Binadan çıkarken kapının menteşeleri o kadar uzun zamandır yağlanmamıştı ki, her hareketlerinde metalin metale sürtünmesinden doğan o tiz, uzun süren gıcırtı kulak zarlarımızı titretiyordu. Sanki binanın kendisi son bir kez “Gitmeyin” diye inliyordu. Kapı tam kapanırken rüzgâr ani bir hamleyle içeri daldı, koridorda biriken toz zerrelerini havaya kaldırdı; gri, hafif metalik kokulu bir sis gibi yüzümüze çarptı. Toz boğazımı gıdıkladı, gözlerim hafifçe yaşardı. Dışarı adım atar atmaz soğuk, nemli hava ciğerlerime doldu – o tipik sonbahar sonu soğuğu; kemiklere işleyen, derinin altındaki damarları bile donduran cinsten.
Sokaklar bomboştu. Ama bu boşluk sıradan bir sessizlik değildi. Hava, sesleri yutuyor gibiydi; sanki şehir kendi nefesini tutmuş, bizi izliyordu. Adımlarımız ıslak kaldırım taşlarında hafifçe şapırdıyor, her temasla küçük su zerreleri havaya sıçrıyordu. Yankı, dar sokaklarda uzayıp gidiyor, sonra birden kesiliyordu – tıpkı birinin bizi dinleyip sustuğu anlar gibi. Gökyüzü tek parça kurşuni bir örtüyle kaplıydı; ne yıldız, ne ay, ne de herhangi bir ışık sızıntısı. Sadece sokak lambalarının hasta sarımtırak parıltısı, ıslak zeminde uzun, titrek gölgeler çiziyordu.
Travis’in elini tuttuğum an parmaklarımın arasındaki sıcaklık, bu buz gibi dünyada tek gerçek şey gibi geldi. Avuç içlerimiz terden hafif nemliydi – korkudan mı, heyecandan mı, yoksa ikisinden birden mi, ayırt edemiyordum. Parmaklarımız birbirine kenetlenmişti; öyle sıkı ki, kemiklerimizin birbirine değdiğini hissediyordum. O tutuş, aynı zamanda bir söz gibiydi: “Ne olursa olsun ayrılmayacağız.”
“Marry,” dedi Travis, sesi alçak, neredeyse fısıltı gibi, “burası… sessiz ama… konuşuyor. Dinle.”
Durduk. Gerçekten dinledik.
Rüzgârın sokak aralarından geçerken çıkardığı hafif ıslık, uzaktan gelen bir metal parçasının –belki kopmuş bir tabela– hafifçe sallanırken çıkardığı tıkırtı, bir yerlerden damlayan suyun ritmik plic-ploc sesi… Ve altında, hepsinin altında, şehrin kendi nabzı gibi bir uğultu vardı. Belki eski borulardan, belki yer altındaki tünellerden, belki de sadece hayal gücümüzün bize oynadığı bir oyun. Ama o an, o seslerin hepsi bir armoniye dönüşmüştü. Şehir nefes alıyordu.
Yavaşça yürümeye devam ettik. Kaldırım taşları yer yer kırılmış, aralarından yabani otlar fışkırmıştı; bazıları yapraklarını geceye doğru uzatmış, sanki karanlığı kokluyordu. Sokak lambalarının altına geldiğimizde ışık yüzümüze vuruyor, göz bebeklerimizi küçültüyordu. Travis’in yüzüne baktım: çenesindeki hafif sakal, alnındaki ter damlası, kirpiklerinin ucunda yakalanmış bir su zerresi… Hepsi gerçekti. Bu gerçeklik, etrafımızdaki her şeyin gerçekdışılığına karşı bir kalkandı.
Birden durdu. Başını eğdi, sokak lambasının ışığı tam yüzüne vururken kaşları çatıldı.
“Marry… bak.”
Parmağıyla yere işaret etti.
Kaldırımın kenarına, çamurlu bir su birikintisinin hemen yanına, ince, neredeyse görünmez bir çizgiyle kazınmış bir sembol vardı. Üçgen içinde bir daire, dairenin içinde çapraz bir çizgi ve en altta küçük, kanca gibi bir kuyruk. Defterde –o eski, deri kaplı, sayfaları sararmış defterde– tam olarak bunun aynısı vardı. Sayfanın kenarına kurşun kalemle çizilmiş, yanına da anlaşılmaz bir not düşülmüştü: *İlk kapı açıldığında üçüncü gölgeden sola.*
Eğildim. Soğuk su birikintisi botlarımın ucuna değdi, çoraplarımın içine sızdı. Parmaklarımı sembolün üzerine koydum; taş soğuktu, ama sanki altında hafif bir titreşim vardı. Ya da belki sadece kalbimin atışını hissediyordum.
“Bu… tesadüf olamaz,” dedim fısıltıyla. Sesim sokaklarda yankılandı, sonra birden yutuldu.
Travis yanımda diz çöktü. Nefesi yüzüme çarpıyordu – nane ve hafif tütün kokusu. “Biri bizi izlemiş. Ya da… hâlâ izliyor.”
O cümle içime bir buz parçası gibi saplandı. Başımı kaldırdım, etrafı taradım. Pencereler karanlıktı, bazılarının camları kırık, bazılarının perdeleri yırtılmış halde sarkıyordu. Hiçbirinde hareket yoktu. Ama yine de… izleniyormuşuz gibi bir his vardı. Omurgamın dibinde bir ürperti dolaşıyordu.
Ayağa kalktık. Travis el fenerini çıkardı – küçük, metal gövdeli, ışığı dar bir koni haline getiren cinsten. Işığı sembolün üzerine tuttu. Sarı ışık taşta dans etti, çizgilerin derinliğini daha belirgin kıldı. Sonra ışığı yavaşça ileriye doğru kaydırdı. Beş adım ötede, bir duvarın dibinde, aynı sembolün çok daha soluk bir kopyası vardı. Duvarın tuğlaları arasında, yosunların hemen altında.
“Bir iz,” dedi Travis. “Bizi yönlendiriyor.”
Kalbim göğsümde deli gibi çarpıyordu. Heyecan ve korku birbirine karışmıştı; damarlarımda aynı anda hem ateş hem buz dolaşıyordu.
Yürümeye devam ettik. Her adımda daha dikkatli bakıyorduk. Duvarlardaki grafitilere, paslanmış tabela kenarlarına, kırık kaldırım taşlarının aralarına… Ve buluyorduk. Bazen çok belirgin, bazen sadece bir gölgenin içinde saklı. Bir tanesi bir sokak lambasının tam altında, ışığın vurduğu yerde parlıyordu – sanki biri lambayı özellikle oraya koymuştu. Bir başkası bir kapı eşiğinin taşında, kapı yıllardır açılmadığı için tozla kaplanmıştı; Travis parmağıyla tozu sıyırınca sembol ortaya çıktı.
Dar sokağa saptığımızda hava daha da ağırlaştı. Kokular değişmişti: ıslak taş, küf, eski yanmış kâğıt, ve altında çok hafif, metalik bir koku – pas mı, kan mı, emin olamıyordum. Binalar birbirine o kadar yakındı ki üst katlardan sarkan çamaşır ipleri, kırık balkon demirleri ve paslı yangın merdivenleri gökyüzünü tamamen kapatıyordu. Işık ancak ince şeritler halinde sızıyordu.
Bir su birikintisinin ortasında durduk. Yansıma o kadar netti ki, gökyüzünün gri örtüsünü, Travis’in yüzünü, benim saçlarımın ıslak tellerini, hatta gözlerimdeki korku parıltısını bile görebiliyordum. Bir an kendime baktım – solgun, göz altları morarmış, dudaklarım soğuktan hafif morarmış Marry Fax. Ve yanımda Travis: kararlı, ama gözlerinde aynı korkuyu taşıyan Travis Walker.
“Burası… canlı,” dedim. “Sanki nefes alıyor.”
Travis başını salladı. “Ve bizi içine çekiyor.”
İlerledikçe işaretler sıklaşıyordu. Artık rastgele değillerdi; bir desen oluşturuyorlardı. Üç adım ileri, sola dön, duvardaki yarıkta bir işaret, sonra beş adım düz, yerde bir sembol… Sanki biri bize bir dans öğretiyordu – karanlık, tehlikeli, ama hipnotik bir dans.
Bir ara eski bir demir kapının önünde durduk. Kapı yıllardır açılmamış gibiydi; menteşeleri pas tutmuş, kilidi kocaman bir asma kilitle mühürlenmişti. Ama kapının alt kenarında, taş eşiğin hemen üzerinde, taze kazınmış bir sembol vardı. Çizgiler hâlâ keskin, kenarları hafif tozlu ama yeni.
Travis elini kapıya koydu. Metal buz gibiydi.
“Burası olabilir mi?” diye sordu.
Bilmiyordum. Ama içimdeki ses “Evet” diyordu. Ya da belki “Henüz değil.”
Elimi Travis’in elinin üstüne koydum. Parmaklarımız titriyordu.
“Devam edelim,” dedim. “İşaretler bitmedi.”
Dar sokağın sonuna doğru hava daha da soğudu. Nefesimiz buhar olup yükseliyor, sokak lambalarının ışığında kısa bir an dans edip kayboluyordu. Bir köşeyi döndüğümüzde karşımıza devasa bir bina çıktı – eskiden belki bir fabrika, belki bir depo. Pencereleri tamamen kırılmış, çerçeveleri yamulmuş, çatısı yer yer çökmüştü. İçeriden hafif bir rüzgâr esiyor, kırık camların arasından ıslık çalıyordu.
Ve tam girişin üstünde, paslı demir kirişin üzerine boyayla –kırmızıya çalan koyu bir boyayla– kocaman bir sembol çizilmişti. Defterdeki son sayfadaki sembolün aynısı.
Travis’le birbirimize baktık.
İkimiz de aynı şeyi düşünüyorduk: Burası son değil. Ama burası önemli.
Adım attık. Kapının eşiğini geçerken rüzgâr arkamızdan esti, sanki bizi içeri itiyordu. Karanlık bizi yuttu. Ama elimiz hâlâ birbirine kenetliydi.
Ve şehir, sessizce, nefesini tutmuş, bizi izlemeye devam ediyordu.
Dar sokak, sanki şehrin en derin yarıklarından biriymiş gibi daralıyordu. Duvarlar o kadar yakındı ki, omuzlarımız zaman zaman tuğlaların pürüzlü yüzeyine sürtünüyordu; her temas soğuk, nemli ve hafifçe yapışkan bir his bırakıyordu. Havada ağır bir küf kokusu asılı kalmıştı – eski taş, çürüyen ahşap, yıllanmış yağmur suyu ve altında çok hafif, metalik bir iz; belki pas, belki başka bir şey. Rüzgâr burada bile kesilmiyordu; daracık koridorda ıslık çalarak dolaşıyor, kırık cam parçalarının arasından sızan tiz bir uğultu yaratıyordu. Adımlarımız ıslak zeminde hafifçe şapırdıyor, her şapırtı yankılanıp geri dönüyordu – sanki biri arkamızdan aynı adımları taklit ediyormuş gibi.
Travis’in nefesi düzenli ama gergindi. Elini tuttuğum eldivensiz parmakları soğuktu, ama avuç içi hâlâ bana tanıdık bir sıcaklık veriyordu. Gözleri sürekli hareket halindeydi; bir an sola, bir an sağa, sonra yukarıdaki karanlık balkonlara, oradan da arkamızdaki sokağın ucuna kayıyordu. “Marry,” dedi alçak sesle, neredeyse rüzgârın içinde kaybolacak kadar kısık, “bu bina… işaretlerin yarısından fazlası ona işaret ediyor. Bak, şu duvardaki çizgi – tam kapının hizasında bitiyor.”
Başımı kaldırdım. Binanın cephesi gerçekten de bir enkaz yığınına dönmüştü. Bir zamanlar belki kırmızı tuğlalı, gösterişli bir yapıydı; şimdi ise üst katların büyük bölümü çökmüş, demir kirişler eğri büğrü sarkıyor, bazıları hâlâ havada asılı duruyordu – her an düşebilecekmiş gibi. Yosun, duvarların alt kısımlarını yeşil-siyah bir halıyla kaplamıştı; bazı yerlerde o kadar kalındı ki parmaklarınız battığında yumuşak, süngerimsi bir his veriyordu. Kırık pencerelerin kenarlarında cam parçaları hâlâ diş gibi sivri duruyordu; rüzgâr estiğinde hafifçe titreşiyor, kristalimsi bir çınlama çıkarıyordu.
Kapının hemen yanındaki duvarda, yaklaşık göz hizasında, defterdeki ana sembolün neredeyse birebir kopyası kazınmıştı. Çizgiler derin, kenarları hâlâ keskin – sanki çok yakın bir zamanda yapılmıştı. Toz ve rutubet bile o çizgilerin içini tam dolduramamıştı. Parmağımı dokundurdum; taş soğuktu, ama sanki altında ince bir titreşim vardı. Ya da belki sadece nabzımın kulaklarımda atmasından kaynaklanan bir yanılsamaydı.
“İşte burası,” diye fısıldadım. Sesim boğazımdan güçlükle çıktı.
Travis başıyla onayladı. Birlikte kapıya yaklaştık. Paslı demir kol, yılların oksitlenmesiyle neredeyse turuncu-kahverengi bir renge bürünmüştü. Travis elini uzattı, kolu kavradı ve yavaşça çekti. Menteşeler öyle uzun süre hareketsiz kalmıştı ki, açılırken çıkardıkları ses uzun, acı dolu bir inilti gibiydi – metalin metale sürtünmesi, pasın ezilmesi, eski yağın çatırdaması… Ses binanın içinde yankılandı, sonra birden kesildi. Sanki bina nefesini tutmuştu.
İçerisi koyu bir karanlığa gömülmüştü. Sadece kırık pencerelerden sızan soluk, gri ışık demetleri zemini belli belirsiz aydınlatıyordu. Işık huzmeleri toz zerreleriyle doluydu; her zerre altın rengi bir parlaklık yakalıyor, havada asılı kalıyordu – sanki zaman burada yavaşlamış, havada donmuş gibiydi. Adım attığımız anda zemindeki kırık taşlar ve dağılmış tahta parçaları ayaklarımızın altında çıtırdadı. Her çıtırtı, binanın sessizliğinde anormal derecede yüksek çıkıyordu.
İçerisi eski bir atölye ya da depo gibi kokuyordu: pas, eski makine yağı, küf, çürümüş kâğıt, ve çok hafif bir yanık kokusu – sanki yıllar önce burada bir yangın çıkmış ama söndürülmeden önce kendi kendine sönmüştü. Raflar duvarlara yaslanmış, bazıları eğrilmiş, bazıları tamamen devrilmişti. Üzerlerinde toz tabakası o kadar kalındı ki, dokunduğunuzda parmak iziniz hemen belli oluyordu. Bazı rafların kenarlarında hâlâ eski etiketler asılıydı; mürekkep solmuş, ama bazı kelimeler seçilebiliyordu: “Parça No. 47”, “Kablo – 3 mm”, “Dikkat: Aşındırıcı”.
Travis bir kutuya uzandı. Metal kutu, pas lekeleriyle kaplıydı ama kapağı hâlâ sağlam duruyordu. Kapağı açtığında hafif bir gıcırtı daha çıktı. İçinden birkaç sararmış zarf, buruşuk fotoğraflar ve küçük bir not defteri düştü. Fotoğraflardan birini elime aldım. Siyah-beyaz, kenarları kıvrılmış. Üzerinde üç kişi duruyordu: iki erkek, bir kadın. Arka planda aynı bina görünüyordu – ama o zamanlar pencereleri sağlam, kapısı boyalı, çatısı düzgündü. Yüzlerindeki gülümseme donuktu; dudaklar kıvrılmış ama gözler… gözler bomboştu. Sanki fotoğraf çekilirken ruhları başka bir yerdeydi.
“Marry… bak,” dedi Travis, bir zarfı işaret ederek. Zarfın üzerinde el yazısıyla yazılmış bir satır: “Geceye dikkat. Semboller yol gösterir, ama yalnızca uyanık olanlar görür.”
Zarftan mektubu çıkardım. Kâğıt o kadar inceydi ki, ışığa tuttuğumda arkadaki yazılar hafifçe belli oluyordu. Mürekkep yer yer solmuş, bazı kelimeler tamamen kaybolmuştu. Okumaya başladım, sesim titrek:
“…üçüncü gölgeden sola dön. Dördüncü işaret seni aşağıya götürecek. Ama unutma: gece geldiğinde gölgeler hareket eder. Onlar seni izler. Yalnızca gözleri açık olanlar kurtulur. Eğer uyursan, izler seni bulur…”
Cümleler yarım kalıyordu. Son satırda sadece tek bir kelime netti: “Kaçma.”
Boğazım düğümlendi. Mektubu Travis’e uzattım. Okurken kaşları çatıldı, dudakları ince bir çizgi haline geldi.
“Uyarıyorlar,” dedi. “Ama aynı zamanda çağırıyorlar.”
O anda zeminde bir şey dikkatimi çekti. Toz tabakasının içinde, sanki biri yeni yeni çizmiş gibi taze duran bir ok işareti. Ok, odanın karşı köşesine, devrilmiş bir rafın arkasına işaret ediyordu. Diz çöktüm, parmaklarımla tozu sıyırdım. Altında aynı sembol: üçgen içinde daire, çapraz çizgi ve kuyruk.
“Travis… buradan.”
Birlikte kalktık. Yavaş adımlarla ilerledik. Her adımda zemindeki tahta parçaları, cam kırıkları ve metal artıklar ayaklarımızın altında eziliyordu. Rafın arkasına geçtiğimizde karşımıza dar bir koridor çıktı – daha doğrusu, bir zamanlar koridor olan şey. Duvarlar nemden şişmiş, tavandan sarkan teller ve borular karanlıkta yılan gibi kıvrılıyordu. Koridorun sonunda, hafif bir hava akımı hissediliyordu; sanki bir yerlerde açık bir pencere ya da çatlak vardı.
Duvarlarda yeni semboller belirmeye başladı. Bazıları tebeşirle çizilmiş, bazıları bıçakla kazınmış, bazıları ise boyayla – koyu kırmızıya çalan bir boyayla. Her biri bir öncekinden biraz daha karmaşıktı; sanki bir hikâye anlatıyor, bir sırayı takip etmemizi istiyordu. Bir tanesinin yanında küçük bir not vardı: “İkinci kapı açıldığında üçüncü sesi dinle.”
Durduk. Dinledik.
İlk başta hiçbir şey yoktu. Sonra… çok uzaktan, binanın derinliklerinden gelen hafif bir tıkırtı. Metal bir şeyin taşa vurması gibi. Sonra bir daha. Ritmik değildi, ama düzenli aralıklarla tekrarlanıyordu. Kalbim kulaklarımda atıyordu.
“Üçüncü ses,” diye fısıldadım.
Travis başını salladı. El fenerini çıkardı – küçük, metal gövdeli, ışığı dar bir koniye sıkıştıran cinsten. Sarı ışık huzmesi koridoru yaladı. Duvarlardaki semboller ışıkta parladı; bazılarının kenarları hâlâ nemliydi.
İlerledik. Koridorun sonunda eski bir demir kapı vardı. Kapı yarı açıktı; aralığından soğuk bir hava akımı sızıyordu. Travis kapıyı itti. Menteşeler yine inledi. İçerideki oda daha büyüktü – belki bir zamanlar makine dairesiydi. Ortada kocaman, paslanmış bir makine duruyordu; dişlileri hâlâ yerindeydi ama çoğu kırıktı. Tavan yüksekti, ama ışığımız oraya ulaşmıyordu; yukarıda sadece karanlık bir boşluk.
Zeminde, makinenin tam önünde, büyük bir sandık vardı. Üzerinde defterdeki son sembole benzeyen bir işaret. Travis’le birlikte sandığı açtık. İçinden eski, yıpranmış bir harita çıktı. Harita şehrin eski bir baskısıydı; bazı sokaklar silinmiş, bazıları kırmızı kalemle işaretlenmişti. Semboller haritanın üzerine serpilmişti – her biri bir noktaya karşılık geliyordu. Ayrıca birkaç eldiven, deri kaplı, iç astarı yırtılmış. Ve bir not: “Eldivenleri giy. Dokunduğun her şey seni hatırlar.”
Eldivenleri aldım. Deri soğuk ve sertti. Parmaklarımı geçirdiğim anda içimde tuhaf bir his uyandı – sanki eldivenler daha önce de başkalarının ellerinde olmuş, onların anılarını taşıyor gibiydi.
Haritayı açtık. Şehrin terk edilmiş kuzey bölgesi detaylıca işaretlenmişti. Birkaç nokta kırmızı daire içine alınmıştı; birinin yanına yazılmış: “İlk kapı burada açılacak. Ama kapı seni seçerse.”
Travis bana baktı. Gözlerinde aynı soru vardı: Devam mı edecektik?
Cevabı ben verdim. “Evet. Çünkü başka seçeneğimiz yok gibi.”
Ellerimizi tekrar kenetledik. Eldivenli ellerim Travis’in çıplak parmaklarına değdiğinde metalik bir soğukluk hissettim. Haritayı cebime koydum, defteri sıkıca tuttum. Odanın derinliklerine doğru bir adım attık.
O anda makinenin arkasından hafif bir hışırtı geldi. Toz bulutu havalandı. Bir şey – ya da biri – hareket etmişti.
Nefesimizi tuttuk.
Gölgeler uzadı.
Şehir, bizi içine çekmeye devam ediyordu.