışın parçasıydık; ellerimiz kenetli, adımlarımız uyumlu.
Gece tamamen çökmüş, ama biz ışığımızı kendi içimizde bulmuştuk. Şehir, artık karanlık değil, ışıklıydı; sokak lambaları sarı halkalar oluşturuyor, vitrinler renkli parıltılar saçıyordu. O ışıklar, bizim içimizdeki ışığı yansıtıyordu; kaybolmuşluk bitmiş, bulunmuşluk başlamıştı.
Ve o akşam, şehrin sessiz ama canlı sokaklarında, ellerimiz hâlâ kenetli, adımlarımız hâlâ kararlı bir ritimde, birbirimize ve geleceğe doğru yürüyerek, bölümün sonuna geldik. Şehir, etrafımızda akıyordu; hayat, devam ediyordu. Biz de, o hayatın içinde, birlikte, yeniden başlamıştık.
Şimdi, o akşamı düşündükçe, gün batımının turuncusu, ışıkların sarısı, o el tutuşu hala içimde.