Travis’le birlikte şehrin eski sokaklarından geçiyorduk. Ellerimiz hâlâ kenetli, adımlarımız dikkatli ama kararlıydı. Kağıdı hâlâ elimde tutuyordum; üzerindeki sembol, kafamda bir sır gibi dönüp duruyordu. Güneş artık batıya doğru eğilmişti; ışık, binaların yüksek cephelerinden süzülüyor, dar sokakların taşlarına uzun, altın rengi gölgeler düşürüyordu. O gölgeler, duvarlara yapışmış gibi uzanıyor, her adımımızda bizim gölgelerimizi de içine katıyordu; sanki şehir, bizi kendi hikâyesine dahil ediyordu. Hava, öğleden sonra serinliğine dönmüştü; hafif bir rüzgâr esiyor, eski tabelaları sallıyor, pas kokusunu sokak boyunca taşıyordu. O pas kokusu, nemli taşlarla karışıyor, genzimizi yakıyordu ama aynı zamanda tanıdık geliyordu; sanki bu sokaklar, yıllardır aynı kokuyu soluyordu.
Dar sokağın iki yanı, yüksek ve eski binalarla çevriliydi. Cepheler çatlaklı, sıvalar yer yer dökülmüş, bazı pencereler kırık camlarla kaplıydı. Cam kırıkları, güneş ışığında parlıyor, yere minik ışık parçaları düşürüyordu. Bir binanın girişinde, paslanmış bir demir kapı hafifçe aralıktı; kapının menteşeleri gıcırdıyor, rüzgâr estiğinde hafif bir inilti çıkarıyordu. O inilti, sokağın sessizliğinde yankılanıyor, kulaklarımda uzun uzun kalıyordu. Ayak seslerimiz, taşlarda hafif bir çınlama yaratıyordu; her adım, bir yankı doğuruyor, sonra o yankı yavaşça sönüyordu. Travis’in adımları benimkinden biraz daha ağırdı; botlarının tabanı, taşlara vurdukça tok bir ses çıkarıyordu. Benim adımlarım ise daha hafifti; ayakkabılarımın ince tabanı, ıslak taşlarda hafif bir şapırtı bırakıyordu. Ellerimiz arasındaki temas, o adımların ritmini dengeliyordu; Travis’in avucu sıcak ve kuru, benimki ise hâlâ hafif nemliydi. O sıcaklık, içimi ısıtıyordu; gece boyunca hissettiğim soğuk, artık sadece bir hatıraydı.
“Bu sembol… bana bir şey hatırlatıyor,” dedi Travis, kağıda dikkatle bakarken. Sesi alçaktı, neredeyse fısıltı gibi; ama o fısıltıda bir yoğunluk vardı. Gözleri, sembolün çizgilerini takip ediyor, sanki o çizgileri okumaya çalışıyordu. Güneş ışığı, yüzüne vuruyordu; yanaklarında hafif bir pembelik, gözlerinde derin bir düşünce. Saçları, rüzgârla hafifçe dalgalanıyor, birkaç tel alnına düşüyordu. O bakış, tanıdık ama yenilenmiş gibiydi; geceki yorgunluk gitmiş, yerine bir kararlılık yerleşmişti. “Ama ne olduğunu tam olarak çözemedim.”
“Belki de…” diye fısıldadım, sesim hafif titrek, “bir yerin işareti. Bizden bir adım bekleyen bir ipucu.” Kelimeler, ağzımdan dökülürken içimde bir heyecan dalgası yükseldi; o sembol, sanki geceki tüm arayışın devamıydı. Gece boyunca sokaklarda dolaşmış, ilan asmış, umutla beklemiştim; şimdi, o umut, bu küçük kağıtta somutlaşmıştı. Travis’e baktım; gözlerimiz buluştu, o anda kelimelere gerek yoktu. O bakış, her şeyi söylüyordu; birlikteyiz, devam edeceğiz, ne olursa olsun.
Sokak lambalarının soluk ışıklarıyla aydınlanan dar bir sokağa girdik. Burası, şehir merkezinden uzak, sessiz ve terk edilmiş binalarla doluydu. Sokak, dar ve loş; binalar yüksek, cepheleri çatlaklı, sıvaları dökülmüş. Her adımda ayak seslerimiz yankılanıyor, eski taşlarda hafif bir çınlama yaratıyordu. O yankı, uzun ve derin; sanki sokak, bizim adımlarımızı dinliyor, sonra geri veriyordu. Rüzgâr, eski tabelaları hafifçe sallıyordu; tabelalar, paslı ve solmuş, isimleri okunmaz hale gelmişti. Bir tanesi, "Eski Saatçi" yazıyordu; harfler neredeyse silinmiş, ama hâlâ bir hatıra gibi duruyordu. Başka bir tabela, "Marangoz Dükkânı" diyordu; altında küçük bir çekiç resmi, paslanmış ama hâlâ seçili. O tabelalar, sokağın geçmişini anlatıyordu; bir zamanlar burada hayat vardı, insanlar çalışıyor, konuşuyor, gülüyordu. Şimdi, sessizlik hâkimdi; ama o sessizlik, tehditkar değil, bekleyiş doluydu. Sanki sokak, yıllardır birilerini bekliyordu; belki bizi.
Dar sokağın duvarları, grafitilerle doluydu; renkler solmuş, bazıları yağmurla akmış, ama bazıları hâlâ canlıydı. Bir tanesi, kırmızı boyayla büyük bir kalp çizilmişti; içinde bir isim, ama okunmuyordu. Başka bir grafiti, "Unutma" yazıyordu; harfler büyük ve kalın, sanki bir uyarı gibi. O grafitiler, sokağın ruhunu yansıtıyordu; unutulmuş ama unutulmayı reddeden bir ruh. Travis, duvarlara bakıyordu; gözleri, grafitileri tarıyor, sanki bir ipucu arıyordu. Ben de bakıyordum; o sembol, burada mıydı? Duvarlarda benzer bir şey var mıydı? Bir köşede, paslı bir demir kapı vardı; kapının üstünde, küçük bir tabela, "Girilmez" yazıyordu. Ama tabela eskiydi, paslanmış, yazılar neredeyse silinmişti. Kapının kenarında, hafif bir çizik; sanki biri zorla açmaya çalışmıştı.
Birkaç adım ileride, geceden kalan ilanlardan biri hâlâ dimdik asılı duruyordu. Direğin kenarına zımbalanmış, kâğıt sararmış, kenarları kıvrılmış, fotoğrafın mürekkep hafifçe akmıştı ama o yarım gülümseme hâlâ seçiliyordu. Güneşin son ışıkları, ilanın üzerine vuruyor, kâğıdı altın rengi yapıyordu; sanki o ilan, geceyi atlatmış, sabahı görmüş, şimdi akşamı selamlıyordu. Hafifçe gülümsedim; geçmişin izleri, kaybolmuşluk ve yalnızlıkla başa çıkmanın hatırlatıcısıydı. Ama artık korkutmuyordu; aksine, bize gelmiş geçmişin ve sabahın birleştiği bir güç hissi veriyordu. Travis de baktı ilana; yüzünde bir gölge geçti, belki pişmanlık, belki rahatlama. Elini sıktım; o da karşılık verdi. O ilan, bizim hikayemizin tanığıydı; şimdi, akşam ışığında, o tanıklık bir zafer gibi görünüyordu.
“Biliyor musun,” dedi yanımda, sessizliği bozarak, “geceyi atlattığımızda her şey başka bir anlam kazanıyor. Kaybolmak… artık sadece geçmişin bir parçası.” Sesi, yumuşak ve düşünceli; gözleri, ilana, sonra bana döndü. Güneşin son ışıkları, yüzüne vuruyordu; yanaklarında hafif bir pembelik, gözlerinde derin bir huzur vardı.
Başımı salladım. “Evet. Ve birbirimizi bulmuş olmak, önümüzdeki her günün bir başlangıç olabileceğini gösteriyor.” Kelimeler, içten; o cümle, tüm geceyi, tüm arayışı, tüm buluşmayı özetliyordu. Gözlerimiz, birbirine kilitlendi; o bakışta, her şey vardı; özlem, pişmanlık, umut, sevgi.
Gökyüzü yavaş yavaş koyu maviye dönüşürken, şehir ışıkları birer birer yanmaya başladı. İlk olarak sokak lambaları yandı; sarı-turuncu ışıklar, direklerin tepesinden aşağı yayıldı, kaldırım taşlarını aydınlattı. Kafelerin iç ışıkları, vitrinlerden sızdı; sıcak sarı bir parlaklık, dışarıya taştı. Uzakta, araç farları yanıp sönüyordu; kırmızı stop lambaları, sarı sinyal lambaları, şehrin damarları gibi akıyordu. O ışıklar, şehrin yeni ritmini oluşturuyordu; gece başlıyordu, ama bu gece korkutucu değil, davetkârdı. Sokaklar, artık altın ve turuncu değil, mavi ve sarı tonlarında ışıldıyordu; gölgeler daha koyu, daha uzun, ama daha yumuşak. Biz hâlâ yürüyorduk, adımlarımız sessiz, ama her biri bir kararlılığın ve yeni bir hikâyenin habercisiydi.
“Artık kaybolmayacağız,” dedi yanımda, hafifçe gülümseyerek. “Birbirimizi bulduk. Bu yeterli.”
“Evet,” dedim. “Artık birlikteyiz. Ve bu, her şeye değer.” Kelimeler, sakin ama dolu; o cümle, bir yemin gibiydi. Güneş tamamen batmıştı; gökyüzü koyu mavi, yıldızlar henüz görünmüyordu ama ayın soluk ışığı ufukta yükseliyordu. Şehrin ışıkları, artık baskın; her sokak lambası, her vitrin, her araç farı, geceyi aydınlatıyordu. O ışıklar, gecenin karanlığını yenmişti; tıpkı bizim gibi.
Şehrin ışıkları altında yürürken, geçmişin gölgeleri artık bizi takip etmiyordu. Her adım, hem bir veda hem de yeni bir başlangıçtı. Sokaklar, akşamın serinliğinde canlanıyordu; insanlar akşam yemeklerine gidiyor, kafeler doluyor, müzik sesleri sızıyordu. Bir kafeden hafif bir caz melodisi geldi; trompetin hüzünlü ama umutlu notaları, sokak boyunca yayıldı. Bir grup genç, kahkahalar atarak geçti; sesleri neşeli ve özgür. Bir yaşlı çift, el ele yürüyordu; adımları yavaş, ama birbirine yaslanmış. O görüntüler, hayatın devamını, sevgiyi, dayanışmayı hatırlatıyordu. Biz de, o akışın parçasıydık; ellerimiz kenetli, adımlarımız uyumlu.
Gece tamamen çökmüş, ama biz ışığımızı kendi içimizde bulmuştuk. Şehir, artık karanlık değil, ışıklıydı; sokak lambaları sarı halkalar oluşturuyor, vitrinler renkli parıltılar saçıyordu. O ışıklar, bizim içimizdeki ışığı yansıtıyordu; kaybolmuşluk bitmiş, bulunmuşluk başlamıştı.
Ve o akşam, şehrin sessiz ama canlı sokaklarında, ellerimiz hâlâ kenetli, adımlarımız hâlâ kararlı bir ritimde, birbirimize ve geleceğe doğru yürüyerek, bölümün sonuna geldik. Şehir, etrafımızda akıyordu; hayat, devam ediyordu. Biz de, o hayatın içinde, birlikte, yeniden başlamıştık.
Şimdi, o akşamı düşündükçe, gün batımının turuncusu, ışıkların sarısı, o el tutuşu hala içimde. Gece, bir yenilenme; biz, bulunmuş ve başlamış.
Travis’le birlikte eski binanın içinden ilerlerken, defteri hâlâ elimde tutuyordum. Sararmış sayfalar, eski mürekkep kokusu… her sayfa bana bir gizemin başlangıcını fısıldıyordu. Binanın içi, dışarıdaki öğle güneşinin parlaklığından tamamen kopuktu; kırık pencerelerden sızan ışık, toz zerrecikleriyle dolu havada ince, altın rengi şeritler çiziyordu. O şeritler, zemine düşüp uzun, titrek gölgeler oluşturuyordu; gölgeler, duvarlardaki çatlaklara sığınıyor, sanki binanın kendi gölgeleriyle dans ediyordu. Her adımda ayak seslerimiz beton zemine çarpıyor, yankılanıyordu; o yankı, önce kısa ve keskin, sonra uzayıp giderek binanın derinliklerinde kayboluyordu. Sesler, sanki bina onları yutuyor, sonra kendi içinde çoğaltarak geri veriyordu; her yankı, biraz daha ağır, biraz daha eski bir tını taşıyordu. Havanın rutubeti, her nefeste ciğerlerime doluyor, boğazımı hafifçe yakıyordu; o rutubet, eski tuğla kokusu, küf, paslı demir ve yıllanmış ahşapla karışmıştı. Kokunun kendisi katmanlıydı; üstte nem ve toz, altta ise sanki burada yıllarca unutulmuş hayatların bıraktığı hafif bir insan kokusu – ter, eski kumaş, solmuş parfüm izleri. Rüzgâr, kırık pencerelerden giriyor ve toz zerreciklerini havada dans ettiriyordu; o zerrecikler, ışık sızan kırık camlardan geçerken odanın her köşesinde altın sarısı lekeler oluşturuyordu. Toz, neredeyse görünür bir sis gibiydi; her nefeste ağzıma doluyor, dilimde hafif bir toprak tadı bırakıyordu.
Duvarlardaki nem lekeleri ve çatlamış boyalar, sanki kendi tarihlerini fısıldıyor gibiydi. Lekeler, koyu kahverengi ve siyah tonlarında, duvarın alt kısımlarından yukarı doğru yayılmıştı; bazı yerlerde boya kabarmış, kabuk gibi soyulmuştu. Soyulan boyanın altında, eski katmanlar görünüyordu; bir zamanlar açık mavi olan bir tabaka, sonra krem rengi, en altta ise soluk gri sıva. Her soyulma, binanın yaşını gösteriyordu; sanki duvar, katman katman geçmişini anlatıyordu. Bazı lekeler, suyun uzun yıllar boyunca sızdığı yerlerde mantar gibi yayılmıştı; yeşilimsi, kadifemsi bir tabaka oluşturmuştu. O mantar tabakası, dokunulduğunda hafifçe nemli ve yumuşaktı; parmaklarım değdiğinde, hafif bir soğukluk ve yapışkanlık hissettim. Çatlaklar, ince ve derin; bazıları saç teli kadar ince, bazıları ise parmağımı sokabileceğim kadar genişti. Çatlakların içinden, hafif bir hava akımı geliyordu; o akım, soğuk ve nemli, sanki binanın derinliklerinden, yer altından yükseliyordu.
Travis’in bakışları her köşeye dikkat kesilmişti. Onu izlemek bana güven veriyordu, ama bir yandan da içimde ince bir gerginlik bırakıyordu. Gözleri, karanlıkta bile keskin ve uyanıktı; ışık sızan yerlerde irisleri hafifçe parlıyor, göz bebekleri genişlemiş haldeydi. Yüzündeki ifadede, hem merak hem de tetikte olma vardı; dudakları hafifçe sıkılmış, çenesi gergin, ama gözleri yumuşaktı – bana baktığında o yumuşaklık artıyordu. Ellerimiz hâlâ kenetliydi; sıcaklığı, karanlık ve bilinmezlik içinde bana bir sabitlik hissi veriyordu. Travis’in avucu, benimkinden biraz daha büyük, biraz daha sertti; avuç içi hafifçe terliydi, ama o ter, heyecan değil, dikkatli bir odaklanmadan geliyordu. Parmakları, benim parmaklarımı sarmış, sıkı ama incitmeden tutuyordu; her sıkışta, sanki “Buradayım, korkma” diyordu. O temas, binanın soğukluğuna karşı bir kalkan gibiydi; tenimin soğuk taşlara değdiği yerlerde bile, Travis’in eli içimi ısıtıyordu.
“Marry,” dedi Travis, deftere işaret ederek, “bu tarihleri ve saatleri görüyorsun. Hepsi kaybolanlarla ilgili bir çizelge gibi. Sanki biri, izlerini bırakmış ama sadece belirli kişiler için.”
Kalbim hızla atıyordu. Travis’in gözlerine baktım; o da aynı merakı taşıyordu. Gözlerinde, bir avcı gibi keskin bir dikkat vardı; ama o keskinlik, bana değil, etrafa yönelikti. Defteri açtım ve sayfalara bakarken kalbim hızla çarpmaya başladı. Sayfalardaki tarihleri ve isimleri okurken, her biri bana kaybolmuş hayatların küçük bir parçasıymış gibi görünüyordu. Mürekkep, bazı yerlerde solmuş, bazı yerlerde ise taze gibi koyu siyahtı. Sayfalar, sararmış ve kırışık; kenarları hafifçe kıvrılmış, bazı yerlerde parmak izleri bırakılmıştı. Tarihler, eskiydi; en eskisi on yıl öncesine, en yenisi birkaç ay öncesine aitti. Saatler, genellikle gece yarısına yakın zamanları gösteriyordu; sanki kaybolmalar, karanlığın en derin saatlerinde gerçekleşiyordu. İsimler, yabancı ama bazıları tanıdık geliyordu; belki gazetelerde okuduğum kayıp haberlerinden, belki de kendi arayışımda karşılaştığım isimlerden. Her satır, kısa ve keskin; “03:47 – A. K. – İstasyon arkası”, “22:19 – L. M. – Eski depo”, “01:12 – T. W. – Köprü altı”. T. W. – Travis Walker? Kalbim bir an durdu; o satır, parmağımın altında titredi. Travis’e baktım; o da satırı görmüştü. Yüzünde bir gölge geçti, ama hemen silindi. “Devam et,” dedi sessizce.
Adımlarımızı sessiz attık; içerisi karanlık ve tozluydu, ama her köşe bize bir ipucu sunuyor gibiydi. Zemin, betondu; ama bazı yerlerde eski fayans parçaları kalmıştı; fayanslar, beyaz ve mavi desenli, kırık ve eksik. Ayaklarımız, fayans parçalarına bastığında hafif bir çıtırtı çıkarıyordu; o çıtırtı, sessizlikte çok yüksek geliyordu. Duvarlarda eski grafitiler vardı; bazıları solmuş ve neredeyse okunamaz hâle gelmişti, bazıları ise taze gibi görünüyordu, sanki birisi hâlâ buraya bir mesaj bırakmıştı. Bir grafiti, kırmızı boyayla büyük bir soru işareti çizilmişti; altında “Neredesin?” yazıyordu. Başka bir tanesi, siyah sprey boyayla “Geri dön” diyordu; harfler büyük ve öfkeli. O grafitiler, binanın ruhunu yansıtıyordu; unutulmuş ama unutulmayı reddeden bir ruh. Tozlu hava, eski mobilya ve paslı metal kokusunu karıştırıyor, bana geçmişin katmanlarını hatırlatıyordu. Masanın üzerindeki eski anahtar, paslanmış madeni para ve sararmış fotoğraflar, her biri kendi hikâyesini anlatıyor gibiydi. Anahtar, uzun ve ağır; demirden, paslı, ama hâlâ sağlam. Madeni para, eski bir para; üstünde solmuş bir yüz, kenarları aşınmış. Fotoğraflar, siyah-beyaz; bazıları yırtılmış, bazıları buruşmuş. Fotoğraflardaki insanlar bana yabancı ama bir şekilde tanıdık geliyordu; gözler, yüz ifadeleri… sanki kaybolmuş zamanın bir yankısıydı. Bir fotoğraf, genç bir kadını gösteriyordu; gözleri umut dolu, ama dudakları gergin. Başka bir fotoğraf, bir adamı; arkasında eski bir tren istasyonu, elinde bir çanta. O çanta, sanki Travis’in elindeki gibiydi.
Travis bir adımımı geri çekti ve gözlerini duvarlardaki sembollere dikti. “Marry… dikkat et. Bu sadece bir günlük değil. Bir tür harita da olabilir. Semboller… yön gösteriyor gibi.”
Elimdeki sayfaya baktım. Semboller, sembolün çizildiği binaya kadar olan mesafeyi işaret ediyor gibiydi. Bir işaret, bir yolculuğun başlangıcıydı. İçimde hem korku hem de heyecan vardı. Travis’in gözlerindeki kararlılık, bana güç veriyordu. Defterin sayfaları, tozlu ve ağır; her çevirdiğim sayfada, toz havaya kalkıyor, güneş ışığında dans ediyordu. Sayfalarda, bazı yerlerde çizgiler; ince, kalemle çekilmiş çizgiler, sokakları, binaları, köşeleri gösteriyordu. Çizgilerin bazıları kesik, bazıları kesintisiz; sanki yollar, bazen kesintiye uğruyor, bazen devam ediyordu. O çizgiler, bir harita gibiydi; ama harita eksik, yarım kalmış gibiydi. Travis, defteri aldı, sayfaları dikkatle inceledi; parmakları, sayfaların üzerinde geziniyor, sanki o çizgileri hissediyordu. “Burası,” dedi, bir noktayı işaret ederek, “eski tren istasyonu. Ve burası… köprü altı. Hepsi, kaybolma yerleri.”
Binanın içi, bir zamanlar canlı bir yer olduğunu fısıldıyordu. Duvarlarda eski grafitiler vardı; bazıları solmuş ve neredeyse okunamaz hâle gelmişti, bazıları ise taze gibi görünüyordu, sanki birisi hâlâ buraya bir mesaj bırakmıştı. Tozlu hava, eski mobilya ve paslı metal kokusunu karıştırıyor, bana geçmişin katmanlarını hatırlatıyordu. Masanın üzerindeki eski anahtar, paslanmış madeni para ve sararmış fotoğraflar, her biri kendi hikâyesini anlatıyor gibiydi. Fotoğraflardaki insanlar bana yabancı ama bir şekilde tanıdık geliyordu; gözler, yüz ifadeleri… sanki kaybolmuş zamanın bir yankısıydı. Bir fotoğraf, genç bir kadını gösteriyordu; gözleri umut dolu, ama dudakları gergin. Başka bir fotoğraf, bir adamı; arkasında eski bir tren istasyonu, elinde bir çanta. O çanta, sanki Travis’in elindeki gibiydi.
Travis bir adımımı geri çekti ve gözlerini duvarlardaki sembollere dikti. “Marry… dikkat et. Bu sadece bir günlük değil. Bir tür harita da olabilir. Semboller… yön gösteriyor gibi.”
Elimdeki sayfaya baktım. Semboller, sembolün çizildiği binaya kadar olan mesafeyi işaret ediyor gibiydi. Bir işaret, bir yolculuğun başlangıcıydı. İçimde hem korku hem de heyecan vardı. Travis’in gözlerindeki kararlılık, bana güç veriyordu.
“Tamam,” dedim kararlı bir sesle, “o zaman takip edeceğiz. Kim bu notları bırakmış, neden… ve nereye götürecek? Bunları öğrenmeliyiz.”
Travis başını salladı ve elimi biraz daha sıkı tuttu. “Evet, Marry. Ama dikkatli olmalıyız. Bu şehir, sadece sırları değil, tehlikeleri de saklıyor.”
O anda bir uğultu duydum; rüzgâr, boş binanın duvarları arasında esiyordu ve her ses abartılmış gibi geliyordu. İçimde bir ürperti belirdi ama Travis’in varlığı bana güven veriyordu. Ellerimizi daha sıkı kenetledik ve defteri bir kenara koyarak, sembollerin gösterdiği yönü takip etmeye başladık.
Şehir sessiz ama canlıydı; sokaklar, eski binalar ve terk edilmiş köşeler bize hem geçmişin izlerini hem de çözülmeyi bekleyen sırları fısıldıyordu. Travis’le birlikte, Marry Fax olarak, kaybolmuş izlerin peşine düşmüştük. Ve içimde biliyordum: bu sadece başlangıçtı.
Şimdi, o anı düşündükçe, defterin tozlu kokusu, Travis’in elinin sıcaklığı, binanın sessizliği hala içimde. Kaybolmak, bir başlangıç; bulunmak, bir macera. Ve biz, o maceraya birlikte atıldık.