23. BÖLÜM

2028 Words
Berlin’e vardığımız o soğuk geceden sonra her şey bir sis perdesinin arkasına gizlendi; Viktor ve adamları tutuklanmıştı ama Sary yoktu. Polis sorgularında Viktor’un ağzından tek bir kelime çıkmamıştı – sadece soğuk bir gülümseme, “O daha bizimle,” demişti, ve sonra susmuştu. Travis’in yüzü her geçen saat biraz daha çökmüş, göz altları morarmış, elleri titremeye başlamıştı. Ben de uyuyamıyordum; geceleri bahçe evinin penceresinden nehre bakıyor, Sary’nin örgü ipinin yere düşmüş halini, bot izlerini tekrar tekrar hatırlıyordum. Defterleri açtık, sayfaları karıştırdık, ama hiçbir ipucu yoktu. Sadece Travis’in eski notu duruyordu hâlâ: “Viktor’a sadık kalacağım.” O cümle artık bir lanet gibiydi. İki gün sonra ilk mesaj geldi. Travis’in eski telefonuna, yıllardır kullanmadığı bir numaradan: “Sary iyi. Şimdilik. Defterleri getir. Eski sırları. Hatırladıklarınızı. Yoksa bir parça parça gider.” Mesajın sonunda bir fotoğraf: Sary’nin eli, bağlı, parmaklarında hâlâ tanıdık bir yara izi – çocukken bisikletten düştüğünde aldığı iz. Travis telefonu masaya fırlattı, yumruğunu sıktı. “Bu Viktor,” dedi. “Kaçmış. Ya da adamları var. Polis yalan söylüyor.” O gece polise gittik; memur omuz silkti, “Viktor hücrede. Adamları da tutuklu. Bu başka biri olabilir.” Ama biz biliyorduk. Bu Viktor’un oyunu. Pazarlık başlamıştı. Travis o geceden sonra değişti. Karanlık geçmişini tamamen açtı; Berlin’deki yıllarında Viktor’un cemiyeti için sadece hacker’lık yapmamış, bazı sırları bizzat toplamış, hatta birkaç kişiyi “hatırlatmak” için manipüle etmişti. “Onlara unutmayı öğrettim,” dedi sesi çatallı. “Ama kendim unutamadım. Seninle tanışınca bıraktım her şeyi. Defteri de aldım yanımda, Viktor’un elinden kurtarmak için.” Gözlerim doldu ama öfkelenmedim. “Şimdi ne yapacağız?” diye sordum. Travis cevap verdi: “Pazarlık edeceğiz. Ama zaman kazanacağız. Sary’yi bulana kadar.” Üçüncü gün ikinci mesaj geldi. Bu sefer bir ses kaydı: Sary’nin sesi, boğuk ama tanıdık. “Marry… Travis… korkmayın. İyiymişim gibi davranıyorlar. Ama defterleri vermeyin. Onlar… onlar hatırlamayı silah yapıyor.” Kayıt kesildi. Travis’in eli titredi, telefonu kapattı. “Sesini duyduk,” dedi. “Hâlâ direniyor.” O gün Frankfurt’a döndük; bahçe evine girdik, sobayı yaktık, ama sıcaklık içimizi ısıtmıyordu. Travis eski bağlantılarını aradı – Berlin’den kalan birkaç kişiyi, eski hacker arkadaşlarını. Bir tanesi, “Viktor’un yeni bir yeri var,” dedi. “Doğu Almanya’da, eski bir maden ocağı. Ama girmeyin. Tuzak.” Travis telefonu kapattı, bana baktı. “Tuzak olduğunu biliyor. Ama başka çaremiz yok.” Dördüncü gün pazarlık mesajı geldi yine. Bu sefer bir video: Karanlık bir oda, Sary bir sandalyeye bağlı, yüzü morarmış ama gözleri hâlâ canlı. Karşısında maskeli bir adam – Viktor değil, daha genç, sesi boğuk. “Defterleri getirin. Travis’in eski dosyalarını. Hatırladığınız her şeyi. Yoksa Sary’nin bir parmağını keseriz. Yirmi dört saat.” Video bittiğinde Travis yere çöktü, başını ellerinin arasına aldı. “Benim yüzümden,” diye inledi. Ben yanına oturdum, kolumu omzuna attım. “Hayır,” dedim. “Bizim yüzümüzden. Üçümüzüz. Ve üçümüz kurtaracağız onu.” Travis kalktı, defterleri masaya yaydı. “Onlara sahte bir şey vereceğiz,” dedi. “Ama gerçek gibi görünecek. Eski notlar, sahte semboller, yarım sırlar. Zaman kazanacağız.” Gece boyunca çalıştık; Travis’in eski hacker becerileri devreye girdi – sahte dosyalar hazırladı, defter sayfalarını kopyaladı, mürekkep lekeleri ekledi, eskilik efekti verdi. Sabah olduğunda bir paket hazırladık: sahte defterler, Travis’in eski notlarının fotokopileri, birkaç harita, ama hepsi yanıltıcı. “Onlara tam olarak vermeyeceğiz,” dedi Travis. “Parça parça. Pazarlık devam edecek.” Beşinci gün mesaj attık – Viktor’un numarasından öğrendiğimiz bir kanala: “Defterlerin bir kısmını veriyoruz. Ama Sary’yi görmeden teslim etmeyiz. Canlı yayın yapın.” Cevap hemen geldi: “Tamam. Yarın gece. Eski maden ocağı girişi. Sadece Travis gelsin. Yalnız.” Travis başını salladı. “Gideceğim.” Ben itiraz ettim: “Hayır. Üçümüzüz. Ben de geliyorum.” Travis gözlerime baktı. “Marry, tehlike büyük.” “O benim kardeşim,” dedim. “Ve sen benim her şeyimsin. Yalnız gitmene izin vermem.” Ertesi gece yola çıktık. Arabayı maden ocağının yakınında bıraktık, karanlıkta yürüdük. Girişte iki adam bekliyordu – maskeli, silahlı. Travis paketi uzattı. “Sary’yi getirin.” Adamlar paketi aldı, birini içeri gönderdi. Dakikalar geçti. Sonra Sary çıktı – elleri bağlı, ağzı bantlı, ama ayaktaydı. Gözlerimiz buluştu; gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Travis öne atıldı, ama adamlar silah çekti. “Durun,” dedi biri. “Paketi kontrol edeceğiz. Eğer sahteyse… Sary burada kalır.” Adamlar paketi açtı, sayfaları karıştırdı. Bir tanesi telsize konuştu: “Patron, sahte gibi görünüyor.” İçeriden Viktor’un sesi geldi – soğuk, alaycı: “Travis, hâlâ oyun oynuyorsun. Ama bu sefer kaybedeceksin.” O anda Travis cebinden küçük bir cihaz çıkardı – eski bir jammer, sinyalleri bozan bir şey. Basınca telsizler cızırdadı, adamların kulaklıkları sustu. Travis bağırdı: “Şimdi!” Ben arkadan koştum, Sary’ye ulaştım, bantı yırttım, ellerini çözdüm. Travis adamlarla boğuştu; biri yumruk attı, Travis yere düştü ama kalktı, çakısını çıkardı, adamın kolunu çizdi. Diğer adam silahını doğrulttu ama Sary araya girdi, adamın koluna yapıştı, yere çekti. Kaos çıktı; karanlıkta yumruklar, haykırışlar, silah sesi – ama vuruş olmadı, sadece uyarı atışı. Travis ayağa kalktı, “Kaçın!” diye bağırdı. Üçümüz maden girişinden dışarı fırladık, karanlık ormana daldık. Arkamızdan ayak sesleri geldi ama biz daha hızlıydık – korku ve öfke bize güç veriyordu. Arabaya ulaştık, bindik, gazı kökledik. Yol boyunca kimse konuşmadı; sadece nefeslerimiz, motorun uğultusu ve Sary’nin hıçkırıkları. Frankfurt’a vardığımızda şafak söküyordu. Bahçe evine girdik, kapıyı kilitledik, sobayı yaktık. Sary kanepeye çöktü, Travis yanına oturdu, sarıldı. Ben çay koydum, elleri titreyerek fincanı tuttu. “Bulamadılar,” dedi Sary alçak sesle. “Ama durmayacaklar.” Travis başını salladı. “Pazarlık devam edecek. Ama bu sefer biz önde olacağız.” O gün defterlere yeni bir sayfa ekledik: “Sary kurtuldu. Ama düşman hâlâ dışarıda. Viktor’un gölgesi büyüyor. Zaman kazandık. Ama savaş bitmedi.” Dışarıda yağmur başladı; nehir kabardı, dalgalar kıyıya vuruyordu. Günler geçti. Mesajlar gelmeye devam etti – tehditler, pazarlık teklifleri. “Defterlerin tamamını verin.” “Sırları paylaşın.” “Yoksa bir sonraki sefer Sary’nin yerine Marry’yi alırız.” Travis her mesajı okuyordu, cevap vermiyordu. Ama plan yapıyordu – eski bağlantılarını kullanıyor, Viktor’un yeni yerini araştırıyordu. Bir gece, “Bulduk,” dedi. “Doğu’da bir ev. Küçük bir kasaba. Orada saklanıyor.” Ben sordum: “Ne yapacağız?” Travis gözlerime baktı. “Bu sefer biz saldıracağız. Ama akıllıca. Pazarlık devam etsin. Onlar bizi beklesin. Biz vurunca şaşırsınlar.” O gece üçümüz masanın etrafında oturduk, haritalar açtık, plan yaptık. Sary konuştu: “Ben de geliyorum. Bu sefer kaçırılmayacağım. Ben de savaşacağım.” Travis elini tuttu. “Üçümüz,” dedi. “Her zaman üçümüz.” Pazarlık devam ediyordu. Mesajlar geliyordu. Cevaplar gidiyordu – sahte vaatler, yarım teslimatlar, zaman kazanan yalanlar. Ama içimizde bir ateş yanıyordu artık; korku değil, kararlılık. Viktor’un gölgesi hâlâ oradaydı, ama biz o gölgenin içine girmeye hazırlanıyorduk. Ve nehir akmaya devam ediyordu. Sessizce. Ama bu sefer dalgaları bizim için yükseliyordu. • Gece yarısını geçmişti; bahçe evinin camları buğulanmış, dışarıdaki yağmur ince ince camlara vuruyor, nehrin sesini boğuk bir uğultuya dönüştürüyordu. Sobanın ateşi sönmeye yüz tutmuştu, sadece birkaç köz parıltısı kalmıştı odada, turuncu bir ışıkla duvarları titretiyordu. Travis yanımda yatıyordu; sırtı bana dönük, nefesi düzenli, derin, uykusunun en ağır yerinde. Kolunu belime dolamış, parmakları hâlâ gevşekçe tutunuyordu bana, sanki uykusunda bile bırakmak istemiyormuş gibi. Battaniye ikimizi de örtüyordu, ama soğuk içime işlemişti – dışarının değil, içimin soğuğu. Uyandığımda ter içindeydim. Rüya hâlâ gözlerimin önündeydi, canlı, keskin, sanki gerçekten yaşanmıştı. Rüyada Sary’yi görmüştüm; dar bir koridorda, elleri bağlı, arkasında uzun paltolu gölgeler. Yüzü solgundu ama gözleri bana bakıyordu, ağzı kıpırdıyordu, sesi çıkmıyordu. “Marry,” diyordu dudakları, “beni bul.” Sonra gölgeler onu sardı, bir anda kayboldu, geriye sadece boş bir sandalye kaldı ve sandalye yavaşça döndü, üstünde bizim defterimiz duruyordu, açık, son sayfada tek bir kelime: “Yalan.” Uyandığımda kalbim göğsümde çarpıyordu, nefesim kesik kesikti. Travis’in kolunu hissettim, sıcaklığını, ağırlığını, ama o ağırlık bile içimdeki boşluğu dolduramıyordu. Kalktım yavaşça, Travis’in kolunu kaldırmamaya çalışarak. Botlarımı giydim, battaniyeyi Travis’in üstüne çektim, mutfağa gittim. Lambayı yakmadım; sadece sobanın közünden gelen hafif ışıkla idare ettim. Pencereye yaklaştım, dışarı baktım. Yağmur hızlanmıştı, nehir kabarmış, dalgalar kıyıya vuruyordu. Sary hâlâ kayıptı – beşinci gün olmuştu, belki altıncı, zaman karışmıştı artık. Viktor’un adamları mıydı, yoksa başka biri mi? Mesajlar gelmeye devam ediyordu; her seferinde yeni bir tehdit, yeni bir pazarlık teklifi, ama hiçbirinde gerçek bir yer, gerçek bir kanıt yoktu. Sadece Sary’nin ses kaydı, o boğuk “korkmayın” cümlesi, ve fotoğraflardaki morarmış bileği. Defteri raftan aldım, masaya otur dum. Lambayı yaktım, ışığı kıstım. Son sayfaya baktım; Travis’in yazdığı cümle hâlâ duruyordu: “Sary kurtuldu. Ama düşman hâlâ dışarıda.” Altına benim elimle eklemiştim: “Zaman kazandık. Ama savaş bitmedi.” Kalemi aldım, titreyen parmaklarımla yeni bir satır yazdım: “Rüyamda seni gördüm Sary. Gölgeler seni aldı yine. Ama gözlerin bana bakıyordu. ‘Beni bul’ diyordun. Uyandım ve Travis yanımda yatıyordu. Ama sen hâlâ kayıpsın. Ve ben hâlâ arıyorum.” Gözyaşlarım kâğıda damladı, mürekkebi dağıttı. Silmeye çalıştım ama dağıldı daha da. Defteri kapattım, başımı masaya yasladım. Travis’in ayak seslerini duydum arkamda; uyanmıştı. Yavaşça yaklaştı, elini omzuma koydu. “Yine rüya mı?” diye sordu alçak sesle. Başımı salladım, konuşamadım. Oturdu yanıma, kolunu omzuma attı, beni kendine çekti. “Bana anlat,” dedi. Anlattım – koridoru, gölgeleri, sandalyeyi, defteri, o tek kelimeyi: “Yalan.” Travis sustu uzun süre. Sonra konuştu, sesi çatallı: “Belki yalan söylüyorlar. Belki Sary gerçekten iyi değil. Ama belki de rüya bize bir şey söylüyor. Viktor’un oyunları hep böyleydi – zihnimizi karıştırmak, bizi şüpheye düşürmek.” Kalktık, sobaya odun attık, ateş yeniden canlandı. Travis çay koydu, iki fincan. Oturduk masaya, defteri açtık. “Yeni mesaj geldi mi?” diye sordum. Travis telefonunu kontrol etti. “Evet,” dedi. “Dün gece. ‘Defterlerin yarısını yarın verin. Yoksa Sary’nin bir parmağını postalarız. Saat 18:00, eski tren istasyonu, Frankfurt’un kuzeyi.’” İçim buz kesti. “Gidecek miyiz?” Travis başını salladı. “Gideceğiz. Ama bu sefer hazırlıklı. Sahte dosyaları vereceğiz yine. Ama bu sefer izleyeceğiz. Onları takip edeceğiz. Sary’yi bulacağız.” Gözlerime baktı, sesi kararlıydı: “Rüyanda gördüğün şey belki bir işaret. Belki Sary gerçekten direniyor. Belki bize ‘yalan söylüyorlar’ diyor. O yüzden inanmayacağız. Pes etmeyeceğiz.” Sabah olduğunda yağmur dinmişti. Gökyüzü griydi, hava ağırdı. Üçümüzün yerine artık ikimiz vardık; Sary’nin boş sandalyesi masada duruyordu, örgü ipi hâlâ çekmecede, bot izleri bahçede silinmemişti. Travis haritaları açtı, eski tren istasyonunun yerini işaretledi. “Burası terk edilmiş,” dedi. “Rayların ucu, su deposuna yakın. Tuzak olabilir. Ama başka çaremiz yok.” Ben başımı salladım. “Gidelim. Ama bu sefer ben de silahlanacağım.” Travis güldü – acı bir gülümsemeyle. “Sen zaten en büyük silahımızsın Marry. Hatırlaman. Direnmen.” Öğleden sonra hazırlandık. Eski deri eldivenleri taktık yine, fenerleri, Travis’in çakısını, küçük bir bıçağı bana verdi. Defterlerin sahte kopyalarını pakete koyduk – yarım sayfalar, eksik notlar, yanıltıcı haritalar. “Onlar yarısını isteyecek,” dedi Travis. “Biz de yarısını vereceğiz. Zaman kazanacağız.” Arabaya bindik, yola çıktık. Yol boyunca sustuk. Sadece radyo açıktı; eski bir şarkı çalıyordu, hüzünlü bir melodi. Travis elimi tuttu, sıkıca. “Bulacağız onu,” dedi. “Ve bu sefer gerçekten bulacağız.” Eski tren istasyonuna vardığımızda hava kararmaya başlamıştı. İstasyon terk edilmiş, camları kırık, raylar otlarla kaplı. Paketi belirlenmiş yere bıraktık – eski bir bankın altına. Sonra saklandık; yakındaki bir vagonun arkasına. Dakikalar geçti. Sonra gölgeler belirdi – iki adam, maskeli, sessizce yaklaştı. Paketi aldılar, etrafa baktılar, sonra uzaklaştılar. Travis fısıldadı: “Takip edelim.” Sessizce peşlerinden gittik; adamlar rayların kenarından yürüdü, su deposunun arkasına doğru. Bir kapı açıldı, girdiler. Biz de yaklaştık, kapıyı araladık, içeriye sızdık. Koridor karanlıktı. Fenerlerimizi kıstık, adım adım ilerledik. Bir odanın kapısından ışık sızıyordu. İçeriden sesler geldi – boğuk konuşmalar. Travis elini kaldırdı, durduk. Dinledik. Bir adam: “Patron, yarısını getirmişler. Ama sahte gibi.” Başka bir ses – Viktor’un sesi: “Tabii ki sahte. Travis aptal değil. Ama bu sefer onları buraya çekeceğiz. Sary’yi gösterin onlara. Canlı yayın yapın. Kırılmalarını izleyelim.” Travis’in yüzü kireç gibi oldu. İçeri girdik birden. Oda loştu; ortada bir ekran, üstünde Sary’nin görüntüsü – canlı yayın, bağlı, gözleri kapalı, ama nefes alıyordu. Viktor ekrana bakıyordu, gülümsüyordu. Bizi görünce durdu. “Hoş geldiniz,” dedi. “Pazarlık devam ediyor.” Travis öne atıldı. “Sary’yi bırak.” Viktor güldü. “Defterlerin tamamını verin. Gerçek olanlarını. Hatırladığınız her şeyi. Yoksa canlı yayında Sary’nin son anını izlersiniz.” Sary ekranda kıpırdandı, gözlerini açtı, bize baktı. Dudakları kıpırdadı: “Yalan… yalan söylüyorlar…”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD