7. BÖLÜM

2293 Words
Güneş yükseldikçe şehir daha da canlanmaya başladı. Ufuk çizgisinin ötesinden yavaş yavaş güçlenen turuncu-sarı ışık, önce binaların en yüksek katlarını, sonra çatıları, en sonunda da sokakların taşlarını okşayarak inmeye başladı. O ışık, gecenin kalan gri gölgelerini adım adım eritiyor, her yere yumuşak bir altın parıltısı serpiyordu. Sabahın erken saatlerinde hava hâlâ serindi; ama bu serinlik artık keskin bir soğuk değil, ferahlatıcı, temiz bir serinlikti. Yağmur sonrası nem, havada asılı kalmış gibiydi; her nefeste, ıslak toprak, temiz asfalt, uzak bir çiçek bahçesinden gelen hafif tatlılık ve yeni demlenmiş kahvenin kokusu karışıyordu. O koku karışımı, genzimizi dolduruyor, ciğerlerimizi tazeliyordu; sanki şehir, gece boyunca biriken bütün ağırlığı yıkayıp atmış, yeni bir güne tertemiz başlamıştı. Sokaklar artık yalnız değildi; yavaş yavaş insanlar işe gidiyor, çocuklar okul yollarına düşüyor, pencerelerden kahvaltı kokuları sızıyordu. Bir apartmanın açık penceresinden kızarmış ekmek, tereyağı ve taze demlenmiş çay kokusu yayılıyordu; o koku, sokak boyunca süzülüyor, sabahın ilk adımlarına eşlik ediyordu. Biraz ileride, bir fırının kepengi açılırken metalik bir gıcırtı çıktı; içeriden sıcak simit ve poğaça kokusu taştı, kaldırıma kadar ulaştı. Sokak satıcıları tezgâhlarını kuruyordu; bir tanesi, el arabasıyla taze meyve taşıyordu – kırmızı elmalar, sarı armutlar, portakallar ıslak kaldırımda parlıyordu. Meyvelerin üzerine düşen güneş ışığı, renklerini daha da canlandırıyordu; sanki geceyi atlatmış, sabahın ışığında yeniden doğmuşlardı. Bir kadın, alışveriş poşetlerini koluna takmış, aceleci adımlarla yürüyordu; topuklarının sesi, ıslak taşlarda tıkırtılı bir ritim yaratıyordu. Bir grup lise öğrencisi, sırt çantaları omuzlarında, birbirlerine şakalaşarak geçiyordu; kahkahaları yüksek ve özgür, sabahın sessizliğini deliyordu. Çocuklar, ellerinde renkli çantalar, okul yolunda koşuşturuyordu; bir tanesi, elindeki simidi ısırırken arkadaşına bir şeyler anlatıyordu, ağzı dolu dolu konuşuyordu. Hepsi, hayatın ısrarcı devam edişini gösteriyordu; gece ne kadar karanlık ve ağır olursa olsun, sabah her zaman geri geliyordu. Biz hâlâ yan yanaydık, adımlarımız uyumlu, sessiz ama kararlı. Ellerimiz birbirine kenetlenmiş; o kenetlenme artık sadece bir teselli değil, bir ritimdi. Parmaklarımız soğuktan hafifçe uyuşmuş olsa da, avuç içlerimizin birbirine değdiği yer sıcak bir nabız gibi atıyordu. O nabız, gecenin tüm yorgunluğunu, tüm korkusunu, tüm umudunu taşıyordu. Adımlarımız, ıslak kaldırımda ritmik bir şapırtı çıkarıyordu; her şapırtı, suyun yüzeyini hafifçe dalgalandırıyor, o dalgalar güneş ışığını kırarak etrafa saçıyordu. Rüzgâr, hafifçe esiyordu; saçlarımızı savuruyor, paltonun yakasından içeri sızıyor, yanaklarımızı serinletiyordu. Ama o serinlik artık acı değil, canlandırıcıydı; sanki bedenlerimiz, gecenin ağırlığından kurtulup sabahın tazeliğine teslim oluyordu. Geceyi ardımızda bırakmıştık; artık hem kendi kaybolmuş yanlarımızı hem de birbirimizi bulmuş olmanın hafifliğini taşıyorduk. O hafiflik, göğsümüzde bir kuş gibi çırpınıyordu; özgür, ama hala temkinli. Her adımda, o hafiflik biraz daha büyüyor, omuzlarımızdaki yükü biraz daha azaltıyordu. Köşeyi döner dönmez, daha önce hiç fark etmediğimiz küçük detaylar gözümüze çarptı. Bir kafede sabah kahvesi için sıraya girmiş insanlar vardı; vitrinin buğulu camından içerisi görünüyordu: ahşap masalar, sandalyeler, tezgâhın arkasında barista fincanları dolduruyordu. Kahve makinesinin hafif homurtusu dışarı sızıyor, kavrulmuş çekirdeklerin yoğun, sıcak kokusu havaya karışıyordu. Sıraya girenlerden biri, yaşlı bir kadın, elinde küçük bir poşet, sabırla bekliyordu; yüzünde sabahın huzuru vardı. Yolda oynayan çocuklar vardı; üç küçük oğlan, okul çantalarını yere bırakmış, birbirlerine top atıyordu. Top, ıslak kaldırıma çarpıyor, su sıçratıyordu; kahkahaları yüksek ve saf, sabahın sessizliğinde yankılanıyordu. Köşedeki yaşlı bir adam, yavaş adımlarla gazete okuyordu; sandalyesini kaldırımın kenarına çekmiş, gazeteyi açmış, gözlerini kısarak satırları takip ediyordu. Gazetenin sayfaları hafifçe hışırdıyor, rüzgâr estiğinde uçuşuyordu. Bir kadın, bebek arabası iterek yürüyordu; bebek, arabada mışıl mışıl uyuyordu, küçük yumrukları sıkılı. O görüntü, hayatın devamlılığını, kırılganlığını ve güzelliğini aynı anda hatırlatıyordu. Hepsi, gecenin kasvetinden sonra hayatın sessiz ama ısrarcı bir şekilde devam ettiğini gösteriyordu. “Bak,” dedi, işaret ederek, “her şey hâlâ burada, ama farklı görünüyor. Geceyi atlattığımızı hissedebiliyor musun?” Sesi, hafif bir heyecanla doluydu; parmağı, uzak bir noktayı gösteriyordu. Güneş ışığı, yüzüne vuruyordu; gözlerindeki yorgunluk çizgilerini yumuşatıyor, kirpiklerine minik ışık noktaları konduruyordu. Saçları hala nemliydi, birkaç damla yanağından süzülüyordu; o damla, güneş ışığında parladı bir an, sonra kayboldu. O bakış, tanıdık ama yenilenmiş gibiydi; geceki gölgeler gitmiş, yerine sabahın aydınlığı yerleşmişti. Başımı salladım. “Evet. Ama her şey hâlâ aynı, sadece biz değişmişiz.” Kelimeler, ağzımdan dökülürken içimde bir hafiflik hissettim; sanki yılların birikmiş yükü, o cümleyle biraz daha azalıyordu. O “değişmişiz” hissi, gerçekti; bakış açımız farklıydı artık. Gece, bizi sınamış, ama aynı zamanda dönüştürmüştü. Ellerimizi daha sıkı sıktım; o da karşılık verdi, parmaklarımız iç içe geçti. O tutuş, bir yemin gibiydi; artık ayrılmayacaktık. Bir süre sessizce yürüdük. Ellerimizi bırakmadan, kaldırımlardaki su birikintilerini dikkatle geçerek, şehrin sakinleşen ritmini dinledik. Adımlarımız, ıslak taşlarda hafif bir şapırtı çıkarıyordu; o ses, sabahın fon müziği gibiydi. Hava hâlâ serindi ama üşütmüyordu; içimizdeki sıcaklık, kaybolmuş hissetmenin yerini bulmuş olmanın huzuruna bırakmıştı. O sıcaklık, göğsümden yayılıyordu; kalp atışlarım yavaşlamış, ritmi dengelenmişti. Rüzgâr, hafifçe esti; saçlarımızı savurdu, paltonun eteklerini kaldırdı. O esinti, serin ama yumuşak; sanki şehir, bizi kucaklıyordu. Bir ağacın dalları sallandı; yapraklardan kalan damlalar düştü, yere vurdukça minik sıçramalar yarattı. O damlalar, sabahın son izleri gibiydi; yağmur gitmiş, ama hatırası kalmıştı. Küçük bir kafeden taze kahve kokusu geliyordu. O koku, yoğun ve davetkar; kavrulmuş çekirdeklerin sıcaklığı, hafif bir vanilya notası, sabahın tazeliğiyle karışmıştı. Göz göze bakıp gülümsedik, oraya yöneldik. Kafe, küçük bir dükkan; vitrini buğulu, içeride birkaç masa, duvarlarda eski fotoğraflar. Kapıyı açtığımızda sıcak hava yüzümüze çarptı; içerisi, buharlı ve samimiydi. İnsanlar sessizce konuşuyor, kahveler hazırlanıyordu; fincanların tıkırtısı, kaşıkların hafif çınlaması, baristanın “Günaydın” demesi. Barın önünde duran bir çocuk, elinde küçük bir oyuncak araba ile fincanlara bakıyordu; gözlerindeki merak, gecenin ve sabahın ağırlığını dağıtıyordu. Çocuk, arabayı masanın kenarında gezdiriyor, motor sesi çıkarıyordu; o ses, küçük ve masum, kafenin havasını yumuşatıyordu. Kahvelerimizi alıp pencere kenarına oturduk. Dışarıda şehir, su birikintilerinin üzerinden geçen ışık oyunlarıyla büyülenmiş gibiydi. Ellerimiz hâlâ birbirine kenetliydi. Sessizlik uzun sürdü; kelimelere gerek yoktu. Göz göze bakmak, geçmişin yükünü hafifletmeye yetiyordu. “Biliyor musun,” dedi, kahvesinden bir yudum alırken, “bu sabah… her şey daha net görünüyor. Geceyi, yağmuru, kaybolmayı… ve birbirimizi.” Sesi, yumuşak; fincanı tutan elleri titremiyordu artık. Gözleri, pencereden dışarıya, sonra bana döndü; o bakışta, bir minnet, bir huzur vardı. Başımı salladım. “Evet. Gece bizi sınadı, ama sabah… bize bir şans verdi.” Kelimeler, içten; o şans, gerçekti. Kahveyi yudumladım; acı-tatlı tadı, damağımda kaldı, sıcaklığı boğazımdan aşağı indi. Bir süre öylece oturduk. Kahvelerimizi içtikçe, şehrin ritmi ve gündelik hayatın küçük detayları gözümüze çarptı: yol kenarında satıcılar tezgâh açıyordu, pencerelerden sızan müzik – hafif bir radyo sesi, belki bir klasik parça – çocukların neşesi. Bir kadın, bebek arabası iterek geçti; bebek, arabada gülümsüyordu. Bir adam, bisikletle gazete dağıtırken ıslık çalıyordu; ıslık, neşeli ve eski bir melodiydi. Her şey, gecenin karanlığından sonra hayatın ısrarını gösteriyordu. O ısrar, bize de sirayet ediyordu; içimizdeki huzur, yavaş yavaş büyüyor, tüm vücudumuzu sarıyordu. “Artık kaybolmak yok,” dedi. “En azından birbirimiz için.” “Hayır,” dedim, “artık yalnız değiliz. Ve kaybolmak… belki de bir daha sadece macera olur, korku değil.” O cümle, bir umut gibiydi; gelecekteki yolculukları, birlikte geçireceğimizi ima ediyordu. Güneş artık daha yukarıdaydı; ışığı şehirde bir altın parıltısı oluşturuyordu. Adımlarımızı yavaşlattık; artık yürüyüş, bir amaç arayışı değil, birlikte olmanın tadını çıkarmaktı. Sokaklar, ışıldıyordu; su birikintileri, gökyüzünü yansıtıyordu. Biz, o ışıkta yürüyorduk; adımlarımız, geleceğe doğru. O gün, şehirdeki her küçük rastlantı, her tanıdık yüz, her su birikintisinin parıltısı, bize yeniden başlamanın ve birlikte olmanın gücünü hatırlattı. Kaybolmak ve bulunmak, artık sadece bir hikâye değil, yaşadığımız bir gerçekti. Ve biz, o sabah, güneşin yükseldiği şehirde, geçmişin gölgelerini geride bırakarak, birbirimize bağlı bir geleceğe doğru yürümeye devam ettik. Güneş, tam doğmuştu; ışık, her şeyi sarıyordu. Hikaye, bitmemişti; yeni bir sayfa açılıyordu, birlikte. Şimdi, o sabahı düşündükçe, güneşin sıcaklığı, kahve kokusu, o el tutuşu hala içimde. Yağmur, bir yenilenme; biz, bulunmuş ve başlamış. Güneş daha da yükselmiş, şehir yavaş yavaş tam anlamıyla uyanmıştı. Ufuk çizgisinin ötesinden güçlenen turuncu-sarı ışık, artık binaların camlarında değil, doğrudan sokakların taşlarına, kaldırımların kenarlarına, ağaçların yaprak uçlarına vuruyordu. O ışık, sabahın erken saatlerindeki yumuşak altın tonundan sıyrılmış, daha net, daha kararlı bir parlaklığa dönüşmüştü. Gökyüzü, gri bulutların son kalıntılarını da dağıtmış, açık mavi bir fonda tek tük beyaz pamuk kümeleri bırakmıştı. Güneşin ışınları, her yere nüfuz ediyor, gölgeleri kısaltıyor, her nesnenin kenarlarını keskinleştiriyordu. Şehrin yüzeyi, yağmur sonrası kalan nemle birlikte ışığı emiyor ve geri yansıtıyordu; her şey, sanki yeni yıkanmış, yeni boyanmış gibi taze ve canlı görünüyordu. Sokaklar hareketleniyor, kaldırım taşlarının üzerinden geçen ayak sesleri, uzaktan gelen araç gürültüsü ve kuş cıvıltıları şehrin ritmini oluşturuyordu. Ayak sesleri çok çeşitliydi: aceleci topuk tıkırtıları, ağır ağır yürüyen yaşlı adamların botlarının tok sesi, çocukların koşarken çıkardığı hafif patırtılar, bisiklet tekerleklerinin ıslak taş üzerindeki hışırtısı… O sesler, birbirine karışıyor, sabahın senfonisini yaratıyordu. Araç gürültüsü, henüz yoğunlaşmamıştı; sadece birkaç otobüsün ağır homurtusu, bir kamyonetin uzak vızıltısı, arada bir geçen arabanın lastiklerinin su birikintisini yararken çıkardığı hafif fışırtı. Kuş cıvıltıları ise daha yüksekti; serçeler, güvercinler, belki bir saka kuşu, ağaç dallarından, çatı kenarlarından, sokak lambalarının tepesinden ötüyordu. O cıvıltılar, neşeli ve ısrarcı; sanki geceyi tamamen unutmuş, sadece yeni günü kutluyorlardı. Biz hâlâ yan yanaydık; ellerimiz birbirine kenetli, adımlarımız uyumlu ve sakin, ama her adımda içimizde bir kararlılık hissi vardı. O kenetlenme, artık sadece bir teselli değil, bir ritimdi; parmaklarımız soğuktan hafifçe uyuşmuş olsa da, avuç içlerimizin birbirine değdiği yer sıcak bir nabız gibi atıyordu. O nabız, gecenin tüm yorgunluğunu, tüm korkusunu, tüm umudunu taşıyordu. Adımlarımız, ıslak kaldırımda ritmik bir şapırtı çıkarıyordu; her şapırtı, suyun yüzeyini hafifçe dalgalandırıyor, o dalgalar güneş ışığını kırarak etrafa saçıyordu. Rüzgâr, hafifçe esiyordu; saçlarımızı savuruyor, paltonun yakasından içeri sızıyor, yanaklarımızı serinletiyordu. Ama o serinlik artık acı değil, canlandırıcıydı; sanki bedenlerimiz, gecenin ağırlığından kurtulup sabahın tazeliğine teslim oluyordu. Geceyi ardımızda bırakmıştık; artık hem kendi kaybolmuş yanlarımızı hem de birbirimizi bulmuş olmanın hafifliğini taşıyorduk. O hafiflik, göğsümüzde bir kuş gibi çırpınıyordu; özgür, ama hala temkinli. Her adımda, o hafiflik biraz daha büyüyor, omuzlarımızdaki yükü biraz daha azaltıyordu. “Biliyor musun,” dedi, başını hafifçe omzuma yaslayarak, “geceyi atlattığımızda her şey farklı görünmeye başlıyor. Aynı şehir ama sanki yeni bir şehre bakıyormuşuz gibi.” Sesi, yumuşak ve içtendi; başını yasladığı omzumda, saçlarının nemli dokusunu hissediyordum. Güneş ışığı, yüzüne vuruyordu; gözlerindeki yorgunluk çizgilerini yumuşatıyor, kirpiklerine minik ışık noktaları konduruyordu. Saçları hala hafif nemliydi, birkaç damla yanağından süzülüyordu; o damla, güneş ışığında parladı bir an, sonra kayboldu. O bakış, tanıdık ama yenilenmiş gibiydi; geceki gölgeler gitmiş, yerine sabahın aydınlığı yerleşmişti. Omzuma yaslanışı, sıcak ve tanıdık; çocukluğumuzdaki gibi, ama şimdi daha derin, daha anlamlı. Başımı salladım. “Evet. Gece bizi değiştirdi. Ama aynı zamanda birbirimizi bulmamızı da sağladı.” Kelimeler, ağzımdan dökülürken içimde bir hafiflik hissettim; sanki yılların birikmiş yükü, o cümleyle biraz daha azalıyordu. O “değişmişiz” hissi, gerçekti; bakış açımız farklıydı artık. Gece, bizi sınamış, ama aynı zamanda dönüştürmüştü. Ellerimizi daha sıkı sıktım; o da karşılık verdi, parmaklarımız iç içe geçti. O tutuş, bir yemin gibiydi; artık ayrılmayacaktık. Köşe başındaki küçük bir parkın içinden geçtik. Park, şehrin ortasında minik bir yeşil ada gibiydi; ağaçlar, yağmur sonrası daha da yeşil, yapraklar ıslak ve parlak. Çocuklar sabah güneşiyle oynamaya başlamış; üç-dört küçük çocuk, çimlerin üzerinde koşuşturuyor, birbirlerine top atıyordu. Top, ıslak çimlere çarpıyor, su sıçratıyordu; kahkahaları yüksek ve saf, parkın sessizliğini deliyordu. Bir tanesi, düşüp kalktı; pantolonu çamurlandı, ama güldü, arkadaşları da güldü. O kahkaha, bulaşıcıydı; içimizde bir gülümseme yarattı. Kuşlar ağaç dallarında cıvıldıyordu; serçeler zıplıyor, güvercinler kanat çırpıyordu. Parkta oturan yaşlı bir adam, elindeki gazeteyi okurken hafifçe bize gülümsedi. Gazete, eski moda, sayfaları hışırdıyordu; adamın yüzünde yılların birikmiş sakinliği vardı. O gülümseme, yumuşak ve içtendi; gözleri kısıldı, dudakları hafifçe kıvrıldı. Bu küçük anlar, gecenin ağırlığını ve kaybolmuşluk hissini unutmamızı sağlıyordu. O anlar, hayatın devamlılığını, basit mutluluklarını hatırlatıyordu. “Bak,” dedi, parka işaret ederek. “Bazen kaybolmak, sadece kendini bulmak için gerekli. Ama bazen de… birini bulmak için.” Sesi, yumuşak ama derin; parmağı, çocukları, kuşları, yaşlı adamı gösteriyordu. O bakışta, bir minnet, bir huzur vardı. Güneş ışığı, yüzüne vuruyordu; gözlerindeki ışık daha parlak, yüzündeki yorgunluk daha hafif görünüyordu. Ona baktım, gözlerindeki ışık daha parlak, yüzündeki yorgunluk daha hafif görünüyordu. “Ve işte biz bunu yaptık,” dedim. “Birbirimizi bulduk.” Kelimeler, basit ama dolu; o cümle, tüm geceyi özetliyordu. Gözlerimiz, birbirine kilitlendi; o bakışta, her şey vardı; özlem, pişmanlık, umut, sevgi. Bir süre sessizce yürüdük. Ellerimizi bırakmadan, parkın yanından geçerek şehrin merkezine yöneldik. Küçük kafelerin önünden geçerken içeriden gelen kahve kokusu ve konuşmalar ruhumuzu hafifletti. Bir kafenin kapısı açıktı; içeriden hafif bir caz müziği sızıyordu, trompetin hüzünlü ama umutlu notaları. Pencereden sızan müzik, günün ilk ışıklarıyla birleşince her şey bir mucize gibi görünüyordu. Bir kadın, masasında kahvesini yudumluyor, kitabını okuyordu; yüzünde sakin bir ifade. Bir adam, telefonuyla konuşuyor, gülümsüyordu. O küçük sahneler, hayatın devamını, sıradanlığını ve güzelliğini hatırlatıyordu. Bir banka oturduk. Bank, parkın çıkışında, eski demir ayakları paslanmış, tahtaları nemden hafifçe şişmiş. Oturduğumuzda, hafif bir gıcırtı çıktı; o ses, sabahın sessizliğinde bir nota gibiydi. Ellerimiz hâlâ kenetli, gözlerimiz hâlâ birbirine kilitliydi. Sessizlik içinde, geçmişin ağırlığını ve gecenin bıraktığı izleri hissediyorduk ama artık korkutmuyordu. Artık kaybolmak yoktu; sadece birlikte olmak vardı. Güneş, bankın üzerine düşüyordu; paltonun kumaşını ısıtıyor, nemi yavaş yavaş buharlaştırıyordu. O buhar, hafif bir sis gibi yükseliyor, güneş ışığında parlıyordu. “Bugün…” dedi yavaşça, “her şeyin mümkün olduğunu hissedebiliyorum. Geceyi, yağmuru ve kaybolmayı atlattıktan sonra.” “Evet,” dedim. “Ve artık… birlikteyiz. Bu yeterli.” Kelimeler, sakin ama dolu; o “yeterli”, bir kabul, bir şükran gibiydi. Güneş tamamen yükseldiğinde, şehir kendi ritmiyle dolmaya başladı. İnsanlar işe gidiyor, araçlar geçiyor, hayat sabahın tazeliğiyle yeniden hareket ediyordu. Biz yürüyorduk; adımlarımız hem geçmişin gölgelerini hem de birlikte bulunmuş olmanın hafifliğini taşıyordu. O gün, şehirdeki her küçük rastlantı, her tanıdık yüz ve her ışık kırıntısı, bize yeniden başlamanın ve birlikte olmanın gücünü hatırlattı. Kaybolmak ve bulunmak artık sadece bir hikâye değil, yaşadığımız bir gerçekti. Ve biz, o sabah, güneşin altında, şehrin ışığında, geçmişin gölgelerini geride bırakarak, birbirimize bağlı bir geleceğe doğru yürümeye devam ettik. Güneş, tam doğmuştu; ışık, her şeyi sarıyordu. Sokaklar, ışıldıyordu; su birikintileri, gökyüzünü yansıtıyordu. Biz, o ışıkta yürüyorduk; adımlarımız, geleceğe doğru. Hikaye, bitmemişti; yeni bir sayfa açılıyordu, birlikte. Şimdi, o sabahı düşündükçe, güneşin sıcaklığı, kahve kokusu, o el tutuşu hala içimde. Yağmur, bir yenilenme; biz, bulunmuş ve başlamış.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD