Viktor'un içindeki fırtına, zaferin hemen ertesinde bile dinmemişti; Lilith'in zehirli kanı damarlarında bir nehir gibi akıyor, Aurora'nın sakin, antik gücünü dalga dalga aşındırıyordu. Sabahın puslu ışıkları Frankfurt'un siluetini yalayıp geçerken, grup nehir kenarından ayrılmış, şehrin kuzeyindeki eski bir depoya sığınmıştı – Sachsenhausen semtinde, terk edilmiş bir endüstriyel alanda, paslanmış demir kapıların ardında. Burası yılların tozuyla kaplıydı; yüksek tavanlardan sarkan zincirler hafifçe sallanıyor, rüzgar estiğinde metalik bir çınlama çıkarıyordu. Zemin betondu, çatlaklarla dolu, yer yer yağ lekeleri ve eski makine parçaları saçılmıştı. Hava ağırdı: Pas, küf, eski yağmur suyu ve altında bir tür metalik keskinlik – sanki demir tozu havada asılı kalmıştı. Viktor'un burnu her şeyi yakalıyordu; nehrin nemli kokusu hala üzerlerine sinmişti, ama şimdi karışan yeni bir iz vardı: İnsan kokusu, ter, barut ve korku – avcıların izi, uzaktan, ama yaklaşan.
Viktor bir köşeye yaslandı, sırtı soğuk metal bir rafa dayalı; elleri dizlerine düşmüş, parmakları istemsizce kasılıyordu. Gözlerini kapadı, ama karanlığın içinde mor bir girdap dönüyordu – Lilith'in gözleri, o hipnotik bakış, sanki beyninin kıvrımlarına sızmış, her düşüncesini zehirliyordu. İçindeki açlık kabarıyordu; bir ateş gibi, midesini kemiriyor, boğazını kurutuyordu. Aurora'nın kanı onu dengeliyordu – o sakin, kehribar rengi güç, bir kalkan gibi – ama çatışma her geçen saniye daha şiddetliydi. Nefes aldı – alışkanlıktan, çünkü vampir bedeni oksijene ihtiyaç duymuyordu – ve o nefeste iki kanın tadını aldı: Bir yanda Aurora'nın eski orman kokusu, taze toprak ve ay ışığı; diğer yanda Lilith'in baharatlı zehri, yanık odun, eski kan ve o metalik ekşilik, paslanmış bir hançer gibi. Elleri titredi; tırnakları uzadı, metal rafı çizdi, kıvılcımlar saçtı. "Neden durmuyor?" diye mırıldandı kendi kendine, sesi boğuk ve titrek. "Neden hala onun sesini duyuyorum?"
Aurora, deponun ortasında duruyordu; uzun siyah paltosu yere kadar iniyor, etekleri tozlu zeminde hafifçe sürükleniyordu. Kehribar gözleri Viktor'u tarıyordu – endişeli, ama kararlı bir bakışla. Saçları siyah bir şelale gibi omuzlarına dökülmüş, rüzgar estiğinde hafifçe dalgalanıyordu. Elini kaldırdı, parmakları zarif ve uzun, sanki bir heykeltıraşın eseri. "Çünkü Lilith'in kanı bir lanet," dedi yumuşak ama otoriter bir sesle. "O sadece güç vermez, Viktor. O, bir bağ kurar. Seni kendine bağlar. Ama sen güçlüsün. Hatırlıyor musun? Dönüşüm geceni? O acıyı aştın. Bunu da aşacaksın." Yaklaştı, elini Viktor'un alnına koydu; parmakları buz gibiydi, ama dokunuşu bir serinlik dalgası gibi yayıldı, içindeki fırtınayı bir an olsun yatıştırdı. Viktor gözlerini açtı, kehribar parıltısı mor bir gölgeyle karışmıştı – bir an için, sonra geri çekildi.
Lucius, deponun kapısına yakın bir yerde nöbet tutuyordu; geniş omuzları gerilmiş, yeşil gözleri dışarıdaki karanlığı delip geçiyordu. Kıyafeti hâlâ savaşın izlerini taşıyordu – yırtık bir ceket, kan lekeleri kurumuş, ama yaraları çoktan iyileşmişti. Elleri yumruk yapılmış, kasları bir yay gibi gerilmişti. "Avcılar yaklaşıyor," diye hırladı, sesi eski bir lejyonerin sertliğiyle dolu. "Şehirde fısıltılar çoğalıyor. İnsanlar kayboluyor, ama bu sefer cesetler bırakılıyor – uyarı gibi. Haçlı avcılar, eski tarikattan. Gümüş mermiler, kutsal su, ve o lanet haçlar. Lilith'in saldırıları onları uyandırdı. Bizimle savaşırken, onlar hepimizi temizleyecek." Dönüp gruba baktı; yüzü sert hatlarla dolu, çenesi kare, sakalı hafif uzamış. "Plan yapmalıyız. Lilith'i yenmek yetmez. Avcıları da atlatmalıyız."
Elias, gölgelerde saklanmıştı; ince yapılı bedeni bir hayalet gibi kıpırdıyordu, siyah saçları alnına düşmüş, kara gözleri ifadesiz ama keskin. Konuşmuyordu – her zamanki gibi – ama parmakları cebindeki bir hançerle oynuyordu; gümüş bir hançer, ucu hafifçe parlıyor, sanki avcılara karşı bir önlem. Heinrich, Greta ve Marco da oradaydı; Heinrich eski haritaları masaya sermiş, gri sakalını sıvazlıyordu, altın gözleri haritalardaki kırmızı işaretleri tarıyordu. "Avcılar Main Nehri'nin güneyinde toplandı," dedi derin, yankılı sesiyle. "Eski bir kilisede, St. Leonhard'ın altında. Liderleri – adı Karl, sanırım – eski bir asker. Gümüş zincirler, UV lambaları, her şeyleri var. Lilith'i avlamak için geldiler, ama bizi de vuracaklar." Greta başını salladı, sarı saçları mavi fener ışığında parlıyordu; mavi gözleri casusça bir parıltıyla dolu. "Ben izledim onları. Gece toplantıları yapıyorlar. Kokuları... ter, korku, ama kararlılık. Birkaç vampir öldürdüler zaten." Marco, kıvırcık saçlarını geriye attı, yeşil gözleri öfkeyle yanıyordu; kısa boylu ama kaslı bedeni bir savaşçı gibi gerilmişti. "Savaşalım," dedi İtalyan aksanıyla. "Onları ezeriz."
O gece, plan devreye girdi. Grup şehre dağıldı – bir ağ gibi, izleyerek, bekleyerek. Viktor, Aurora'yla birlikte Römerberg Meydanı'na yakın bir yere gitti; ortaçağ mimarisinin gölgesinde, taş binaların arasında. Gece serindi; rüzgar yaprakları savuruyor, sokak lambaları sarı bir ışıkla meydanı aydınlatıyordu. Viktor'un duyuları aşırı keskinleşmişti: Havada sonbahar yapraklarının çürüme kokusu, uzaktan bir restoranın baharatlı yemek kokusu, asfaltın soğuk nemi ve en önemlisi – avcı kokusu: İnsan teri, gümüşün metalik tadı, kutsal yağın tatlımsı kokusu. İçindeki Lilith'in zehri kabardı; açlık onu dürttü, ama Aurora'nın eli omzunda bir çapa gibiydi. "Bekle," diye fısıldadı Aurora. "Onlar gelecek."
Ve geldiler. Meydanın köşesinden bir grup çıktı – beş kişi, siyah kıyafetli, yüzleri maskeli. Liderleri Karl'dı; uzun boylu, gri saçlı, mavi gözleri sert ve fanatik. Elinde bir haç tutuyordu – gümüş, parlayan. Yanındakiler silahlıydı: Gümüş mermili tabancalar, UV fenerleri, kutsal su şişeleri. Kokuları Viktor'un burnunu yaktı; korku, ama aynı zamanda inanç – o inanç, vampirleri titreten bir güç. "Burada olduklarını biliyoruz," diye bağırdı Karl, sesi meydanda yankılandı. "Lilith'in pislikleri! Çıkın ortaya!"
Savaş patladı – ani, şiddetli. Lucius önden daldı; yeşil gözleri parlayarak, pençeleri uzanmış. Bir avcıyı yakaladı, boynunu kırdı – ama avcı son anda UV fenerini yakmıştı, ışık Lucius'un derisini yaktı, duman çıkardı. Lucius hırladı, geri çekildi, ama yarası hemen iyileşmeye başladı. Elias gölgelerden vurdu; bir hayalet gibi, bir avcının sırtına dişlerini geçirdi, kan aktı – sıcak, tuzlu, insan kanı. Avcı çığlık attı, tabancasını ateşledi; gümüş mermi Elias'ın omzunu sıyırdı, acı bir yanık bıraktı. Greta hipnoz kullandı; mavi gözleri bir avcınınkine kilitlendi, adam dondu kaldı, haçı yere düştü. Marco, kaslı bedeniyle bir diğerine çarptı; pençeleri yırtıldı, ama avcı kutsal su sıktı, su Marco'nun yüzüne değdi, derisini eritti gibi yaktı.
Viktor, Karl'a odaklandı. İçindeki açlık kabardı – Lilith'in zehri onu vahşileştirdi, hızını artırdı. Karl'a atıldı, pençeleri adamın kolunu çizdi; kan sıçradı, ama Karl haçını kaldırdı, gümüş Viktor'un göğsüne değdi – acı bir yanık, sanki ateş gibi. Viktor geri sıçradı, dişleri gıcırdadı; gözleri mor parladı, Lilith'in gücü aktı damarlarına. "Sen... pis yaratık," diye tısladı Karl, tabancasını doğrulttu. Mermi fırladı – gümüş, ölümcül – ama Viktor kaydı, mermi taş duvara çarptı, kıvılcımlar saçtı. Viktor tekrar atıldı, Karl'ı yere serdi; dişleri adamın boynuna yaklaştı, ama durdu – Aurora'nın sesi zihninde çınladı: "Öldürme. Kontrol et." Viktor dişlerini çekti, sadece bayılttı adamı.
Aurora, meydanın ortasında Lilith'in bir casusunu yakalamıştı – Vesper'i, traşlı saçlı olanı. Pençeleri Vesper'in boğazına dayalı, kehribar gözleri parlıyordu. "Lilith nerede?" diye sordu soğukça. Vesper güldü – kanlı bir gülüş. "O... her yerde. Ve Viktor... o onun olacak."
Savaş bittiğinde, meydan kan ve kırık silahlarla doluydu. Avcılar yenilmişti, ama kaçanlar olmuştu – fısıltılar yayılacaktı. Grup depoya döndü; yaraları iyileşiyordu, ama yorgunluk ağırdı. Viktor, Aurora'nın yanında oturdu; içindeki zehir hala kabarıyordu, ama şimdi bir denge bulmuştu – belki. "Bu bitmeyecek," dedi Viktor, sesi kararlı. "Lilith ve avcılar... ikisi de peşimizde."
Aurora elini tuttu, parmakları soğuk ama güçlü. "Hayır, bitmeyecek. Ama biz biriz. Sen... bizimlesin." Nehir rüzgarı deponun kapısından sızdı, dışarıdaki şehir uyanıyordu. Ama vampirler için gece yeni başlıyordu. Lilith'in mor gözleri hala Viktor'un zihnindeydi, ama kehribar parıltısı daha güçlüydü – şimdilik.
Günler geçti, Frankfurt'un sonbaharı derinleşti; yapraklar sarı ve kırmızıya dönmüş, sokaklar yağmurla ıslanmıştı. Grup strateji geliştiriyordu: Heinrich haritaları güncelliyor, Greta casusluk yapıyor, Marco silahları hazırlıyordu – gümüşe karşı dayanıklı eldivenler, UV kalkanları. Viktor'un eğitimi başladı; Aurora onu yeraltı geçitlerine götürdü, orada meditasyon yaptı – içindeki iki kanı dengelemeyi öğretti. "Nefesini hisset," diyordu Aurora. "O zehri al, ama onu yönlendir. Senin aracın olsun." Viktor denedi; gözleri kapalı, taş zeminde otururken, damarlarındaki fırtınayı hissetti – mor ve kehribar çarpışıyor, ama yavaşça karışıyor, yeni bir güç doğuruyordu.
Bir gece, Lilith'in büyük saldırısı geldi. Şehrin kalbinde, Commerzbank Kulesi'nin yakınında, bir gökdelenin çatısında. Rüzgar şiddetliydi; bulutlar kara, yıldırım çakıyordu. Lilith klanıyla oradaydı – Silas iyileşmiş, Rune daha vahşi, Mara piercingleriyle parlıyor, Vesper gölgelerde. "Viktor!" diye bağırdı Lilith, kızıl saçları rüzgarda alev gibi dalgalanarak, mor gözleri fırtınayı delip geçiyordu. "Gel bana. Bu şehir bizim olabilir."
Savaş çatıda patladı: Yıldırımlar aydınlatıyor, rüzgar uluyor, beton parçaları uçuyordu. Viktor Lilith'e karşı koydu; pençeleri çarpıştı, dişler parladı. İçindeki zehir kabardı, ama kontrol etti – Aurora'nın gücüyle. Lucius Rune'ı aşağı attı, Elias Mara'yı yendi. Sonunda, Lilith yaralı kaçtı, ama bu sefer bir parça bıraktı: Bir mor şişe, zehirli kanı. "Al bunu," diye fısıldadı kaçarken. "Ve karar ver."
Viktor şişeyi aldı, ama içmedi. Aurora'ya verdi. "Ben... seninim," dedi. Grup zaferle indi, ama biliyordu: Savaş sonsuzdu. Frankfurt'un geceleri devam ediyordu, vampirler uyanıktı. Ve Viktor, sonunda, kendini bulmuştu – karışık, ama bütün.
•
Viktor'un zafer sonrası huzuru kısa sürdü; Lilith'in zehirli kanı damarlarında bir yılan gibi kıvrılıp duruyor, Aurora'nın kehribar gücüyle sürekli bir dans halinde çarpışıyordu, her çarpışma yeni bir acı dalgası doğuruyordu. Günler Frankfurt'un kışına doğru ilerlerken, şehir gri bir sis perdesiyle örtülmüştü; gökdelenlerin cam cepheleri buğulanmış, sokaklar yağmurla yıkanmış, yapraklar kaldırım kenarlarında çürümeye yüz tutmuştu. Grup, Sachsenhausen'deki depodan ayrılmış, daha güvenli bir sığınağa geçmişti: Şehrin doğusundaki bir orman kenarına, Taunus Dağları'nın eteklerinde, eski bir av köşküne. Burası yüzyıllar öncesinden kalma bir yapıydı; taş duvarları yosun tutmuş, çatısı sarkan sarmaşıklarla kaplı, pencereleri kırık camlarla dolu – ama içerisi korunaklıydı, yer altında gizli odalarla dolu. Hava soğuk ve nemliydi; ormanın derinlerinden gelen çam kokusu, ıslak toprak ve uzak bir derenin şırıltısı burnunu dolduruyordu. Viktor'un duyuları her zamankinden daha keskinleşmişti: Rüzgarın dalları sallayışındaki hafif çatırtı, bir tilkinin ormandaki adımları, hatta toprağın altındaki solucanların kıpırtısı – hepsi bir senfoni gibi kulaklarında çınlıyordu. İçindeki açlık ise bir fırtına gibiydi; Lilith'in zehri onu dürttükçe boğazı kuruyor, dişleri istemsizce uzuyor, tırnakları avuç içlerini çiziyordu. Gözlerini kapadığında, mor bir sis kaplıyordu görüşünü – Lilith'in gülümsemesi, o bordo dudaklar, sivri dişler, ve o hipnotik bakış, sanki beyninin kıvrımlarına kazınmış bir dövme gibi.
Aurora, köşkün büyük salonunda duruyordu; yüksek tavanlar altında, eski bir şöminenin önünde. Şömine alevleri turuncu ve sarı dans ediyor, duvarlardaki gölgeleri uzun ve titrek kılıyordu. Uzun siyah paltosu yere kadar iniyor, etekleri tozlu tahta zeminde hafifçe sürükleniyordu; saçları siyah bir örtü gibi omuzlarına dökülmüş, kehribar gözleri alevlerin yansımasıyla parlıyordu. Yüzü her zamanki gibi kusursuzdu – pürüzsüz cilt, yüksek elmacık kemikleri, ince bir burun – ama kaşlarının arasında ince bir çizgi vardı, yüzyılların yükünü taşıyan bir endişe ifadesi. Elini Viktor'un omzuna koydu; parmakları buz gibi soğuk ama aynı zamanda rahatlatıcı, bir anne eli gibi – dönüştürücü bir annenin eli, onu bu karanlık dünyaya getiren annenin. "O zehir seni dönüştürüyor," diye fısıldadı, sesi şöminenin çatırtısına karışarak yumuşak ama keskin. "Lilith'in kanı sadece vahşilik vermez. O, bir ayna gibi – içindeki karanlığı büyütür. Ama sen onu yenebilirsin. Hatırlıyor musun? O ilk geceleri? Acıyı, açlığı? Şimdi daha güçlü bir sınav. Meditasyon yap. Kontrolü ele al." Viktor başını salladı, ama elleri hala titriyordu; parmak uçları köşkün taş duvarına değdiğinde, taş ufalanmaya başladı, toz kalktı, havaya karıştı.
Lucius, salonun köşesinde bir sandalyeye yaslanmıştı; geniş omuzları gerilmiş, yeşil gözleri pencereden dışarıdaki ormanı tarıyordu, adeta her gölgeyi delip geçiyordu. Kıyafeti hâlâ savaş izleri taşıyordu – yırtık bir gömlek, kurumuş kan lekeleri, ama yaraları çoktan kapanmıştı, deri pürüzsüzleşmiş, sadece hafif kızarıklıklar kalmıştı. Elleri yumruk yapılmış, kasları bir yay gibi gerilmişti; çenesi kare, sakalı hafif uzamış, yüzü Roma lejyonlarının sert hatlarıyla dolu. "Lilith pes etmedi," diye hırladı, sesi derin ve yankılı, ormanın sessizliğinde bir gök gürültüsü gibi. "Casusları şehirde. Avcılar da hareketlendi. Frankfurt'un sokaklarında fısıltılar var – insanlar geceleri evlerine kapanıyor, polis raporları çoğalıyor: Kaybolmalar, parçalanmış cesetler, ama hiçbir iz yok. Avcı tarikatı büyüyor; yeni üyeler, yeni silahlar. Gümüş oklar, UV bombaları, hatta drone'lar – modern avcılar. Bizimle Lilith arasında sıkışacağız." Dönüp gruba baktı; öfkesi gözlerinde yeşil bir ateş gibi yanıyordu.
Elias, gölgelerde saklanmıştı; ince yapılı bedeni bir hayalet gibi kıpırdıyor, siyah saçları alnına düşmüş, kara gözleri ifadesiz ama keskin, bir bıçak gibi. Nadiren konuşurdu, ama şimdi elini kaldırdı – parmakları uzun ve zarif, cebindeki gümüş hançeri sımsıkı tutuyordu. "Lilith'in bir planı var," diye mırıldandı, sesi fısıltı gibi, ama herkes duydu. "Ritüel. Kan ayini. Şehrin altında, eski tünellerde." Heinrich başını salladı; gri saçlı, uzun sakallı, altın gözleri haritaları tarıyordu – eski bir harita masanın üzerinde seriliydi, kırmızı mürekkeple işaretlenmiş: Frankfurt'un yeraltı ağı, metro tünelleri, eski kanalizasyonlar. "Evet," dedi derin sesiyle. "Lilith Karpatlar'dan getirdiği bir ritüel. Dolunayda, kanla beslenen bir büyü. Eğer başarırsa, klanını çoğaltır – yeni vampirler, daha vahşi. Avcılar da biliyor. Onlar da oraya gidecek." Greta, sarı saçlarını geriye atarak güldü – melodik bir gülüş, mavi gözleri casusça parlıyordu. "Ben izledim. Avcı lideri Karl kaçtı, ama yaralı. Toplanıyorlar, St. Bartholomäus Katedrali'nin altında." Marco, kıvırcık saçlarını sıvazladı, yeşil gözleri öfkeyle yanıyordu; kısa boylu ama kaslı bedeni bir savaşçı gibi gerilmişti. "O zaman vururuz. Önce Lilith'i, sonra avcıları."
Plan o gece şekillendi. Grup ormandan ayrıldı, Frankfurt'un kalbine döndü – dolunay gecesi, gökyüzü parlak ve gümüşümsü, bulutlar arasından sızan ışık şehir ışıklarını bastırıyordu. Viktor, Aurora'yla birlikte yeraltı tünellerine indi; Römerberg'in altından başlayan, taş merdivenler aşağı iniyordu – merdivenler yosunlu, su damlaları tavandan sızıyor, hava küf ve eski taş kokusuyla dolu, altında bir tür metalik keskinlik, sanki eski kan lekeleri. Viktor'un ayakları taş zeminde sessizce ilerliyordu; her adımda toprağın altındaki titreşimleri hissediyordu, sanki kalp atışları gibi – vampir kalp atışları, hızlı ve aç. Kokuyu aldı: Lilith'in baharatlı zehri, yanık odun, eski kan ve o paslı ekşilik, tünellerin derinlerinden geliyordu. İçindeki zehir kabardı; bir ateş gibi damarlarını yaktı, gözleri mor parladı – bir an için, sonra kehribar geri döndü. Aurora elini sıktı; parmakları soğuk ama güçlü. "Kontrol et," diye fısıldadı. "O seni çağırıyor, ama sen gitme."
Tüneller genişledi, bir mağara gibi odaya açıldı – eski bir yeraltı sığınağı, duvarlar taş oymalarla dolu, ortada bir sunak: Taş bir masa, üzerinde kırmızı mumlar yanıyor, alevler titrek ve kızıl, havayı baharat kokusuyla dolduruyordu. Lilith oradaydı; kızıl saçları dolunay ışığında – tünelin tepesindeki bir delikten sızan – alev gibi parlıyordu, mor gözleri hipnotik bir parıltıyla dolu, bordo dudakları gülümsüyordu – sivri dişler ışıldıyordu. Yanında klanı: Silas sarı saçlarıyla sırıtıyor, mavi gözleri delice parlıyor; Rune iri yarı bedeniyle bir duvar gibi, kel kafası parlıyor, Viking runeleri kollarında nabız atıyormuş gibi kıpırdanıyor; Mara dövmeleriyle, piercingleri ışıkta metalik parıltılar saçıyor; Vesper traşlı saçlarıyla gölgelerde saklanmış. Ortada bir kurban – bir insan, bağlı, korku dolu gözlerle, kalp atışları tünelde yankılanıyor.
"Lilith!" diye bağırdı Aurora, sesi taş duvarlarda yankılandı. "Bu delilik bitmeli."
Lilith güldü – kadife gibi yumuşak ama çelik gibi sert bir gülüş. "Delilik mi? Bu güç, Aurora. Dolunayda, bu kanla – Viktor'un kanıyla – yeni bir çağ başlayacak." Gözleri Viktor'a kilitlendi; mor bir girdap gibi, onu çekiyordu. Viktor'un içindeki zehir kabardı, ayakları istemsizce öne gitti – ama durdu, Aurora'nın gücüyle. "Hayır," diye tısladı Viktor, dişleri uzamış, pençeleri çıkmış. "Ben senin olmayacağım."
Savaş patladı – dolunay altında, tünellerde bir fırtına gibi. Lucius Rune'a daldı; iki dev çarpıştı, taş duvarlar çatırdadı, toz ve taş parçaları havaya savruldu, Rune'un koyu kanı sıçradı – baharatlı, zehirli kokusu havayı doldurdu. Elias Mara'ya gölgelerden vurdu; piercingler parlayarak, pençeler yırtıldı, Mara'nın çığlığı tiz ve acı dolu, ama zevk karışımı. Greta Vesper'i hipnozla dondurdu, Marco Silas'ı yere serdi – kemikler çatırdadı, kan aktı. Viktor Lilith'e karşı koydu; pençeleri çarpıştı, dişler parladı, Lilith'in kızıl saçları rüzgar gibi dalgalandı. "Gel bana," diye fısıldadı Lilith, mor gözleri Viktor'unkine kilitlendi. Viktor'un gözleri mor parladı, zehir aktı – ama hatırladı: Aurora'nın sesi, "Kontrol et." Dişlerini Lilith'in koluna gömdü, kan içti – zehirli, baharatlı, anılar sel gibi: Karanlık ormanlar, ritüeller, çığlıklar. Ama durdu, Lilith'i yaraladı sadece.
O anda avcılar geldi – tünelin diğer ucundan, gümüş silahlarla. Karl önde, gri saçlı, mavi gözleri fanatik; haçını kaldırdı, UV lambaları yaktı. "Hepiniz pisliksiniz!" diye bağırdı. Savaş üçlü hale geldi: Vampirler birbirine, avcılar hepsine. Gümüş mermiler uçuştu, UV ışıkları derileri yaktı, kutsal su sıçradı – yanık kokusu havayı doldurdu. Viktor bir avcıyı yere serdi, ama gümüş bir ok omzunu sıyırdı, acı bir yanık bıraktı. Aurora Lilith'i köşeye sıkıştırdı; kehribar gözler mor olanlara karşı. "Bitir bunu," diye tısladı Aurora. Lilith gülümsedi, yaralı ama meydan okuyan. "Bu... sadece başlangıç." Bir el hareketiyle duman gibi kayboldu, klanı gölgelere çekildi.
Avcılar yenildi – bazıları öldü, Karl kaçtı. Grup tünelden çıktı, dolunay altında ormana döndü. Viktor, Aurora'nın kolunda, yaraları iyileşirken içindeki zehri hissetti – ama şimdi karışmış, yeni bir güç. "Teşekkürler," dedi. "Kendimi buldum."
Aurora gülümsedi – nadir bir gülümseme. "Savaş devam edecek. Ama sen... bizimlesin." Frankfurt'un gecesi uzundu, orman sessizdi. Ama altında yeni fırtınalar kabarıyordu.
Viktor, dolunaya baktı.