Viktor'un içindeki çatışma, geceleri daha da derinleşiyordu; Lilith'in kanı damarlarında bir yılan gibi kıvrılıp duruyor, Aurora'nın eski, sakin gücüyle çarpışıyordu. Her nefes alışında – ki artık nefes alması bir zorunluluk değil, sadece eski bir alışkanlıktı – o iki kanın savaşını hissediyordu. Bazen gözleri kehribar renginde parlıyordu, bazen mor bir gölge geçiyordu içlerinden, sanki Lilith'in bakışı Viktor'un retinasına kazınmıştı. Frankfurt'un sokakları artık sadece av sahası değil, bir satranç tahtası gibiydi; her köşe bir hamle, her gölge bir tehdit ya da fırsat barındırıyordu. Aurora, Lucius ve Elias'la birlikte, şehrin göbeğindeki gökdelenlerin arasında dolaşırken Viktor'un duyuları her zamankinden daha keskinleşmişti. Neon ışıklarının soğuk mavisi ve kırmızısı cam cephelerde yansıyor, asfaltın üstünde titreşimli gölgeler oluşturuyordu. Havada egzoz dumanı, yağmur sonrası ıslak beton kokusu, uzaktan gelen bir sokak müzisyeninin akordeonu ve en önemlisi... yabancı vampir kokusu. Lilith'in klanının kokusu artık her yerdeydi – hafif, ama ısrarcı: Yanık odun, baharat, eski kan ve altında bir tür metalik ekşilik, sanki paslanmış bir kılıç gibi.
O gece, grup Opernplatz'ın yakınındaki bir yeraltı otoparkına indi. Burası terk edilmiş değildi; hâlâ birkaç araba duruyordu, floresan lambalar titrek bir beyazlıkla yanıp sönüyordu, beton sütunların gölgeleri uzun ve keskin uzanıyordu. Hava soğuktu, nemliydi; motor yağı, lastik izleri ve eski sigara dumanı kokusu burnunu dolduruyordu. Viktor'un kulakları her şeyi yakalıyordu: Yukarıdaki caddeden geçen arabaların lastik uğultusu, bir fare ailesinin betonun altındaki tıkırtısı, ve en yakındaki kalp atışları – hızlı, korku dolu, ama ritmik. Aurora durdu, elini kaldırdı. Parmakları hafifçe titriyordu – nadir görülen bir işaret. "Yakınlar," diye fısıldadı. "Ve bizi bekliyorlar."
Köşeden Silas çıktı. Sarı saçları floresan ışığında neredeyse beyaz görünüyordu, mavi gözleri delice parlıyordu, dudaklarında o tanıdık, çocuksu ama tehditkar sırıtış. Yanında dövmeli kısa boylu kadın vardı – adı belki Mara'ydı, Viktor daha önce duymamıştı – yüzündeki siyah halkalar gözlerini daha da derin ve karanlık gösteriyordu, dudaklarındaki piercingler ışıkta metalik parıltılar saçıyordu. Arkalarında Rune duruyordu; iri yarı bedeni bir duvar gibi, kel kafası lambaların altında parlıyor, kollarındaki Viking runeleri sanki nabız atıyormuş gibi kıpırdanıyordu. Lilith görünmüyordu – henüz.
Silas ellerini açtı, avuçları yukarı dönük, sanki barış teklif ediyormuş gibi – ama gözlerindeki parıltı yalan söylüyordu. "Hoş geldiniz, Frankfurt'un eski efendileri," dedi sesi neşeli ama zehirli. "Lilith selam söylüyor. Diyor ki... yeni kardeşimiz Viktor'la konuşmak istiyor. Özel bir davet."
Aurora bir adım öne çıktı, paltosunun etekleri hafifçe dalgalandı. "Lilith'le konuşacaksa, benimle konuşur. Viktor bizim."
Silas güldü – yüksek, tiz, otoparkın beton duvarlarında yankılandı. "Senin mi? O artık bizim kokumuzu taşıyor. Bir ısırık daha... ve tamamen bizim olur. Lilith onu seviyor. O mor gözleri... çok güzel, değil mi Viktor?"
Viktor'un dişleri istemsizce uzadı. Pençeleri çıktı, tırnakları beton zeminde çizik bıraktı. İçindeki Lilith'in kanı kabardı – vahşi, fetheden, aç. Ama Aurora'nın eli omzuna dokundu; soğuk parmakları bir çapa gibiydi, onu tuttu. "Kontrol et," diye fısıldadı Aurora, sadece Viktor'un duyabileceği kadar alçak sesle. "O zehri kullan, ama onun seni kullanmasına izin verme."
Rune öne çıktı, kasları gerildi, dövmeleri sanki canlanmış gibi kıpırdandı. "Konuşma bitti," diye hırladı. "Lilith'in emri: Ya teslim olursunuz, ya da burada biter."
Savaş patladı – sessiz, hızlı, ölümcül.
Lucius Rune'a daldı; iki dev gibi çarpıştılar. Beton sütun çatırdadı, toz kalktı, demir parçaları havaya savruldu. Lucius'un pençeleri Rune'un kolunu yırtarken koyu kan sıçradı – o kanın kokusu havayı doldurdu, Viktor'un boğazını yaktı. Elias Mara'ya saldırdı; gölgelerden vurdu, ama Mara döndü, piercingleri ışıkta parlayarak, pençeleri Elias'ın omzuna indi. Elias inlemedi – sadece kayboldu, yeniden ortaya çıktı, Mara'nın sırtına dişlerini geçirdi. Mara çığlık attı – tiz, acı dolu, ama aynı zamanda zevkli bir çığlık.
Viktor Silas'a odaklandı. Silas hızlıydı, bir gölge gibi kayıyordu; ama Viktor artık daha güçlüydü. Lilith'in kanı ona ekstra hız, ekstra vahşilik veriyordu. Silas'ın kolunu yakaladı, çevirdi, kemik çatırdadı. Silas güldü yine – acıdan değil, keyiften. "Evet! İşte bu! O ateş! O açlık! Sen bizdensin, Viktor!"
Viktor dişlerini Silas'ın boynuna gömdü. Kan aktı – soğuk, baharatlı, zehirli. Anılar sel gibi geldi: Karanlık ormanlar, eski ritüeller, kurban çığlıkları, Lilith'in mor gözleri her yerde. Viktor içti – derin, kontrolsüz. Silas'ın gücü aktı damarlarına; ama aynı anda Aurora'nın sesi kulaklarında çınladı: "Dur." Viktor durdu. Dişlerini çekti. Silas yere yığıldı, ama ölmedi – sadece bayıldı, kanı akmaya devam ediyordu.
O anda Lilith ortaya çıktı.
Kızıl saçları otoparkın floresan ışığında alev gibi parlıyordu. Mor gözleri Viktor'a kilitlendi – derin, hipnotik, davetkar. "Güzel," dedi yavaşça, sesi kadife gibi yumuşak ama çelik gibi sert. "Kontrol edebiliyorsun. Çok azı başarır. Sen... özel olabilirsin."
Aurora Lilith'in önüne geçti, vücudu bir kalkan gibi. "Ona dokunmayacaksın."
Lilith gülümsedi – dudakları koyu bordo, dişleri sivri ve parlak. "Dokunmak mı? Hayır, Aurora. Ben onu istiyorum. Yanımda. Klanımda. O kan... o karışık kan... bizi daha güçlü kılar. Frankfurt'u birlikte alabiliriz. Avcıları ezebiliriz. Sonsuzluğu yeniden yazabiliriz."
Viktor'un kalbi tekledi – ya da teklemesi gereken şey. İçindeki iki ses çarpışıyordu: Aurora'nın sakinliği, Lilith'in vahşi çağrısı. Gözleri bir an mor parladı, sonra kehribar geri döndü. "Ben... senin değilim," dedi Viktor, sesi titrek ama kararlı. "Ben... benim."
Lilith başını yana eğdi, saçları omzundan kaydı. "Henüz," dedi. "Ama yakında... yakında anlayacaksın. Açlık her şeyi yener. Ve senin açlığın... çok büyük."
Lilith bir el hareketiyle klanını geri çekti. Silas'ı yerden kaldırdılar, Rune Mara'yı destekledi. Gölgelere karıştılar – sessiz, hızlı, bir sis gibi. Otopark birden boşaldı. Sadece kan kokusu kaldı, beton üzerindeki koyu lekeler ve kırık cam parçaları.
Aurora Viktor'a döndü. Kehribar gözleri endişeyle doluydu – ilk kez bu kadar açık. "Neredeyse kaybettik seni," dedi. "O kan... seni çağırıyor."
Viktor başını salladı. Elleri hâlâ titriyordu. "Biliyorum. Ama... ben hâlâ buradayım."
Lucius yaklaştı, omzundaki yarayı ovuşturdu – yara çoktan kapanmıştı. "Bu gece kazandık. Ama onlar geri gelecek. Ve bir dahakine... daha güçlü olacaklar."
Elias sessizce başını salladı. Grup otoparktan çıktı, nehir kenarına yürüdü. Main'in suları siyah ve sessiz akıyordu. Viktor suya baktı – yansımasında mor bir gölge gördü, ama gözlerini ovuşturunca kayboldu.
Aurora elini tuttu. Soğuk parmakları sıcaktı – ya da Viktor'a öyle geliyordu. "Savaş uzun sürecek," dedi. "Ama seninle... kazanabiliriz."
Viktor nehre baktı. Şehir ışıkları suda dans ediyordu. İçindeki açlık hâlâ oradaydı – Lilith'in zehri, Aurora'nın gücü, eski insanlığı. Ama o gece, ilk kez, kendini gerçekten seçtiğini hissetti.
" Kazanacağız," dedi alçak sesle. "Ya da... yok olacağız. Ama ben... ben onların olmayacağım."
Gece uzundu.
Frankfurt uyuyordu – ya da uyumaya çalışıyordu.
Ama vampirler uyanıktı.
Ve savaş... daha yeni başlıyordu.
Lilith'in mor gözleri hâlâ Viktor'un zihnindeydi.
•
Viktor'un içindeki savaş, her geçen gece daha da karmaşıklaşıyordu; Lilith'in zehirli kanı damarlarında bir fırtına gibi dönüp duruyor, Aurora'nın sakin, eski gücüyle sürekli çarpışıyordu. Sabahın ilk ışıkları Frankfurt'un ufkunu yalayıp geçmeden önce, grup eski bir köprünün altına sığınmıştı – Eiserner Steg'in kuzey ucunda, Main Nehri'nin beton ayaklarının gölgesinde. Burada suyun akışı hafif bir mırıltı gibiydi, dalgalar rıhtıma vurdukça küçük köpükler bırakıyor, hava nemli ve tuzlu bir kokuya bürünüyordu. Viktor'un burnu her şeyi alıyordu: Nehrin derinlerinden gelen çamur kokusu, uzaktan bir teknenin mazot dumanı, köprünün demir korkuluklarının paslı metal tadı, ve en yakındaki – kendi içindeki – o yabancı koku: Lilith'in baharatlı, ekşi zehri. Gözlerini kapadı, ama karanlığın içinde mor bir parıltı yanıp sönüyordu; sanki Lilith'in bakışları beynine kazınmıştı, her düşüncesinde bir gölge gibi takip ediyordu. Elleri köprünün betonuna yaslandı; parmakları istemsizce taşta derin izler bırakıyordu, beton ufalanırken toz kalkıyor, havaya karışıyordu. Vücudu hâlâ titriyordu – o titreme, Silas'ın kanından gelen bir ateş gibiydi, kaslarını geriyor, dişlerini gıcırdatıyor, açlığını bir canavar gibi büyütüyordu.
Aurora, Viktor'un yanında duruyordu; uzun siyah paltosunun yakası kalkık, saçları nehir rüzgarında hafifçe dalgalanarak omuzlarına dökülüyordu. Yüzü her zamanki gibi kusursuzdu – pürüzsüz cilt, kehribar gözler ay ışığını emerek parlıyordu – ama dudaklarının kenarında ince bir çizgi vardı, yılların biriktirdiği endişenin sessiz bir ifadesi. Elini Viktor'un omzuna koydu; parmakları buz gibiydi ama aynı zamanda rahatlatıcı, bir anne eli gibi – dönüştürücü bir annenin eli. "O zehir seni test ediyor," diye fısıldadı, sesi nehir suyunun akışına karışarak yumuşak ama keskin. "Lilith'in kanı sadece güç vermez. O, bir yemdir. Seni kendine çeker. Hatırlıyor musun? Dönüşüm geceni? O acı... o ateş... şimdi daha büyük bir ateş. Ama sen onu kontrol edebilirsin. Etmelisin."
Lucius biraz ileride, köprünün ayağına yaslanmıştı; yeşil gözleri karanlığı tarıyordu, adeta her gölgeyi delip geçiyordu. Omzundaki yara çoktan kapanmıştı – deri pürüzsüzleşmiş, sadece hafif bir kızarıklık kalmıştı – ama hareketleri hâlâ sertti, sanki öfke kaslarını düğümlemişti. "Lilith akıllı," dedi alçak sesle, sesinde Roma lejyonlarının eski yankısı gibi bir sertlik. "O sadece saldırmaz. Bekler. Tuzak kurar. Otoparkta bizi denedi. Bir dahakine... tam güçle gelecek. Ve avcılar... onlar da kokuyu aldı. Şehirde fısıltılar var. İnsanlar kayboluyor, ama cesetler bulunmuyor. Avcılar uyanıyor."
Elias sessizce başını salladı; ince yapılı vücudu bir gölge gibi kıpırdadı, siyah saçları alnına düşmüştü, gözleri kara bir kuyu gibi derin ve ifadesiz. Konuşmuyordu – nadiren konuşurdu – ama eli cebinde, parmakları bir hançer gibi bir şeyle oynuyordu; belki eski bir gümüş bıçak, belki sadece bir alışkanlık. Grup bir süre sustu, nehirin akışını dinledi; suyun altında balıkların hafif hareketleri, uzaktan bir geminin düdüğü, şehrin gece nabzı – her şey Viktor'un kulaklarında bir senfoni gibi çınlıyordu.
Ertesi gece, planlar devreye girdi. Aurora, Viktor'ı şehrin en eski kısmına götürdü: Römerberg Meydanı'nın altına, ortaçağdan kalma yeraltı geçitlerine. Burası turistlerin bilmediği bir yerdi; taş duvarlar yosun tutmuş, tavanlardan su damlaları sızıyor, hava küf ve eski taş kokusuyla doluydu. Viktor'un ayakları taş zeminde sessizce ilerliyordu; her adımda taşların altındaki boşlukları hissediyordu, sanki yer altında bir mağara sistemi vardı. Aurora bir meşale yaktı – ama meşale değil, eski bir fenerdi, içindeki ışık mavi ve soğuk, vampir gözlerine uygun. "Burası bizim gizli yerimiz," dedi Aurora. "Yüzyıllar önce inşa edildi. Vampirler için. Burada... müttefiklerimiz var."
Köşeyi döndüklerinde, bir oda açıldı: Taş bir oda, duvarlarında eski haritalar asılı, ortada bir masa – ahşap, oymalı, üzerinde mumlar yanıyordu. Orada üç vampir daha bekliyordu; Aurora'nın klanından, ama Viktor onları ilk kez görüyordu. İlki, yaşlı bir adam gibi duran biriydi – gri saçlı, uzun sakallı, gözleri altın rengi, kıyafeti eski bir palto, sanki 19. yüzyıldan kalma. Adı Heinrich'ti; Frankfurt'un yerlisi, şehrin tarihini bilen biri. Yanında bir kadın – genç görünüşlü, sarı saçlı, mavi gözlü, ama gözlerinde bin yıllık bir bilgelik; adı Greta, bir casus gibi hareket ediyordu. Sonuncusu ise bir erkek – kısa boylu, koyu tenli, saçları kıvırcık, gözleri yeşil; adı Marco, İtalyan kökenli, savaşçı biri.
Heinrich öne çıktı, sesi derin ve yankılı: "Lilith geldi, demek. O lanet kadın. Onu biliyorum. Karpatlar'dan beri peşimizde. Ritüelleri... kan ayinleri... onları durdurmalıyız. Yoksa şehir düşer. Avcılar bizi de vurur."
Aurora başını salladı, masaya yaslandı. Haritaları gösterdi – Frankfurt'un haritası, kırmızı işaretlerle dolu: Lilith'in klanının görüldüğü yerler. "Planımız şu: İzleyecek, vuracağız. Ama akıllıca. Viktor... sen anahtar olabilirsin. O zehir sende. Onları koklayabilirsin. Çekebilirsin."
Viktor'ın midesi kasıldı. "Beni yem mi yapacaksınız?"
Greta güldü – sesi hafif, melodik. "Yem değil. Silah. Lilith seni istiyor. Seni tuzağa düşüreceğiz."
O gece, operasyon başladı. Viktor yalnız dolaşmaya çıktı – bir tuzak gibi. Şehrin kalbine, Zeil alışveriş caddesinin arka sokaklarına. Burası geceleri ıssızdı; mağazaların neon ışıkları kapalı, sadece sokak lambaları sarı bir ışık saçıyordu. Viktor'un adımları sessizdi, ama içindeki açlık kabarıyordu; Lilith'in kanı onu çağırıyordu, sanki bir mıknatıs gibi. Kokuyu aldı: Baharat, yanık odun, ve mor bir gölge gibi bir his. Döndü. Bir ara sokakta, Lilith duruyordu – yalnız, kızıl saçları rüzgarda dalgalanarak, mor gözleri parlıyordu.
"Yalnız geldin," dedi Lilith, sesi davetkar. "Aurora seni serbest mi bıraktı? Ya da... sen mi kaçtın?"
Viktor yaklaştı, ama mesafesini korudu. Dişleri uzadı. "Konuşmak istedin. Konuş."
Lilith gülümsedi, dudakları bordo ve sivri. "Sen özelisin, Viktor. Dönüşümün... hızlı. Ve benim kanım sende. O kan seni güçlü kılar. Aurora seni zincirler. Ben... seni özgür bırakırım. Açlığı. Gücü. Sonsuzluğu. Bana katıl. Frankfurt'u birlikte alalım."
Viktor'un gözleri mor parladı – bir an için. İçindeki zehir kabardı, Lilith'in çağrısına cevap verdi. Ama sonra Aurora'nın sesini hatırladı: "Kontrol et." Gözleri kehribar döndü. "Hayır," dedi. "Seninle değil."
Lilith'in yüzü değişti – öfke, ama aynı zamanda hayranlık. "O zaman... savaşalım."
O anda Lilith'in klanı çıktı gölgelerden: Silas, Rune, Mara, ve traşlı saçlı diğeri – adı belki Vesper'di. Saldırdılar. Viktor kaçtı, ama plan buydu: Onları tuzağa çekmek. Ara sokaktan çıkınca, Aurora'nın grubu bekliyordu – Lucius, Elias, Heinrich, Greta, Marco. Çarpışma başladı.
Sokak bir savaş alanına döndü: Dişler parladı, pençeler yırtıldı, kan sıçradı. Viktor Silas'ı yere serdi, dişlerini omzuna gömdü – ama bu sefer içmedi, sadece yaraladı. Lucius Rune'la boğuştu; beton kaldırım çatladı, mağaza vitrinleri kırıldı, cam parçaları yağmur gibi yağdı. Elias Mara'yı gölgelerden vurdu, Greta Vesper'i hipnozla dondurdu, Marco Heinrich'le birlikte Lilith'e saldırdı.
Lilith güçlüydü – bir kırmızı fırtına gibi. Aurora'yla karşı karşıya geldi; göz göze, pençe pençeye. "Sen eski kaldın, Aurora," diye tısladı Lilith. "Ben... yeniyim."
Aurora güldü – soğuk, kararlı. "Eski olmak... bilgelik demek."
Savaş sürdü, sokak kanla kaplandı. Ama o gece, Aurora'nın klanı üstün geldi. Lilith yaralı çekildi, klanı dağıldı. "Bu bitmedi," diye fısıldadı Lilith kaçarken, mor gözleri Viktor'a son bir bakış attı. "Sen... benim olacaksın."
Grup zaferi kutlamadı – sadece saklandı. Viktor, Aurora'nın kolunda, nehir kenarına döndü. İçindeki zehir hâlâ oradaydı, ama şimdi daha kontrollü. "Teşekkürler," dedi Viktor. "Beni kurtardın."
Aurora başını salladı. "Kendini kurtardın. Ama savaş... devam edecek. Lilith pes etmez. Ve avcılar... onlar da geliyor."
Frankfurt'un gecesi uzundu, sessizdi. Ama altında fırtına kabarıyordu. Viktor, nehre baktı – yansımasında hem kehribar hem mor gördü.