Güneş yükseldikçe, şehrin sokakları tamamen uyanmıştı. Sabahın erken saatlerindeki yumuşak turuncu ışık, artık daha net, daha parlak bir sarıya dönüşmüştü; ışınlar, binaların cam cephelerinde kırılıyor, kaldırım taşlarını ısıtıyor, her köşe bucağı nazikçe aydınlatıyordu. Gökyüzü, gri bulutların son kalıntılarını tamamen dağıtmış, açık mavi bir tuval gibiydi; tek tük beyaz pamuk kümeleri, rüzgârla yavaşça sürükleniyordu. Güneşin ışınları, her yere nüfuz ediyor, gölgeleri kısaltıyor, her nesnenin kenarlarını keskinleştiriyordu. Şehrin yüzeyi, gece boyunca yağmurun ıslattığı yerlerde hâlâ hafif nemliydi; ama o nem artık rahatsız etmiyor, aksine güneşin altında minik buhar zerrecikleri oluşturarak havaya yükseliyordu. Her taşın üzerinden hafifçe parlayan toz ve su zerrecikleriyle ışık oyunları yaratıyordu; bir adım attığımızda, o zerrecikler havada dans ediyor, güneş ışığını kırarak etrafa minik gökkuşağı parçaları saçıyordu. O ışık oyunları, sanki şehir kendi kendini kutluyordu; her yansıma, her parıltı, geceyi atlatmış olmanın sessiz bir zaferi gibiydi.
Travis’le ben, ellerimiz hâlâ birbirine kenetli, kaldırımları yavaş adımlarla geçiyorduk. O kenetlenme, artık sadece bir teselli değil, bir ritimdi; parmaklarımız iç içe geçmiş, avuç içlerimiz birbirine yaslanmış, nabızlarımız aynı tempoda atıyordu. O nabız, gecenin tüm heyecanını, tüm korkusunu, tüm umudunu sindirmiş, şimdi sakin ama güçlü bir ritme dönüşmüştü. Adımlarımız, ıslak kaldırımda artık daha az şapırtı çıkarıyordu; su birikintileri küçülmüş, çoğu kurumuş, kalanlar ise güneşin altında buharlaşıyordu. O izler, güneşin son ışığında parlıyor, minik aynalar gibiydi. Rüzgâr, hafif ve sıcak esiyordu; günün sıcaklığını alıp götürüyor, yanaklarımıza dokunuyor, saçlarımızı nazikçe savuruyordu. O rüzgâr, artık soğuk değil, ferahlatıcı; sanki şehir, bizi akşamın huzuruna hazırlıyordu. Her adımda, içimizde bir hafiflik büyüyordu; geceyi, yağmuru, kaybolmuşluğu geride bırakmıştık; şimdi sadece birlikte olmanın, yavaş ama güvenli bir ritimde yürüyebilmenin tadını çıkarıyorduk. O tat, basit ama derin; bir kahve yudumu gibi sıcak, bir akşam esintisi gibi hafif. İçimde, geceden kalan o karanlık hissin altında bir şeylerin değişmeye başladığını fark ettim. O his, artık korkutucu değil, meraklı bir his; sanki gece, bizi sadece sınamamış, aynı zamanda yeni bir kapı açmıştı. Travis’in elinin sıcaklığı, o değişimi pekiştiriyordu; her sıkışta, "Buradayım" diyordu, sessizce ama kesin.
“Marry,” dedi Travis, dikkatle önümde yürürken, “dün gece sana gösterdiğim ilanı hatırlıyor musun? O kaybolan insanlarla ilgili olan…” Sesi, yumuşak ama ciddiydi; gözleri, ileriye dikili, ama bakışında bir derinlik vardı. Güneş ışığı, yüzüne vuruyordu; saçları hafifçe parlıyor, gözlerindeki yorgunluk çizgileri yumuşamıştı. Adı Travis Walker’dı; o isim, artık sadece bir kelime değil, benim için bir gerçeklikti. Gece boyunca aradığım, bulduğum, şimdi yanımda yürüyen adam. O, Travis Walker; şehri yıllardır tanıyan, kaybolanların izlerini takip eden biriydi. Ama şimdi, o izler, bizim izlerimizle birleşmişti.
Başımı salladım. “Evet, hâlâ zihnimde. Neredeyse bütün gece onları düşündüm. Ama artık korkutmuyor. Hatta… bir şeyleri anlamaya başlamış gibiyim.” Kelimeler, ağzımdan dökülürken içimde bir heyecan belirdi; o ilanlar, sadece kâğıt parçaları değildi artık, bir bilmecenin parçası gibiydi. Gece boyunca sokaklarda astığım o kâğıtlar, rüzgârda dalgalanıyor, yağmurla ıslanıyor, ama hâlâ duruyorlardı; sanki şehir, onları korumak istiyordu. O ilanlardaki yüzler, gözler, yarım gülümsemeler; hepsi, kaybolmuşluk hakkında bir şeyler fısıldıyordu. Ama şimdi, Travis yanımda, o fısıltı korkutucu değil, davetkârdı.
Travis durdu ve bana döndü. Gözleri ciddileşmişti, ama hâlâ güven veriyordu. Güneş, arkasından vuruyordu; silueti, hafif bir hale ile sarılıydı, saçları altın rengi parlıyordu. Yüzündeki ifadede, bir kararsızlık yoktu; sadece derin bir düşünce. “İşte tam olarak bu. Sadece ilanları görmek değil, onları izlemek… bana bir şey fısıldıyor gibi. Sanki bu şehir, kaybolmuş şeyleri saklıyor ve bize bir yol gösteriyor.” Sesi, alçak ama dolu; kelimeler, havada asılı kaldı, rüzgârla karıştı. O "fısıldama", sanki şehrin kendisiydi; binaların çatlaklarından, sokakların gölgelerinden gelen bir ses gibi. Şehir, sırlarla doluydu; her köşe, her direk, her duvar, bir hikaye gizliyordu. Gece boyunca dolaştığım o sokaklar, artık sadece yol değil, bir labirent gibiydi; ama labirentte, Travis yanımda, çıkış görünür hale gelmişti.
O anda, parkın yanından geçerken küçük bir kız çocuğu elinde bir kağıtla bize doğru koştu. Kız, belki beş-altı yaşlarında, saçları örgülü, küçük bir palto giymiş, ayakkabıları çamur içindeydi. Koşarken kahkahası yüksek ve masumdu; elindeki kağıt, rüzgârda savruluyor, neredeyse düşecek gibiydi. Kağıt, beyaz ve kırışık, kızın küçük yumruklarında sıkıca tutulmuştu ama rüzgâr estiğinde uçuşuyordu. Travis onu yakaladı; eli hızlı ve emin, kağıdı havada kaptı. Kız, durdu, bize baktı; gözleri kocaman, merak dolu. Sonra gülümsedi, koşarak uzaklaştı; arkasından baktık, küçük adımları parkın çimlerinde kayboldu. Travis kağıdı bana uzattı; parmakları hafifçe titriyordu, belki heyecandan, belki de içindeki bir hisden.
Kağıdı açtığımda, tanıdık bir el yazısı ve resim gördüm: eski bir kaybolan ilanının küçültülmüş bir kopyası, ama kenarına çizilmiş bir sembol vardı; garip, gizemli bir işaret. Sembol, dairesel bir şekil içinde üç çizgi gibiydi; sanki bir anahtar ya da bir harita işareti, ama tanıdık değildi. Mürekkep, taze gibiydi; sanki yeni çizilmiş, ama kağıt eskiydi. İlanın fotoğrafı, bulanıklaşmıştı; ama o yarım gülümseme, geceki ilanlardan biri gibiydi. Kâğıt, nemliydi, kenarları yırtılmış gibiydi, ama sembol netti. Güneş ışığı, kağıdın üzerine vuruyor, sembolü daha da belirginleştiriyordu; çizgiler, sanki canlı gibiydi, hareket ediyormuş gibi.
“Ne demek istiyor bu?” diye fısıldadım. Sesim, hafif titrekti; içimde bir heyecan karışımı korku belirdi. Kağıdı elime aldım; kâğıt nemliydi, kenarları yırtılmış gibiydi, ama sembol netti. Travis kaşlarını çattı, yüzü ciddileşti; gözleri, kağıda dikili, sonra bana döndü.
“Bilmiyorum,” dedi, “ama bu… bir işaret. Birisi veya bir şey bize bir mesaj bırakmış olabilir. Bu şehir… düşündüğünden daha derin ve tehlikeli olabilir.” Sesi, alçak ve uyarıcı; o "tehlikeli", içimi ürpertti, ama aynı zamanda heyecanlandırdı. Şehir, sırlarla doluydu; her köşe, her direk, her duvar, bir hikaye gizliyordu. Gece boyunca dolaştığım o sokaklar, artık sadece yol değil, bir labirent gibiydi; ama labirentte, Travis yanımda, çıkış görünür hale gelmişti. O işaret, bir davet miydi, yoksa bir tuzak mı? Bilmiyordum, ama içimde bir çekim vardı; sanki geceki kaybolmuşluk, bu sembolle tamamlanacaktı.
İçimde hem heyecan hem de hafif bir korku hissettim. Gece boyunca yaşadığım kaybolmuşluk ve sabahın huzuru, bu küçük işaretle bir anda geri geldi. Ama bu kez yalnız değildim; Travis yanımdaydı, elimdeydi. O el tutuşu, bir kalkan gibiydi; korkuyu bastırıyor, heyecanı büyütüyordu. Derin bir nefes aldım; hava, serin ve temiz, ciğerlerimi doldurdu. Gözlerim, sembole dikili; o çizgiler, sanki bir harita gibiydi, ama neyin haritası? Şehir, etrafımızda akıyordu; insanlar geçiyor, arabalar homurdanıyor, kuşlar cıvıldıyordu. Ama o an, sanki dünya durmuş, sadece biz ve o kağıt kalmıştık.
“Tamam,” dedim, kararlı bir sesle, “bu işareti takip etmeliyiz. Belki gece boyunca kaybolanlarla veya kaybolmuş sırlarla ilgili bir ipucu buluruz.” Sesim, titremiyordu artık; o kararlılık, içimden fışkırdı, Travis’e baktım, gözlerimde bir ateş.
Travis başını salladı. “Evet, Marry. Ama dikkatli olmalıyız. Bu şehir… düşündüğünden daha derin ve tehlikeli olabilir.” O "dikkatli olmalıyız", bir uyarı gibiydi; ama sesinde, heyecan da vardı. Gözleri, kağıda, sonra etrafa tarandı; sanki şehir, bizi izliyordu. O an, yürüyüşümüz sıradan bir sabah yürüyüşünden çıkmış, küçük bir maceranın başlangıcına dönüşmüştü. Ellerimiz hâlâ kenetli, gözlerimiz hâlâ birbirine kilitli, adımlarımız ise bilinmez bir yöne doğru kararlı bir şekilde ilerliyordu.
Yürümeye devam ettik; adımlarımız, artık daha hızlı, daha meraklı. Parkın içinden geçtik; çimler ıslak, güneş altında parlıyor, ağaçlar yapraklarını sallıyordu. Bir kuş, dalından zıpladı, önümüzden uçtu; o küçük hareket, sanki bize "Takip edin" diyordu. Köşeyi döndük; bir ara sokak, dar ve eski, binalar sıvaları dökülmüş, duvarlar grafitilerle dolu. Grafitilerde, benzer semboller var mı diye baktım; bir tanesi, dairesel bir şekil, ama bizimkinden farklı. Kalbim hızlandı; içimde bir heyecan dalgası yükseldi. Travis, kağıdı eline aldı, inceledi; "Bu sembol, eski bir harita işareti gibi," dedi. "Belki bir yer gösteriyor." O anda, sembolün çizgileri, bir adres gibi göründü; belki bir sokak adı, belki bir bina.
Ara sokağın sonunda, küçük bir meydan açıldı; meydan, eski bir çeşme, etrafında banklar, birkaç ağaç. Çeşmenin suyu, hafifçe akıyordu; o akış, şırıltılı ve huzurlu. Ama çeşmenin kenarında, bir adam oturuyordu; yaşlı, sakallı, elinde bir baston. Bize baktı; gözleri, derin ve bilge. "O kağıdı nereden buldunuz?" diye sordu, sesi alçak ama net. Kalbim durdu gibi geldi; adam, sembolü biliyordu sanki. Travis, kağıdı gösterdi; adam, gülümsedi hafifçe. "O sembol, şehrin eski sırlarını gösterir," dedi. "Kaybolmuşlar için bir yol." O sözler, içimi ürpertti; sanki adam, bizim hikayemizi biliyordu. "Nerede?" diye sordum, sesim titrek. Adam, bastonuyla bir yönü gösterdi; "O sokağın sonunda, eski bir bina. Kapısında aynı sembol var."
Yürümeye devam ettik; adımlarımız, artık daha hızlı, daha meraklı. O sokak, dar ve loş; binalar yüksek, gölgeler uzun. Sonunda, eski bir bina; cephesi çatlaklı, kapısı demir, üzerinde sembol kazınmış. Kapıyı ittim; gıcırdayarak açıldı. İçerisi, tozlu ve karanlık; ama bir koridor, sonunda bir oda. Odada, duvarlarda ilanlar asılı; kaybolmuş insanlar, eşyalar, sırlar. Ortada bir masa, üstünde bir defter. Defteri açtım; sayfalar dolu, el yazıları, hikayeler. Bir sayfa, bizim ilanımıza benzer; ama altında bir not: "Kaybolanlar bulunur, ama sırlar saklanır."
Travis, defteri okudu; "Bu, bir kulüp gibi," dedi. "Kaybolmuşları arayanlar için." İçimde bir heyecan karışımı korku; sanki şehir, bizi buraya çağırmıştı. Odanın köşesinde, bir harita; semboller işaretli, şehir haritası. "Bu, bir hazine avı gibi," dedim. Travis gülümsedi; "Belki de. Ama tehlikeli olabilir." O an, karar verdik; takip edecektik. Ellerimiz kenetli, adımlarımız kararlı, maceraya atıldık.
Şehir, etrafımızda akıyordu; ama artık sırlarını açıyordu. Her köşe, bir ipucu; her sokak, bir hikaye. Travis’le birlikte, kaybolmuş sırları aramaya başladık. O gün, macera başlamıştı; geceki kaybolmuşluk, sabahki buluşma, akşamki sırlarla tamamlanıyordu.
Ve o gün, şehrin sokaklarında, kaybolmuş işaretleri takip ederek, Travis’le birlikte bir sır perdesini aralamaya başladık… Sokaklar, akşam ışığında parlıyordu; lambalar yanmıştı, gölgeler uzundu. Ama biz, birlikte, karanlığa meydan okuyorduk. Hikaye, bitmemişti; yeni bir bölüm başlıyordu.
Şimdi, o günü düşündükçe, sembolün gizemi, Travis’in eli, şehrin sırları hala içimde. Kaybolmak, bir başlangıç; bulunmak, bir macera.
Güneş yükseldikçe, şehrin sokakları tamamen uyanmıştı. Sabahın erken saatlerindeki yumuşak turuncu ışık, artık daha net, daha parlak bir sarıya dönüşmüştü; ışınlar, binaların cam cephelerinde kırılıyor, kaldırım taşlarını ısıtıyor, her köşe bucağı nazikçe aydınlatıyordu. Gökyüzü, gri bulutların son kalıntılarını tamamen dağıtmış, açık mavi bir tuval gibiydi; tek tük beyaz pamuk kümeleri, rüzgârla yavaşça sürükleniyordu. Güneşin ışınları, her yere nüfuz ediyor, gölgeleri kısaltıyor, her nesnenin kenarlarını keskinleştiriyordu. Şehrin yüzeyi, gece boyunca yağmurun ıslattığı yerlerde hâlâ hafif nemliydi; ama o nem artık rahatsız etmiyor, aksine güneşin altında minik buhar zerrecikleri oluşturarak havaya yükseliyordu. Her taşın üzerinden hafifçe parlayan toz ve su zerrecikleriyle ışık oyunları yaratıyordu; bir adım attığımızda, o zerrecikler havada dans ediyor, güneş ışığını kırarak etrafa minik gökkuşağı parçaları saçıyordu. O ışık oyunları, sanki şehir kendi kendini kutluyordu; her yansıma, her parıltı, geceyi atlatmış olmanın sessiz bir zaferi gibiydi.
Travis’le ben, ellerimiz hâlâ birbirine kenetli, kaldırımları yavaş adımlarla geçiyorduk. O kenetlenme, artık sadece bir teselli değil, bir ritimdi; parmaklarımız iç içe geçmiş, avuç içlerimiz birbirine yaslanmış, nabızlarımız aynı tempoda atıyordu. O nabız, gecenin tüm heyecanını, tüm korkusunu, tüm umudunu sindirmiş, şimdi sakin ama güçlü bir ritme dönüşmüştü. Adımlarımız, ıslak kaldırımda artık daha az şapırtı çıkarıyordu; su birikintileri küçülmüş, çoğu kurumuş, kalanlar ise güneşin altında buharlaşıyordu. O izler, güneşin son ışığında parlıyor, minik aynalar gibiydi. Rüzgâr, hafif ve sıcak esiyordu; günün sıcaklığını alıp götürüyor, yanaklarımıza dokunuyor, saçlarımızı nazikçe savuruyordu. O rüzgâr, artık soğuk değil, ferahlatıcı; sanki şehir, bizi akşamın huzuruna hazırlıyordu. Her adımda, içimizde bir hafiflik büyüyordu; geceyi, yağmuru, kaybolmuşluğu geride bırakmıştık; şimdi sadece birlikte olmanın, yavaş ama güvenli bir ritimde yürüyebilmenin tadını çıkarıyorduk. O tat, basit ama derin; bir kahve yudumu gibi sıcak, bir akşam esintisi gibi hafif. İçimde, geceden kalan o karanlık hissin altında bir şeylerin değişmeye başladığını fark ettim. O his, artık korkutucu değil, meraklı bir his; sanki gece, bizi sadece sınamamış, aynı zamanda yeni bir kapı açmıştı. Travis’in elinin sıcaklığı, o değişimi pekiştiriyordu; her sıkışta, "Buradayım" diyordu, sessizce ama kesin.
Travis’le birlikte şehrin eski sokaklarından geçiyorduk. Ellerimiz hâlâ kenetli, adımlarımız dikkatli ama kararlıydı. Kağıdı hâlâ elimde tutuyordum; üzerindeki sembol, kafamda bir sır gibi dönüp duruyordu. O sembol, dairesel bir şekil içinde üç keskin çizgi; sanki bir anahtar deliği, bir pusula oku ya da unutulmuş bir harita işareti. Mürekkep taze gibiydi, ama kağıt eskiydi; kenarları kıvrılmış, köşeleri hafif yırtılmış. Güneş ışığı, kağıdın üzerine vurdukça sembolün çizgileri daha da belirginleşiyor, sanki canlanıyordu. Elimde tuttuğum o küçük kâğıt parçası, hafif titriyordu; rüzgâr estiğinde hışırdıyor, parmaklarımın arasında minik bir ses çıkarıyordu. O ses, sanki kağıt konuşuyordu; bir fısıltı gibi, ama anlaşılmaz. İçimde bir heyecan kabarıyordu; gece boyunca yaşadığım kaybolmuşluk, şimdi bu sembolle bir anlam kazanıyordu sanki. Travis’in eli, benimkini sıktı; o sıkış, hem güven verici hem de uyarıcıydı. "Dikkatli ol," der gibiydi.
“Bu sembol… bana bir şey hatırlatıyor,” dedi Travis, kağıda dikkatle bakarken. Sesi alçaktı, ama içinde bir merak vardı. Gözleri, sembolün çizgilerini takip ediyor, sanki o çizgileri okumaya çalışıyordu. Güneş ışığı, yüzüne vuruyordu; yanaklarında hafif bir pembelik, gözlerinde derin bir düşünce. Saçları, rüzgârla hafifçe dalgalanıyor, birkaç tel alnına düşüyordu. O bakış, tanıdık ama yenilenmiş gibiydi; geceki yorgunluk gitmiş, yerine bir kararlılık yerleşmişti. “Ama ne olduğunu tam olarak çözemedim.”
“Belki de…” diye fısıldadım, sesim hafif titrek, “bir yerin işareti. Bizden bir adım bekleyen bir ipucu.” Kelimeler, ağzımdan dökülürken içimde bir heyecan dalgası yükseldi; o sembol, sanki geceki tüm arayışın devamıydı. Gece boyunca sokaklarda dolaşmış, ilan asmış, umutla beklemiştim; şimdi, o umut, bu küçük kağıtta somutlaşmıştı. Travis’e baktım; gözlerimiz buluştu, o anda kelimelere gerek yoktu. O bakış, her şeyi söylüyordu; birlikteyiz, devam edeceğiz, ne olursa olsun.
Sokak lambalarının soluk ışıklarıyla aydınlanan dar bir sokağa girdik. Burası, şehir merkezinden uzak, sessiz ve terk edilmiş binalarla doluydu. Sokak, dar ve loş; binalar yüksek, cepheleri çatlaklı, sıvaları dökülmüş. Her adımda ayak seslerimiz yankılanıyor, eski taşlarda hafif bir çınlama yaratıyordu. O yankı, uzun ve derin; sanki sokak, bizim adımlarımızı dinliyor, sonra geri veriyordu. Rüzgâr, eski tabelaları hafifçe sallıyordu; tabelalar, paslı ve solmuş, isimleri okunmaz hale gelmişti. Bir tanesi, "Eski Saatçi" yazıyordu; harfler neredeyse silinmiş, ama hâlâ bir hatıra gibi duruyordu. Başka bir tabela, "Marangoz Dükkânı" diyordu; altında küçük bir çekiç resmi, paslanmış ama hâlâ seçili. O tabelalar, sokağın geçmişini anlatıyordu; bir zamanlar burada hayat vardı, insanlar çalışıyor, konuşuyor, gülüyordu. Şimdi, sessizlik hâkimdi; ama o sessizlik, tehditkar değil, bekleyiş doluydu. Sanki sokak, yıllardır birilerini bekliyordu; belki bizi.
Dar sokağın duvarları, grafitilerle doluydu; renkler solmuş, bazıları yağmurla akmış, ama bazıları hâlâ canlıydı. Bir tanesi, kırmızı boyayla büyük bir kalp çizilmişti; içinde bir isim, ama okunmuyordu. Başka bir grafiti, "Unutma" yazıyordu; harfler büyük ve kalın, sanki bir uyarı gibi. O grafitiler, sokağın ruhunu yansıtıyordu; unutulmuş ama unutulmayı reddeden bir ruh. Travis, duvarlara bakıyordu; gözleri, grafitileri tarıyor, sanki bir ipucu arıyordu. Ben de bakıyordum; o sembol, burada mıydı? Duvarlarda benzer bir şey var mıydı? Bir köşede, paslı bir demir kapı vardı; kapının üstünde, küçük bir tabela, "Girilmez" yazıyordu. Ama tabela eskiydi, paslanmış, yazılar neredeyse silinmişti. Kapının kenarında, hafif bir çizik; sanki biri zorla açmaya çalışmıştı.
Birkaç adım ileride, geceden kalan ilanlardan biri hâlâ dimdik asılı duruyordu. Direğin kenarına zımbalanmış, kâğıt sararmış, kenarları kıvrılmış, fotoğrafın mürekkep hafifçe akmıştı ama o yarım gülümseme hâlâ seçiliyordu. Güneşin son ışıkları, ilanın üzerine vuruyor, kâğıdı altın rengi yapıyordu; sanki o ilan, geceyi atlatmış, sabahı görmüş, şimdi akşamı selamlıyordu. Hafifçe gülümsedim; geçmişin izleri, kaybolmuşluk ve yalnızlıkla başa çıkmanın hatırlatıcısıydı. Ama artık korkutmuyordu; aksine, bize gelmiş geçmişin ve sabahın birleştiği bir güç hissi veriyordu. Travis de baktı ilana; yüzünde bir gölge geçti, belki pişmanlık, belki rahatlama. Elini sıktım; o da karşılık verdi. O ilan, bizim hikayemizin tanığıydı; şimdi, akşam ışığında, o tanıklık bir zafer gibi görünüyordu.
“Biliyor musun,” dedi yanımda, sessizliği bozarak, “geceyi atlattığımızda her şey başka bir anlam kazanıyor. Kaybolmak… artık sadece geçmişin bir parçası.” Sesi, yumuşak ve düşünceli; gözleri, ilana, sonra bana döndü. Güneşin son ışıkları, yüzüne vuruyordu; yanaklarında hafif bir pembelik, gözlerinde derin bir huzur vardı.
Başımı salladım. “Evet. Ve birbirimizi bulmuş olmak, önümüzdeki her günün bir başlangıç olabileceğini gösteriyor.” Kelimeler, içten; o cümle, tüm geceyi, tüm arayışı, tüm buluşmayı özetliyordu. Gözlerimiz, birbirine kilitlendi; o bakışta, her şey vardı; özlem, pişmanlık, umut, sevgi.
Gökyüzü yavaş yavaş koyu maviye dönüşürken, şehir ışıkları birer birer yanmaya başladı. İlk olarak sokak lambaları yandı; sarı-turuncu ışıklar, direklerin tepesinden aşağı yayıldı, kaldırım taşlarını aydınlattı. Kafelerin iç ışıkları, vitrinlerden sızdı; sıcak sarı bir parlaklık, dışarıya taştı. Uzakta, araç farları yanıp sönüyordu; kırmızı stop lambaları, sarı sinyal lambaları, şehrin damarları gibi akıyordu. O ışıklar, şehrin yeni ritmini oluşturuyordu; gece başlıyordu, ama bu gece korkutucu değil, davetkârdı. Sokaklar, artık altın ve turuncu değil, mavi ve sarı tonlarında ışıldıyordu; gölgeler daha koyu, daha uzun, ama daha yumuşak. Biz hâlâ yürüyorduk, adımlarımız sessiz, ama her biri bir kararlılığın ve yeni bir hikâyenin habercisiydi.
“Artık kaybolmayacağız,” dedi yanımda, hafifçe gülümseyerek. “Birbirimizi bulduk. Bu yeterli.”
“Evet,” dedim. “Artık birlikteyiz. Ve bu, her şeye değer.” Kelimeler, sakin ama dolu; o cümle, bir yemin gibiydi. Güneş tamamen batmıştı; gökyüzü koyu mavi, yıldızlar henüz görünmüyordu ama ayın soluk ışığı ufukta yükseliyordu. Şehrin ışıkları, artık baskın; her sokak lambası, her vitrin, her araç farı, geceyi aydınlatıyordu. O ışıklar, gecenin karanlığını yenmişti; tıpkı bizim gibi.
Şehrin ışıkları altında yürürken, geçmişin gölgeleri artık bizi takip etmiyordu. Her adım, hem bir veda hem de yeni bir başlangıçtı. Sokaklar, akşamın serinliğinde canlanıyordu; insanlar akşam yemeklerine gidiyor, kafeler doluyor, müzik sesleri sızıyordu. Bir kafeden hafif bir caz melodisi geldi; trompetin hüzünlü ama umutlu notaları, sokak boyunca yayıldı. Bir grup genç, kahkahalar atarak geçti; sesleri neşeli ve özgür. Bir yaşlı çift, el ele yürüyordu; adımları yavaş, ama birbirine yaslanmış. O görüntüler, hayatın devamını, sevgiyi, dayanışmayı hatırlatıyordu. Biz de, o akışın parçasıydık; ellerimiz kenetli, adımlarımız uyumlu.
Gece tamamen çökmüş, ama biz ışığımızı kendi içimizde bulmuştuk. Şehir, artık karanlık değil, ışıklıydı; sokak lambaları sarı halkalar oluşturuyor, vitrinler renkli parıltılar saçıyordu. O ışıklar, bizim içimizdeki ışığı yansıtıyordu; kaybolmuşluk bitmiş, bulunmuşluk başlamıştı.
Ve o akşam, şehrin sessiz ama canlı sokaklarında, ellerimiz hâlâ kenetli, adımlarımız hâlâ kararlı bir ritimde, birbirimize ve geleceğe doğru yürüyerek, bölümün sonuna geldik. Şehir, etrafımızda akıyordu; hayat, devam ediyordu. Biz de, o hayatın içinde, birlikte, yeniden başlamıştık.
Şimdi, o akşamı düşündükçe, gün batımının turuncusu, ışıkların sarısı, o el tutuşu hala içimde.