Defterin sayfalarını bir kez daha yavaşça çevirdim. Parmak uçlarım, sararmış kâğıdın dokusuna değdikçe hafif bir ürperti yayılıyordu tenime. Her sayfa, sanki kendi ağırlığını taşıyordu; yılların, yağmur damlalarının, unutulmuş gözyaşlarının ve belki de aceleyle karalanmış son sözlerin izini. Mürekkep yer yer solmuş, bazı harfler birbirine karışmıştı ama yine de okunaklıydı – sanki yazar, kelimelerin sonsuza dek silinmemesi için bilinçli bir çaba sarf etmişti. Travis yanımda duruyordu, omzu omzuma değecek kadar yakın. Nefesini hissedebiliyordum; düzenli, kontrollü, ama altında gizli bir gerilim vardı.
Sayfayı çevirdiğimde, karşımda beliren sembol beni bir an durdurdu. Daha önce gördüklerimden farklıydı. Ortada, iç içe geçmiş üç daire; her birinin kenarlarında ince, diken gibi uzantılar. Merkezdeki dairede minik bir haç, ama haçın kolları hafifçe kıvrılmış, sanki rüzgârda savrulan bir yaprak gibi. Etrafına örümcek ağı inceliğinde çizgiler serpilmişti; bazıları kesişiyor, bazıları ise havada asılı kalıyor gibiydi. Kenar boşluklarında, titrek el yazısıyla yazılmış notlar: “Üçüncü kavşakta sola”, “Ay battığında gölge uzar”, “Sakın arkana bakma”. Kelimeler arasında küçük lekeler vardı – mürekkep mi, yoksa başka bir şey mi, emin olamadım.
“Marry,” dedi Travis, sesi neredeyse bir fısıltı kadar alçak, “bu… diğerlerinden çok daha katmanlı. Bak, şu uzantılar… sanki bir haritayı takip eden oklar gibi, ama aynı zamanda bir tuzağı andırıyor.”
Gözlerimi sembole diktim. Kalbim göğsümde bir kuş gibi çırpınıyordu. Bu sadece bir çizim değildi; bir niyet taşıyordu. Birinin, belki de çok uzun zaman önce, burada durup bu sayfaya aynı heyecanı, aynı korkuyu döktüğü belliydi. Parmaklarım istemsizce sembolün üzerine kaydı. Kâğıt soğuktu, ama sanki altında bir nabız atıyordu.
Dışarıda rüzgâr binanın kırık camlarından içeri sızıyor, içerideki toz bulutunu hafifçe kaldırıp indiriyordu. Işık, batan güneşin son kızıl huzmeleriyle birlikte duvarlara çarpıyor, her çatlaktan sızan turuncu bir parlaklık bırakıyordu. Toz zerrecikleri, bu ışıkta altın pullar gibi dans ediyordu; sanki binanın kendi soluğunu tutmuş, bizi izliyordu.
Ayağa kalktık. Travis el fenerini çıkardı – küçük, metal gövdeli, eski tip bir şey. Işığı açtığında, dar, sarı bir demet koridorun zeminine düştü. Taşlar yer yer ıslaktı; nem, duvarlardan sızıp zemine yayılmıştı. Ayaklarımızın altında hafif bir çıtırtı duyuluyordu – kırık cam parçaları, kurumuş yapraklar, belki de kemirgenlerin bıraktığı küçük kemikler.
Koridora adım attığımızda hava ağırlaştı. Kokusu… küf, eski kâğıt, pas ve bir parça da yanık mum gibi bir şey. Burnumun direği sızladı. Travis önde gidiyordu; adımları ölçülü, sessiz. Ben arkasından takip ederken, sırtımda bir gözün olduğunu hissediyordum – sanki bina, bizi yutmadan önce tartıyordu.
Duvarlarda grafitiler başlıyordu. Bazıları yeniydi; sprey boyayla yapılmış, keskin hatlı tag’ler. Ama çoğu çok eskiydi. Soluk kurşun kalemle, kömürle, hatta tırnakla kazınmış gibi duran işaretler. Bir tanesi özellikle dikkatimi çekti: uzun, kıvrık bir ok, ucunda küçük bir göz çizimi. Ok, koridorun sonundaki kapıya doğru işaret ediyordu. Yanında, el yazısıyla tek bir kelime: “Gir”.
Duraksadım. Travis de durdu, fenerin ışığını o noktaya tuttu.
“Bu… defterdeki sembole benziyor,” dedim, sesim titrek. “Aynı kıvrım, aynı göz motifi.”
Travis başını eğdi, yakından inceledi. “Evet. Ama bu daha kaba. Sanki aceleyle yapılmış. Ya da korkuyla.”
Elimi duvara koydum. Sıva tozlanıp avucuma bulaştı. Soğuktu duvar, ama altında sanki bir titreşim vardı – binanın kalbi gibi. Ya da belki sadece benim nabzımdı.
İlerledik. Her adımda zemin hafifçe inliyordu. Taşların arasında otlar bitmişti; ince, soluk yeşil saplar, karanlıkta hayatta kalmayı başarmış inatçı filizler. Bir yerlerde su damlıyordu – tekdüze, ritmik bir ses: tıp… tıp… tıp… Sanki bina ağlıyordu.
Koridorun sonunda bir merdiven belirdi. Ahşap basamaklar çürümüştü; bazıları kırık, bazıları eğri büğrüydü. Travis feneri yukarı tuttu. Işık, toz bulutunun içinde dağıldı, merdivenin tepesindeki karanlığı ancak belli belirsiz aydınlattı.
“Üst kata mı çıkıyoruz?” diye sordum, sesim kendi kulaklarıma bile yabancı geldi.
Travis bir an düşündü. “Defterde ‘yukarıdaki gölge’ diye bir not vardı. Hatırlıyor musun? Üçüncü sayfada.”
Hatırlıyordum. “Gölge yukarıda bekler. Işığı söndürme.” O cümle, o anda aklıma kazınmıştı.
Merdivene adım attık. İlk basamak gıcırdadı – uzun, acı bir inilti. Travis durdu, bana baktı. Gözlerinde hem endişe hem de kararlılık vardı.
“Birlikte,” dedi sadece.
“Birlikte,” diye tekrarladım.
Basamak basamak çıktık. Her adımda ahşap daha çok gıcırdıyordu. Bir tanesinde ayağım kaydı; tahta çatırdadı, kırılmak üzereydi. Travis kolumdan tuttu, sertçe çekti. Kalbim boğazımda atıyordu.
Üst kata vardığımızda, geniş bir hol açıldı önümüze. Tavan yüksekti, ama yer yer çökmüştü; yıldızların soluk ışığı, deliklerden sızıyordu. Ortada eski bir masa duruyordu – masif, oymalı, tozla kaplı. Üzerinde, açık bırakılmış bir defter daha vardı. Ama bu sefer bizimki değildi. Başka biriydi.
Travis yaklaştı, feneri masaya tuttu. Sayfalar rüzgârda hafifçe dalgalanıyordu – içeride hava akımı vardı demek ki. İlk sayfada, tanıdık bir sembol: üç daire, dikenli uzantılar, merkezde haç.
Ama bu sefer farklıydı. Sembolün etrafına kan kırmızısı mürekkeple bir daire çizilmişti. Ve altında, büyük harflerle yazılmış tek bir cümle: “Beni bulan, benim olur.”
Odadaki hava birden buz kesti. Nefesim buhar oldu. Travis’in yüzü solgundu; fener elinde titriyordu.
“Marry…” dedi, sesi boğuk. “Bu… bu bir tuzak olabilir.”
Ama gözlerim defterden ayrılmıyordu. Sayfayı çevirdim. Bir sonraki sayfada, bir kroki vardı – şehrin sokakları, kavşaklar, işaretlenmiş noktalar. Ve en altta, bizim şu an bulunduğumuz binanın planı. Üstüne kırmızı bir X çizilmişti. Tam olduğumuz yer.
Dışarıdan bir ses geldi. Uzak, ama net: ayak sesleri. Yavaş, ağır, taş zeminde yankılanan. Bir… iki… üç…
Travis feneri kapattı. Karanlık bizi yuttu.
Sadece nefeslerimiz vardı artık. Ve o ayak sesleri. Yaklaşıyordu.
Elimi Travis’in eline uzattım. Parmaklarımız kenetlendi. Soğuktu elleri, ama sıcaktı aynı zamanda. Güven vericiydi.
“Ne yapıyoruz?” diye fısıldadım.
Travis’in sesi kulağıma geldi, karanlıkta bir çapa gibi: “Bekliyoruz. Ve dinliyoruz. Defter bize bir şey anlatmaya çalışıyor. Ve bu bina… bu bina canlı.”
Ayak sesleri durdu. Tam kapının önünde.
Sessizlik o kadar yoğundu ki, kulaklarım uğulduyordu.
Sonra… bir tıkırtı. Kapı kolu yavaşça aşağı indi.
Kalbim duracak gibiydi.
Ve kapı, santim santim açıldı.
Karanlığın içinden, soluk bir siluet belirdi. Uzun paltolu, yüzü gölgede. Elinde bir şey parlıyordu – belki bir bıçak, belki sadece cam parçası.
Ama en korkuncu… elindeki şey değildi.
Yüzündeki semboldü.
Alnında, tam ortada, üç daireli, dikenli o sembol. Kırmızıya boyanmış gibi duruyordu. Kan gibi.
Göz göze geldik.
Ve o an anladım.
Bu sadece bir günlük değildi.
Bu bir davetiyeydi.
Ve biz… kabul etmiştik.
Travis beni arkasına çekti. Feneri tekrar açtı, ışık siluete çarptı.
Adam – ya da her neyse o – gülümsedi. Dişleri karanlıkta parladı.
“Hoş geldiniz,” dedi, sesi binanın taşlarında yankılandı. “Sizi bekliyordum.”
O sırada rüzgâr şiddetlendi. Kırık camlardan içeri doldu. Toz bulutu yükseldi. Ve defterin sayfaları, kendi kendine çevrilmeye başladı.
Her sayfada aynı sembol.
Her sayfada aynı cümle.
“Geceyi bekleyenler için işaretler.”
Ve ben, Marry Fax, Travis Walker’ın elini daha sıkı tuttum.
Çünkü biliyordum.
Bu hikâye burada bitmiyordu.
Bu, ancak başlıyordu.