Viktor'un dönüşümünden aylar geçmişti, ama her gece sanki dünmüş gibi taze ve acımasızdı; zaman, onun için artık bir nehir değil, durgun bir göl gibiydi – yüzeyinde dalgalanan anılar, derinliğinde boğulma tehlikesi. Frankfurt'un geceleri, bir labirent gibi açılıyordu önünde; eski Römer kalıntılarının taşları, modern banka kulelerinin cam cepheleri, Main Nehri'nin siyah sularında yansıyan ay ışığı – hepsi, onun av sahasının parçalarıydı, her köşe bir gizem, her gölge bir davet veya tuzak. Aurora, yanında bir hayalet gibi dolaşıyordu; uzun siyah paltosu rüzgarda hafifçe dalgalanarak etekleri yerdeki yaprakları süpürüyordu, kehribar gözleri yıldızlar gibi parıldıyordu, saçları gece rüzgarında bir sis bulutu gibi savruluyordu, cildi ay ışığında mermer gibi soluk ve kusursuz. Lucius'un keskin, antik Roma heykellerini andıran yüz hatları, yeşil gözlerindeki alaycı parıltı ve Elias'ın sessiz, ince yapılı gölgesi – Asyalı hatları, siyah saçları arkaya taranmış, gözleri kara bir kuyu gibi derin – grubu tamamlıyordu, bir aile gibi ama kan bağı değil, kan açlığı bağıyla bağlı. Bir gece, şehrin doğu yakasında, Sachsenhausen semtinin dar, Arnavut kaldırımlı sokaklarında yürürlerken, Viktor'un burnuna keskin bir koku çarptı: Taze kan, ama altında panik – adrenalin dolu, terle karışık, kalp atışları bir fırtına gibi hızlı ve düzensiz, sanki bir kalp krizi eşiğinde. Kokusu havayı dolduruyordu: Metalik kan izi, ıslak asfalt, ve uzaktan gelen bir yağmur kokusu, bulutlar toplanırken. Aurora durdu, başını hafifçe eğdi, kulaklarını dikerek dinledi; "Bir çatışma," diye fısıldadı, sesi rüzgarın dalları okşaması gibi yumuşak ama bıçak gibi keskin, "rakip bir klan. Kokuları tanıdık – eski düşmanlar." Viktor'un içindeki canavar uyanıyordu; açlık, boğazında bir alev topu gibi yanıyordu, dişlerini gıcırdatıyor, damarlarını şişiriyor, ellerini yumruk yapıyor, tırnakları uzayarak pençeye dönüşüyordu.
Hedef, sokakların sonunda, bir meyhanenin arka bahçesindeydi – eski bir bina, tuğla duvarları yosun tutmuş, pencereleri demir parmaklıklı, hava bira ve sigara dumanı kokuyordu. Orada, iki grup karşı karşıyaydı: Bir yanda Aurora'nın tanıdığı rakipler – dört vampir, hepsi uzun boylu, ciltleri koyu gri gibi, gözleri kırmızı parıltılı, kıyafetleri modern ama yırtık pırtık; liderleri, kel kafalı bir erkek, dişlerini göstererek hırlıyordu. Diğer yanda, masum bir grup insan – üç genç, arkadaş grubu, sarhoş ve farkında değil, ama şimdi korku içinde donmuş kalmışlar, kalp atışları kulaklarında gümbürdeyen bir orkestra gibi. Viktor yaklaştı, adımları sessiz ve akıcı, bir gölge gibi – ayakları kaldırıma değdiğinde bile taşlar çatlamıyor gibiydi, rüzgar tenini okşuyor, ama soğuk hissetmiyordu, sadece hava akımının titreşimini. Rakip lider başını çevirdi, Viktor'ı gördü; gözleri daraldı, "Yeni yavru," diye tısladı, sesi bir yılan gibi zehirli, "bu av bizim." Çatışma patladı; Lucius saldırdı ilk, yeşil gözleri alev gibi parlayarak, pençeleriyle rakibin kolunu yırtarak, kan sıçradı – koyu, yapışkan, metalik kokulu. Elias kayboldu gölgelerde, arkadan vurdu, sessiz bir suikastçı gibi; bir rakibi yere serdi, boynunu kırarcasına. Viktor ise bir gence odaklandı – korku içindeki genç, yirmili yaşlarında, saçları terden yapışmış, gözleri genişlemiş, elleri titreyerek bir şişe tutuyordu. Viktor gözlerine baktı, hipnozla dondurdu; ama rakip bir vampir araya girdi, Viktor'ı duvara çarptı – duvar çatladı, toz kalktı, acı kısa bir şimşek gibiydi ama hemen geçti, yaralar kapandı. Viktor karşı saldırdı, dişlerini batırdı rakibin omzuna – kan soğuk ve acıydı, anılar aktı: Yüzyıllık nefret, eski savaşlar, kayıp sevgililer. Rakip kaçtı, grup dağıldı; Aurora yaklaştı, elini Viktor'un omzuna koydu, "İyi iş," dedi, kehribar gözleri onaylayarak parıldıyordu, "ama dikkat et, her savaş bir iz bırakır."
Gece sona ererken, grup bir sığınağa çekildi – şehrin altında, eski bir metro istasyonunun terk edilmiş bir tünelinde, duvarlar grafitilerle dolu, raylar pas tutmuş, hava nemli ve küflü. Viktor'un burnu her şeyi alıyordu: Farelerin ayak patırtıları, su damlalarının yankısı, dışarıdaki yağmurun toprağa vuruşu, hatta uzaktan geçen bir trenin titreşimi. Burada, diğer vampirler toplanmıştı – gölgelerde bekleyenler, bazıları bin yıllık, ciltleri kırışmış gibi ama değil, gözleri boş bir sonsuzluk taşıyan. Bir tanesi, uzun gri saçlı bir erkek, Viktor'a yaklaştı; yüzü Slav hatlarına sahipti, ama sesi Akdeniz aksanlı, "Yeni doğan," dedi, sesi mağara yankısı gibi derin ve eski, "savaş seni sertleştirir, ama kalp kalıntıların seni yumuşatır. Özlem? O, en büyük zehir." Viktor dinledi, içindeki huzursuzluk büyüdü; güç, damarlarında bir nehir gibi akıyordu – koşabiliyor, uçarcasına zıplayabiliyor, duvarları delercesine tırmanabiliyordu. Aurora onu bir kenara çekti, eski bir vagonun içine; "Haklı," diye fısıldadı, parmakları Viktor'un yüzünü okşayarak, soğuk ama elektrik gibi titreşimli, "ben seni seçtim, ama sen kendini seçeceksin. Her gece, insanlığın bir parçası erir." Gözleri birbirine kenetlendi; Aurora'nın bakışlarında, derin bir fırtına gibi sırlar dönüyordu, kehribar rengi ay ışığını emerek parıldıyordu, sanki içinde yıldızlar yanıyordu.
Ertesi gece, keşif başladı. Lucius, Viktor'ı şehrin güneyine götürdü –** yakınındaki endüstriyel bölgeye, depoların arasında, kamyonların motor sesleri, metal kokusu, gece işçilerinin nabızları. "Takip et," dedi Lucius, pozisyon aldı; vücudu bir ok gibi gerildi, yeşil gözleri avcı gibi parladı. Viktor bir işçiyi seçti – yalnız, sigara molasında, kalp atışı yorgun ama ritmik, kokusu ter ve makine yağı karışımı. Yaklaştı, gizlenerek – kokusunu maskeledi, zihniyle, vücudunu gölgeyle birleştirdi. Isırdı, kanı içti – sıcak, emek dolu: Fabrika vardiyaları, aile özlemi, basit hayaller. Anılar aktı, Viktor doydu ama değişti; her av, onu daha da vampir yapıyordu. Elias ders verdi: Tuzak kurmayı – bir yem bırakmak, beklemek, vurmak. Bir sokakta denediler; bir turist, kaybolmuş, kalp atışı panikli. Viktor hipnozla çekti, ısırdı, bıraktı – kontrollü, ustaca.
Aurora'nın öğretileri ise daha felsefiydi. Bir gece, Eiserner Steg Köprüsü'nde dururlarken – nehir suları altında akıyor, rüzgar saçlarını savuruyor, şehrin ışıkları suda dans ediyordu – Aurora anlattı: "Biz ölüyüz, Viktor, ama hatıralarla diriyiz. Kan sadece besin değil; o, ruh. Her ısırıkta, kurbanın özü sende kalır. Onların sevinçleri, acıları... seni doldurur ama boşaltır." Viktor köprü korkuluğuna yaslandı, aşağıya baktı; su siyahtı, ama gözleri her dalgayı görüyordu, her balığı, her çakıl taşını. "Eski hayatımı özlüyorum," diye itiraf etti, sesi rüzgarda dağılarak. Aurora elini tuttu; "Hepimiz özleriz. Ben... ben Aydınlanma Çağı'nda dönüştüm. Bir filozofun eliyle, bir fikir uğruna. Kaybettim onu, ama kazandım bilgiyi." Hikayesi sel gibi aktı: Fransız salonları, devrimler, kanlı geceler. Viktor kendi anılarını düşündü – eski karısı, sabah kahveleri, ofis gürültüsü. Hepsi soluk bir resim gibiydi şimdi, ama özlem bir hançer gibi batıyordu.
Tehlike ise peşlerini bırakmıyordu. Bir gece, bir partide avlanırlarken – bir gece kulübünde, müzik baslarla vücutları titretiyor, ışıklar strobe gibi patlıyordu, kalabalık bir nabız denizi gibiydi – avcılar yeniden saldırdı. Kokuları geldi: Gümüş bıçaklar, sarımsak, dini simgeler, inanç dolu ter. Haçlar parladı, oklar fırladı. Lucius hırladı, yeşil gözleri öfkeyle; Elias gölgelerden vurdu, bir avcıyı devirdi. Viktor savaştı, bir kadının okunu yakaladı, kırdı – acı yoktu, sadece adrenalin. Bir avcıyı ısırdı, ama Aurora durdurdu: "Öldürme, sadece uyut." Kaçtılar, yağmur altında, sokaklar ıslak ve kaygan. "Klan savaşları kızışıyor," dedi Aurora, bir bodrumda saklanırlarken, damlalar tavandan sızıyordu, hava nemli ve soğuk. "Eski düşmanlar uyanıyor. Bizim gibi yeniler, hedef." Viktor başını salladı, içindeki ateş alevlendi, ama korku da tohumlandı.
Yıllar gibi gelen aylar geçti, Viktor dönüştü. Artık bir efendiydi, Frankfurt'un gecelerinin kralı – ama krallık bir taht mıydı, yoksa zincir mi? Eski evine döndü bir gece, pencereden karısını izledi – yaşlanmış, yalnız, mum ışığında kitap okuyor, kokusu hüzün dolu: Yas, anılar, boş oda. Yaklaşmak istedi, camı tıklattı; kadın başını kaldırdı, korkuyla baktı. Ama Aurora onu çekti: "O senin zehrin. Dokunma, yoksa lanetlersin onu da." Viktor uzaklaştı, ama özlem bir fırtına gibi büyüdü. Sonsuzluk muhteşem miydi? Evet, güç dolu. Ama yalnız mıydı? Evet, boş bir sonsuzluk. Hikaye devam ediyordu, her gece yeni bir bölüm; Viktor, karanlığın derinliklerine iniyordu, ama ışık mı arıyordu? Zaman, sonsuz ve acımasız zaman, sırları ortaya dökecekti.
•
Viktor'un geceleri artık sadece av ve gizlenme döngüsünden ibaret değildi; her yeni ay doğuşu, yeni bir tehlike, yeni bir sır getiriyordu. Frankfurt'un karanlığı, onun için hem ev hem de savaş alanı olmuştu. Main Nehri'nin suları, ay ışığında siyah bir ayna gibi parıldıyordu; köprülerin demir korkulukları soğuk ve nemliydi, rüzgar nehirden yükselip saçlarını savuruyordu. Aurora, Lucius ve Elias'la birlikte, şehrin batı yakasına, Höchst semtinin eski sanayi bölgelerine doğru ilerliyorlardı. Burası, terk edilmiş fabrikaların, paslı demir iskeletlerin, kırık cam pencerelerin ve yabani otların sardığı beton yığınlarının hakim olduğu bir yerdi. Hava, makine yağı, pas, küf ve uzaktan gelen nehir kokusuyla doluydu. Viktor'un duyuları artık bu kokuları katman katman ayrıştırabiliyordu: Bir fabrikanın bodrumundan sızan eski boya kokusu, bir fare yuvasının nemli sıcaklığı, ve en önemlisi... yabancı kan kokusu.
Bu koku tanıdık değildi.
Aurora'nın klanının kokusuna benzemiyordu – o koku soğuk, metalik, hafif tatlı ve eski güller gibiydi. Bu ise daha keskin, daha vahşiydi: Yanık odun, baharat, ve altında bir tür eski kan izi, sanki yüzyıllık bir şarap mahzeninden sızan sirke gibi ekşi ve güçlü. Lucius durdu, yeşil gözleri daraldı, burnu havayı kokladı. "Başka bir klan," dedi alçak sesle, sesinde alışılmadık bir gerilim vardı. "Ve yakınlar. Çok yakın." Elias sessizce başını salladı, siyah saçları alnına düşmüştü; parmakları istemsizce pençeye dönüşüyordu, tırnakları uzuyordu. Aurora'nın kehribar gözleri parladı, ama bu sefer parıltı öfkeliydi. "Onlar buraya ait değil," diye fısıldadı. "Frankfurt bizim av sahamız. Eğer geldilerse... ya meydan okuyorlar ya da bir şeyden kaçıyorlar."
Grup, eski bir kimya fabrikasının arkasındaki geniş avluya girdi. Ay ışığı, kırık cam parçalarının üzerinden yansıyarak yere binlerce küçük bıçak gibi serpiştirilmişti. Ortada, paslı bir su tankı duruyordu; etrafında yabani sarmaşıklar tırmanmıştı, yaprakları siyah ve parlak. Ve tam orada, tankın gölgesinde, beş siluet belirdi.
Yeni klan.
Beş vampirdiler.
Hiçbiri Aurora'nın grubuna benzemiyordu.
Liderleri, uzun boylu, ince yapılı bir kadındı; saçları koyu kızıl, omuzlarına kadar dalgalı ve kan gibi parlıyordu. Yüzü keskin hatlıydı, elmacık kemikleri yüksek, dudakları koyu bordo boyalı gibi duruyordu ama boya değildi – kan lekesiydi. Gözleri koyu mor, neredeyse siyah; bakışları bir yılanınki gibi soğuk ve hesapçı. Üzerinde eski bir deri ceket vardı, kolları yırtılmış, içinden siyah dantel görünüyor; boynunda eski bir haç kolye asılıydı, ama ters çevrilmiş, gümüşü kararmıştı. Yanında iki erkek ve iki kadın daha vardı. Erkeklerden biri iri yarı, kaslı, kel kafalı, kollarında dövmeler – eski Viking runeleri gibi duran işaretler, ama kanla yapılmış gibi koyu kırmızı. Diğeri daha genç görünüyordu, sarı saçlı, mavi gözlü, ama gözlerinde delice bir parıltı vardı; dudaklarında sürekli bir sırıtış. Kadınlardan biri kısa boylu, siyah saçlı, yüzü dövmelerle kaplı – gözlerinin etrafında siyah halkalar, dudaklarında piercingler. Diğeri ise uzun, zayıf, saçları traşlı, kafasında karmaşık geometrik dövmeler; elleri siyah eldivenliydi, ama parmak uçları çıplak ve pençe gibi uzundu.
Kadın – lider – öne çıktı. Adımları sessizdi, ama her adımda yerdeki cam parçaları eziliyordu, sesi kristal kırılması gibi tiz ve keskin. "Aurora," dedi, sesi derin ve yankılı, sanki bir mağaradan geliyordu. "Yıllar sonra yine karşı karşıyayız. Frankfurt'un kraliçesi hâlâ tahtında mı oturuyor?"
Aurora'nın dudakları gerildi, dişleri göründü – sivri, parlak, tehditkar. "Lilith," diye yanıtladı, sesinde buz gibi bir soğukluk. "Burası senin şehrin değil. Git buradan. Ya da kalırsan... kalıcı olursun."
Lilith güldü. Kahkahası yüksek ve tizdi, ama altında bir hırlama vardı. "Gitmek mi? Hayır, sevgili Aurora. Biz buraya yerleşmeye geldik. Berlin çok kalabalık, çok gürültülü. Prag çok eski, çok dar. Ama Frankfurt... Frankfurt'un nabzı hâlâ güçlü atıyor. Ve biz o nabzı istiyoruz." Eliyle etrafı gösterdi. "Bu şehirde yeterince kan var. Paylaşmayı öğreneceksin."
Viktor'un kalbi – ya da ne kadar kalp kaldıysa – hızlandı. Yeni klanın kokusu burnunu dolduruyordu: Onların kanı farklıydı, daha yoğun, daha vahşi. Sanki insan kanından değil, başka vampir kanından besleniyor gibiydiler. Bu düşünce midesini bulandırdı ama aynı zamanda heyecanlandırdı – bir meydan okuma, bir tehlike, bir av.
Lucius öne çıktı, pençeleri tamamen uzamıştı. "Paylaşmak mı? Siz paylaşmayı bilmezsiniz. Siz sadece alırsınız. Ve sonra yakarsınız."
Lilith'in yanındaki iri yarı adam – adı Rune gibi duruyordu – bir adım attı. Kasları gerildi, dövmeleri sanki hareket ediyormuş gibi kıpırdandı. "Denemek ister misin, küçük Roma köpeği?" diye hırladı. Lucius gülümsedi, ama gülümsemesi ölümcüldü.
Aurora elini kaldırdı, grubu durdurdu. Gözleri Lilith'e kilitlendi. "Neden şimdi? Neden burası? Bir şeyden mi kaçıyorsunuz?"
Lilith'in mor gözleri kısıldı. Bir an sustu, sonra yavaşça konuştu: "Avrupa yanıyor, Aurora. Avcılar çoğaldı. Eski klanlar dağılıyor. Yeni düzen geliyor – ve biz o düzende yerimizi alacağız. Frankfurt, merkez olacak. Sen ya bizimle olursun... ya da altında kalırsın."
Viktor o anda anladı: Bu sadece bir toprak kavgası değildi. Bu, bir savaşın başlangıcıydı. Yeni klanın enerjisi farklıydı – daha kaotik, daha aç. Onların gözlerinde açgözlülük değil, açlık vardı; saf, kontrolsüz, vahşi bir açlık.
Aurora'nın sesi alçaldı, neredeyse fısıltı oldu: "O zaman savaşalım."
Hava birden ağırlaştı. Rüzgar durdu. Ay ışığı daha keskinleşti, sanki gökyüzü izliyordu. Lilith başını yana eğdi, kızıl saçları omzundan kaydı. "Güzel," dedi. "Ama önce bir hediye." Eliyle işaret etti.
Yanındaki sarı saçlı genç vampir – adı belki Silas – öne çıktı. Elinde bir şey tutuyordu: Bir insan kalbi. Hâlâ atıyordu. Kan damlıyordu, yere damlalar düşüyordu, her damla bir küçük patlama gibi kokuyordu. Silas kalbi yere attı, tam Viktor'un ayaklarının dibine. Kalp hâlâ çarpıyordu – yavaş, ama inatla.
"İlk kan," dedi Lilith. "Sizin şehrinizden. Bir gece önce aldık. Tatlıydı. Gençti. Korkuyordu. Ve şimdi... sizin olsun."
Viktor'un midesi kasıldı. Öfke, tiksinti ve açlık aynı anda yükseldi. Gözleri kırmızıya döndü – ilk kez bu kadar yoğun. Dişleri uzadı, pençeleri çıktı. Aurora'nın eli omzuna dokundu, ama bu sefer tutmuyordu – teşvik ediyordu.
"Al onları," diye fısıldadı Aurora. "Bu gece bizim gecemiz."
Ve o anda savaş başladı.
Lilith saldırdı ilk – hızlı, bir kırmızı gölge gibi. Aurora karşı koydu, pençeleriyle Lilith'in kolunu yakaladı, kan sıçradı. Lucius Rune'a daldı, iki dev gibi çarpıştılar; beton çatırdadı, demir parçaları havaya uçtu. Elias Silas'ı gölgelerden vurdu, ama Silas döndü, kahkaha attı – delice, çocuksu bir kahkaha. Kısa boylu dövmeli kadın Viktor'a saldırdı; pençeleri Viktor'un göğsüne indi, deri yırtıldı, ama yara hemen kapandı. Viktor karşılık verdi – ilk kez tam güçle. Dişlerini kadının omzuna gömdü, kanı emdi. Kan... farklıydı. Acıydı, baharatlıydı, zehir gibiydi. Anılar aktı: Karanlık ritüeller, kurbanlar, eski tanrılar. Kadın çığlık attı, ama Viktor bırakmadı. Güç aktı damarlarına – vahşi, kontrolsüz, ama muhteşem.
Savaş sürdü. Fabrika avlusu bir savaş alanına döndü: Kırık camlar, kan lekeleri, yırtılmış metal. Lilith ve Aurora birbirine kenetlenmiş, diş dişeydi; göz göze, nefes nefese. "Bu şehir benim," diye tısladı Aurora. Lilith güldü: "Artık değil."
Ama o gece kimse kazanmadı.
Yeni klan çekildi – yaralı, ama canlı. Lilith son bir bakış attı: "Bu sadece başlangıç, Aurora. Yakında geri döneceğiz. Ve o zaman... hepinizi alacağız."
Grup dağıldı. Aurora, Lucius, Elias ve Viktor, fabrikanın gölgesinde kaldı. Kan kokusu havayı dolduruyordu. Viktor'un elleri titriyordu – hem korkudan, hem heyecandan. Aurora ona döndü, kehribar gözleri hâlâ parlıyordu. "Onlar farklı," dedi. "Onlar sadece avlanmıyor. Onlar fethediyor."
Viktor başını salladı. "O zaman biz de savaşacağız."
Aurora gülümsedi – ilk kez gerçek bir gülümseme, ama içinde hüzün vardı. "Evet, Viktor. Artık sadece avcı değiliz. Artık savaşçıyız."
Ve Frankfurt'un gecesi, yeni bir çağın başlangıcını fısıldıyordu: Kanla yazılmış, sonsuz bir savaşın. Viktor, o geceden sonra, eski hayatını tamamen geride bıraktığını anladı. Artık sadece bir vampir değildi.
O, bir savaşçıydı.
•
Savaşın ertesi gecesi, Frankfurt'un gökyüzü kurşuni bir örtüyle kaplıydı; bulutlar ağır ve düşük, sanki şehri izleyen dev bir göz gibiydi. Ay görünmüyordu, sadece sokak lambalarının sarı ışığı ve neon tabelaların soğuk mavisi asfaltı yalayıp geçiyordu. Viktor, Aurora'nın kolunda, Höchst'ün terk edilmiş sanayi bölgesinden uzaklaşırken hâlâ titriyordu – ama bu titreme korkudan değil, damarlarında dolaşan yabancı kandan gelen bir ateşti. Lilith'in klanının kanı... o kan zehir gibiydi, baharatlı, keskin, ve içindeki her damla Viktor'un hücrelerini yeniden şekillendiriyordu. Kasları daha sert, duyuları daha keskin, açlığı daha derin olmuştu. Gözleri artık sadece kehribar değil, arada bir mor bir parıltı yakalıyordu – Lilith'in gözlerine benzer bir iz, bir leke gibi.
Aurora sessizdi. Uzun siyah paltosunun yakasını kaldırmış, saçları rüzgarda düzgün bir perde gibi arkaya savruluyordu. Yüzü her zamanki gibi kusursuzdu ama dudaklarının kenarında ince bir çizgi vardı – endişe mi, öfke mi, yoksa ikisi birden mi, Viktor anlayamıyordu. Lucius önde yürüyordu, adımları ağır ve kararlı; omuzları gerilmiş, yeşil gözleri karanlığı tarıyordu. Elias ise her zamanki gibi bir gölgeydi – bazen görünür, bazen kaybolur, sadece ayak seslerinin hafif tıkırtısı ve arada bir burnundan gelen kısa nefeslerle varlığını hissettiriyordu.
Grup, Main Nehri'nin kuzey kıyısındaki eski bir yük iskelesine ulaştı. Burada nehir daha geniş, daha siyah ve daha sessizdi. Su, rıhtımın beton kenarlarına hafifçe vuruyor, küçük dalgalar köpük bırakıyordu. Havada nem, balık kokusu, mazot ve uzaktan gelen bir barın rock müziği karışımı vardı. Viktor derin bir nefes aldı; kokular artık sadece bilgi değil, duygu da taşıyordu. Bu kokuda yalnızlık, terk edilmişlik ve eski bir güç vardı.
Aurora durdu, nehrin kenarına yaklaştı. Parmaklarını beton korkuluğa koydu; tırnakları hafifçe taşta iz bıraktı. "Lilith," dedi yavaşça, sesi nehir suyunun akışına karışarak, "benimle aynı çağda doğmadı. O benden eski. Çok eski. Ortaçağ'ın sonlarında, Karpatlar'da dönüştü. O zamanlar vampirler hâlâ tanrılar gibi görülüyordu – ya da şeytanlar. Lilith ikisini de seçti. Ritüeller yaptı. Kanla, ateşle, kurbanlarla. Klanı... onlar bir aile değil. Bir tarikat. Her yeni üye, bir kurbanla doğar. Ve kurbanlar... genellikle kendi kanlarından değil, başka vampirlerden gelir."
Viktor'un midesi kasıldı. "Yani... birbirlerini mi avlıyorlar?"
Aurora başını salladı, gözleri nehre dikili. "Evet. Ve bizi de avlayacaklar. Çünkü bizim gibi 'temiz' klanlar onlar için tehdit. Biz avlanırız, ama öldürmeyiz. Onlar öldürür. Ve öldürdükleri her vampirle güçlenir. Kanları... zehirli olur. Sen dün gece tattın. O zehir seni güçlendirir, ama aynı zamanda değiştirir. Bir süre sonra... onların gibi düşünmeye başlarsın."
Lucius arkadan yaklaştı, sesi alçak ve sert: "O yüzden Lilith'in gözlerinde o mor parıltı var. Her yediği vampirden bir parça alır. Ve şimdi... Frankfurt'u istiyor. Çünkü burası Avrupa'nın kalbi. Buradan yayılırlar."
Elias ilk kez konuştu – sesi ince, ama net: "Avcılar da farkında. Onlar Lilith'i biliyor. Ama bizi de biliyor. İki klan çarpışırsa... avcılar temizler."
Viktor nehre baktı. Suyun yüzeyinde kendi yansımasını gördü – ama yansıma artık onun eski hali değildi. Yüz hatları daha keskin, gözleri daha derin, saçlarının beyazları bile metalik bir parlaklık kazanmıştı. Elleri korkuluğa yaslandı; beton altında çatırdadı, ufak bir çatlak oluştu. "Ne yapacağız?" diye sordu. Sesi hâlâ kendi sesiydi, ama altında yeni bir tını vardı – daha tok, daha tehlikeli.
Aurora döndü, ona baktı. Kehribar gözlerinde bir an için hüzün geçti, sonra kararlılık yerleşti. "Savaşacağız. Ama akıllıca. Önce güçleneceğiz. Sen... sen artık sıradan bir yeni doğan değilsin. Lilith'in kanı sende. O gücü kullanacağız. Ama kontrol etmezsek... seni kaybederiz."
O gece, eğitim yeniden başladı – ama bu sefer farklıydı. Aurora, Viktor'ı şehrin en derin yeraltı tünellerine götürdü: Eski bir II. Dünya Savaşı sığınağı, duvarları beton ve pas, tavandan sarkan ampuller titrek sarı ışık saçıyordu. Hava soğuk, nemli ve küf kokuluydu; ama Viktor'a artık soğuk gelmiyordu. Sadece kokular: Toprak, demir, eski korku.
Aurora, Viktor'ın karşısına geçti. "Saldır," dedi. "Bana. Tam gücünle."
Viktor tereddüt etti. Aurora onun dönüştürücüsüydü, annesi gibiydi. Ama Aurora ısrar etti: "Yap. Ya da Lilith seni yapar."
Viktor saldırdı. Hızlıydı – rüzgar gibi. Pençeleri Aurora'nın koluna indi, deri yırtıldı, koyu kan aktı. Aurora gülümsedi – acıdan değil, gururdan. Karşılık verdi; eli Viktor'ın boğazına sarıldı, onu duvara çarptı. Beton çatladı. Viktor döndü, dişlerini gösterdi, ısırdı – ama Aurora'nın boynuna değil, omzuna. Kan aktı. Aurora'nın kanı... tanıdık, tatlı, eski güller gibi. Viktor içti. Güç aktı. Ama bu sefer farklıydı: Lilith'in zehriyle karışınca, bir patlama gibi oldu. Gözleri mor parladı, damarları şişti, vücudu titredi. Aurora onu itti, yere serdi.
"Dur," dedi. "Kontrol et. O zehri bastır. Yoksa seni ele geçirir."
Viktor yerde yattı, nefes nefese – ama nefes alması artık zorunlu değildi, sadece alışkanlıktı. Gözlerini kapadı, Lilith'in kanını hissetti – vahşi, aç, fetheden. Sonra Aurora'nın kanını hissetti – sakin, eski, bilge. İkisini dengeledi. Mor parıltı soldu, kehribar geri döndü. Kalktı. Daha güçlüydü. Daha dengeliydi.
Günler – ya da geceler – geçti. Grup, Lilith'in klanını izlemeye başladı. Onlar şehirde sessizce yayılıyordu: Gece kulüplerinde, barlarda, üniversitelerin arka sokaklarında. Her gece birileri kayboluyordu – ama ceset bulunmuyordu. Çünkü ceset bırakmıyorlardı. Ya dönüştürüyorlardı ya da tamamen tüketiyorlardı.
Bir gece, Viktor yalnız avlanmaya çıktı – Aurora izin vermişti, bir sınav gibi. Hedefini seçti: Bir gece kulübünün arka çıkışında sigara içen genç bir adam. Yaklaştı, hipnozladı, ısırdı. Kan tatlıydı, gençlik doluydu. Ama o anda kokuyu aldı: Lilith'in klanından biri yakındaydı. Viktor döndü. Karşısında Silas duruyordu – sarı saçlı, mavi gözlü, dudaklarında o delice sırıtış.
"Merhaba, yeni kardeş," dedi Silas. "Lilith seni beğendi. O mor gözleri... çok yakışıyor sana."
Viktor dişlerini gösterdi. "Uzak dur benden."
Silas güldü. "Uzak duramam. Sen artık bizdensin. Bir ısırık daha... ve tamamen bizim olursun."
Viktor saldırdı. Silas hızlıydı, ama Viktor daha güçlüydü artık. Pençeleri Silas'ın göğsüne indi, kan aktı. Silas kaçtı, ama arkasından bir kahkaha bıraktı: "Yakında görüşürüz... Viktor."
Viktor döndü, kulüpten uzaklaştı. Kalbi – ya da kalıntısı – çarpıyordu. Aurora'nın sözleri kulaklarında çınlıyordu: "Kontrol et. Yoksa kaybedersin."
Ama Viktor biliyordu: Savaş sadece yeni başlamıştı. Lilith'in klanı yayılıyordu. Avcılar yaklaşıyordu. Ve Viktor'un içinde iki kan çarpışıyordu: Aurora'nın eski, sakin gücü ile Lilith'in vahşi, fetheden zehri.
Frankfurt'un gecesi uzundu.
Ve o gece, Viktor ilk kez gerçekten korktu –
kendisinden.