42. BÖLÜM

2002 Words
Viktor'un yeni hayatı, gecelerin sonsuz bir labirentine dönüşmüştü; her karanlık saat, bir öncekiyle karışıyor, zamanın akışı bulanıklaşıyordu. Frankfurt'un taşlı sokakları, eskiden sıradan bir fon olan o gri yapılar, şimdi bir av sahası gibiydi – her köşe, her gölge, potansiyel bir tuzak veya fırsat barındırıyordu. Aurora, onun rehberiydi; Lucius ve Elias ise sessiz yoldaşlar, birer gölge gibi peşinden ayrılmıyorlardı. Bir gece, şehrin kalbinde, Römerberg Meydanı'nın etrafındaki tarihi binaların arasında dolaşırken, Viktor'un burnuna yeni bir koku çarptı: Taze kan, ama altında korku – keskin, asidik, terle karışık bir korku. Kalp atışları yakındaydı, hızlı ve düzensiz, sanki bir tavşanın kalbi gibi çarpıyordu. Aurora durdu, başını yana eğdi, saçları hafif rüzgarda dalgalanarak omuzlarına döküldü; gözleri kehribar renginde parıldıyordu, ay ışığını yansıtarak. "Duyuyor musun?" diye fısıldadı, sesi kadife gibi yumuşak ama bıçak gibi keskin. Viktor başını salladı; evet, duyuyordu – sadece kalp atışını değil, adamın nefes alış verişini, ayakkabılarının kaldırımdaki tıkırtısını, hatta damarlarındaki kanın akışını. Bu, bir önceki avdan daha yoğundu; açlık, midenin derinlerinden yükselen bir volkan gibi patlamaya hazırdı, boğazını yakıyor, dişlerini kaşındırıyordu. Hedef, meydanın kenarındaki bir bankta oturan genç bir adamdı – yirmili yaşlarında, sırt çantası yanında, elleri titreyerek bir sigara yakmaya çalışıyor. Yüzü solgundu, göz altları morarmış, saçları yağlı ve dağınık; muhtemelen bir öğrenci veya işsiz biri, gecenin soğuğunda yalnızlığını içiyordu. Viktor yaklaştı, adımları sessiz, bir hayalet gibi – ayakları yere değmiyor gibiydi, hava akımını bile hissetmiyordu. Adam başını kaldırdı, Viktor'ı gördü ama kaçmadı; gözleri buluşunca, hipnoz başladı. Viktor'un bakışları, adamın iradesini eritti – sanki bir mıknatıs gibi çekiyordu, adamın vücudu kaskatı kesildi, sigarası yere düştü, közü asfaltı öperek söndü. Viktor boynuna eğildi; derinin altında nabız atan damarı görebiliyordu neredeyse, mavi bir nehir gibi akıyordu. Dişleri battığında, kan sıcak bir sel gibi ağzına doldu – tuzlu, metalik, ama altında gençliğin tazeliği: Spor salonu teri, kahve kokusu, kitap sayfalarının mürekkebi. Anılar aktı: Üniversite sınavları, kırık bir kalp, geleceğe dair belirsizlikler. Viktor içti, ama bu sefer kontrollüydü; Aurora'nın öğrettiği gibi, yeterince aldı, adamı öldürmeden bıraktı. Adam baygın yere yığıldı, soluk alıp verişi yavaşladı ama devam etti. Lucius arkadan yaklaştı, omzuna dokundu; "Daha iyi," dedi, sesinde onay vardı ama alay da gizliydi. "Ama bir dahakinde, anıları seç. Her kan bir hikaye, her hikaye bir yük." Gece ilerledikçe, grup eski bir katedrale doğru yöneldi – Paulskirche'nin yakınındaki terk edilmiş bir yapı, taş duvarları yosun tutmuş, pencereleri kırık. İçeri girdiklerinde, hava küf ve toz kokuyordu; Viktor'un burun delikleri genişledi, her zerreyi ayırt edebiliyordu – farelerin ayak izleri, eski mumların is kokusu, hatta yüzyıl*の bir dua kalıntısı gibi. Burası, vampirlerin gizli buluşma yeriydi; diğerleri vardı, gölgelerde bekleyenler – bazıları ortaçağ kıyafetleri giymiş gibi duran eski varlıklar, gözleri boş ama dolu, yüzyılların ağırlığını taşıyan. Bir tanesi, uzun beyaz saçlı bir erkek, Viktor'a yaklaştı; cildi mermer gibi pürüzsüz, ama damarları görünmüyordu. "Yeni doğan," dedi, sesi yankılı ve derin, bir mağara gibi. "Açlık seni tanımlayacak. Ama dikkat et, insan kalıntıların seni mahvedebilir. Vicdan? O, en büyük düşman." Viktor dinledi, ama içindeki coşku baskındı; güç, damarlarında akan bir ateş gibiydi – koşabiliyor, zıplayabiliyor, duvarlara tırmanabiliyordu. Aurora onu bir kenara çekti, taş bir sütunun arkasına; "O doğru söylüyor," diye fısıldadı, parmakları Viktor'un kolunu okşayarak. "Ben seni dönüştürdüm, ama sen kendini dönüştüreceksin. Her gece, bir parça eski seni kaybedeceksin." Gözleri birbirine kenetlendi; Aurora'nın gözlerinde, yıldızlar gibi parıltılar vardı, kehribar rengi derinleşiyordu. Ertesi gece, eğitim başladı. Lucius, Viktor'ı bir ormana götürdü – Frankfurt'un dışındaki Taunus Ormanı, ağaçların dalları ay ışığını filtreleyerek yere benekler döküyordu. Yaprakların hışırtısı, rüzgarın uğultusu, uzak bir baykuşun ötüşü – her ses, bir senfoni gibiydi, Viktor'un kulaklarını dolduruyordu. "Savaş," dedi Lucius, pozisyon aldı; vücudu bir yay gibi gerildi, gözleri yeşil ateş gibi parladı. Viktor saldırdı, ama Lucius hızlıydı – bir gölge gibi kaydı, Viktor'ı yere serdi. Toprak soğuktu, ama Viktor'a soğuk gelmiyordu; kalktı, dişlerini gösterdi. Tekrar denedi, bu sefer hızını kullandı – rüzgar gibi hareket etti, Lucius'un kolunu yakaladı, ama Lucius döndü, Viktor'ı duvara çarptı. Acı yoktu; sadece bir sarsıntı, kemikler kırılmadan düzeliyordu. Saatler sürdü; Viktor öğrendi – pençeleriyle saldırmayı, dişlerini kalkan gibi kullanmayı, gölgeleri müttefik yapmayı. Elias ise sessizce izledi, sonra kendi dersi için devreye girdi: Gizlenme. Bir ağacın arkasına geçti, kayboldu – Viktor onu koklayamıyordu bile. "Kokunu maskele," diye fısıldadı Elias, ilk kez konuşarak; sesi ince ve Asya aksanlı. "Düşünceyle. Zihninle." Viktor denedi, başarılı oldu; artık bir hayalet gibiydi. Aurora'nın dersleri ise daha derindi. Bir gece, şehrin tepesinde, bir gökdelenin çatısında otururlarken – rüzgar saçlarını savuruyor, aşağıda arabaların farları nehir gibi akıyordu – Aurora konuştu: "Biz ölüyüz, Viktor, ama hissediyoruz. Kan sadece besin değil; o, bağ. Her ısırıkta, kurbanın bir parçası sende kalır. Onların sevinçleri, acıları... seni zenginleştirir ama zehirler." Viktor aşağıya baktı; şehir, bir ışık denizi gibiydi, her pencerede bir hayat, her hayatta bir nabız. "Pişman mıyım?" diye sordu Viktor, sesi rüzgarda kaybolarak. Aurora güldü, elini Viktor'un eline koydu; soğuk ama elektrikli. "Henüz değil. Ama gelebilir. Sonsuzluk uzun. Ben... ben yüzyıllar önce dönüştüm. Bir savaşta, bir sevgili tarafından. Kaybettim onu, ama kazandım bunu." Hikayesi aktı: Ortaçağ Avrupa'sı, kaleler, savaşlar, kanlı geceler. Viktor dinledi, kendi hayatını düşündü – eski karısı, ofis, kahve. Hepsi toz gibiydi şimdi. Ama tehlike de vardı. Bir gece, av sırasında, bir grup avcıyla karşılaştılar – insanlar, ama bilenler; haçlar, gümüş bıçaklar, sarımsak kokusu. Kokusu uzaktan geldi: Metal, korku, kararlılık. Lucius kükredi, saldırdı; kavga başladı. Viktor ilk kez gerçek bir dövüşteydi – bir adamın bıçağı boynuna değdi, ama yara hemen kapandı. O da saldırdı, dişlerini batırdı, ama Aurora onu durdurdu: "Öldürme. Sadece etkisiz kıl." Kaçtılar, yaralı ama canlı. "Onlar artıyor," dedi Aurora, bir mağarada saklanırlarken. "Dünya uyanıyor bize karşı." Viktor başını salladı, ama içindeki ateş sönmüyordu. Haftalar geçti, Viktor değişti. Artık bir avcıydı, tam anlamıyla. Eski evine döndü bir gece, karısını izledi – pencereden, yalnız yemek yerken. Yaklaşmak istedi, ama Aurora engelledi: "O senin geçmişin. Dokunma." Viktor uzaklaştı, ama bir tohum ekilmişti: Özlem. Sonsuzluk güzel miydi? Evet. Ama yalnız mıydı? Evet. Hikaye devam ediyordu, her gece yeni bir sayfa; Viktor, karanlığın efendisi olmaya doğru ilerliyordu, ama efendilik bir lanet miydi? Zaman gösterecekti. • Viktor'un geceleri, artık bir sonsuzluk zinciri gibi uzanıyordu; her karanlık saat, bir öncekini yutuyor, zamanın sınırlarını eritiyordu. Frankfurt'un eski taş köprüleri, gotik katedralleri ve modern gökdelenleri, onun için bir av haritası haline gelmişti – her yapı, her sokak lambasının titrek ışığı altında gizlenen bir sır barındırıyordu. Aurora, rehberi olarak yanındaydı; Lucius'un keskin, Roma heykeli gibi yüz hatları ve Elias'ın sessiz, gölge gibi varlığı ise grubu tamamlıyordu. Bir gece, şehrin kuzeyindeki ormanlık alanda, Taunus Dağları'nın eteklerinde dolaşırken, Viktor'un kulaklarına yeni bir ses çarptı: Yaprakların arasından sızan rüzgarın uğultusu, ama altında gizlenen bir kalp atışı – hızlı, panik dolu, terle karışık bir korku kokusuyla eşlik eden. Kokusu burnuna doldu: Taze ter, adrenalin, ve altında metalik bir kan izi, sanki küçük bir yara yeni açılmış gibi. Aurora durdu, uzun siyah paltosunun etekleri rüzgarda hafifçe dalgalanarak yere değiyordu; kehribar gözleri, ay ışığını emerek parıldıyordu, saçları gece rüzgarında bir bulut gibi savruluyordu. "Duyuyor musun?" diye fısıldadı, sesi ormandaki yaprakların hışırtısını bastıracak kadar yumuşak ama keskin, sanki bir bıçak ucu gibi. Viktor başını salladı; evet, duyuyordu – kalp atışını, ayakların çalılara sürtünmesini, hatta nefeslerin hızlanan ritmini. Bu, önceki avlardan daha karmaşıktı; açlık, boğazında bir alev gibi yanıyordu, dişlerini gıcırdatıyor, damarlarını geriyordu, sanki içindeki canavar uyanmak için çırpınıyordu. Hedef, ormanın derinliklerinde, bir patikada koşan bir kadındı – otuzlu yaşlarında, spor kıyafetleri giymiş, kulaklıklarında müzik çalıyor ama şimdi korkuyla atmıştı onları yere. Yüzü ter içindeydi, gözleri genişlemiş, saçları nemli ve yapışmış; muhtemelen gece koşusu yapan biri, ama şimdi bir şeyden kaçıyordu – belki bir hayvandan, belki hayalet sandığı bir gölgeden. Viktor yaklaştı, adımları sessiz ve akıcı, bir panter gibi – ayakları toprağa değdiğinde bile çimenler ezilmiyor gibiydi, rüzgarı bile hissetmiyordu, sadece hava akımının tenini okşayışını. Kadın döndü, Viktor'ı gördü; gözleri buluşunca, hipnoz devreye girdi. Bakışları, kadının iradesini bir buz gibi dondurdu – vücudu kaskatı kesildi, kulaklıkları yere düştü, içindeki müzik tin tin ötmeye devam etti. Viktor boynuna eğildi; derinin altında nabız atan damarı görebiliyordu, mavi bir ırmak gibi akıyordu, kalp atışları kulaklarında bir davul gibi gümbürdüyordu. Dişleri battığında, kan sıcak bir nehir gibi ağzına aktı – tuzlu, hafif baharatlı, egzersizden gelen bir tazelikle dolu: Koşu parkurları, sabah kahveleri, ofis stresleri. Anılar sel oldu: Bir ayrılık, yeni bir başlangıç, yalnız koşular. Viktor içti, kontrollü ve ölçülü; Aurora'nın öğrettiği gibi, yeterince aldı, kadını öldürmeden bıraktı. Kadın yere yığıldı, soluk alıp verişi yavaşladı ama ritmik kaldı, ormanın nemli toprağına yaslandı. Elias arkadan yaklaştı, sessizce başını salladı; Lucius ise güldü, yeşil gözleri parlayarak: "Daha cesur," dedi, sesinde alaycı bir onay. "Ama anıları seçmeyi öğren. Her kan bir hikaye, her hikaye bir zincir – seni bağlar, ama kırabilir de." Gece derinleşirken, grup şehre geri döndü; Main Nehri'nin kenarındaki eski depoların arasında, terk edilmiş bir binaya sığındılar. Hava, paslı demir ve nehir nemi kokuyordu; Viktor'un burun delikleri genişledi, her zerreyi ayırt edebiliyordu – farelerin ayak patırtıları, su damlalarının duvarlardaki yankısı, hatta dışarıdaki rüzgarın dallara vuruşu. Burası, vampirlerin geçici bir sığınağıydı; diğerleri vardı, gölgelerde bekleyenler – bazıları Viktoryen dönemi kıyafetleri giymiş gibi duran eski ruhlar, ciltleri soluk mermer gibi, gözleri yüzyılların tozunu taşıyan. Bir tanesi, kısa siyah saçlı bir kadın, Viktor'a yaklaştı; yüzü Asyalı hatlara sahipti, ama gözleri Avrupa'nın eski savaşlarını anımsatıyordu. "Yeni doğan," dedi, sesi rüzgar gibi hafif ve eski, bir fısıltı gibi. "Açlık seni şekillendirir, ama insan kalıntıların seni ezer. Özlem? O, en derin yara." Viktor dinledi, içindeki heyecanla karışık bir huzursuzluk büyüdü; güç, damarlarında bir şimşek gibi çakıyordu – zıplayabiliyor, duvarları tırmanabiliyor, rüzgarla yarışabiliyordu. Aurora onu bir köşeye çekti, eski bir sandığın üzerine oturdu; "Doğru söylüyor," diye fısıldadı, parmakları Viktor'un elini tutarak, soğuk ama titreşimli. "Ben seni doğurdum, ama sen kendini doğuracaksın. Her gece, eski bir parçan ölür." Gözleri kilitlendi; Aurora'nın kehribar bakışlarında, derin bir okyanus gibi sırlar yüzüyordu, parıltıları ay ışığını yansıtıyordu. Ertesi gece, macera yeni bir boyuta taşındı. Elias, Viktor'ı şehrin yeraltı dünyasına götürdü – Frankfurt'un metro tünellerinin derinliklerinde, terk edilmiş hatlara. Karanlık, mutlak ve boğucu; ama Viktor için aydınlıktı – duvarlardaki grafitiler renk patlaması gibiydi, raylardaki pas kokusu burnunu dolduruyordu, uzak bir trenin titreşimi ayaklarını sarsıyordu. "Gizlen," dedi Elias, sesi ince ve aksanlı, bir gölge gibi kaybolarak. Viktor denedi; kokusunu maskeledi, zihniyle – düşünceyle, vücudunu duvarla birleştirdi, sanki taş olmuş gibi. Başarılı oldu; bir grup genç, tünelde dolaşırken onu fark etmedi. Sonra av başladı: Bir hırsız, karanlıkta saklanan – kalp atışı hırsızlığın heyecanıyla dolu. Viktor saldırdı, sessiz ve hızlı; ısırdı, kanı içti, anıları emdi: Sokak hayatı, çalınan eşyalar, kaçışlar. Lucius katıldı, savaş eğitimi verdi – tünelin darlığında, yumruklar, pençeler, dişler. Viktor yaralandı, ama yaralar saniyede kapandı; kan kokusu havayı doldurdu. Aurora'nın dersleri ise ruhaniydi. Bir gece, şehrin en yüksek noktasında, Commerzbank Kulesi'nin çatısında – rüzgar kulaklarında uğulduyor, aşağıda şehir bir ışık halısı gibi uzanıyordu, arabaların farları yıldızlar gibi akıyordu – Aurora anlattı: "Biz ölüyüz, Viktor, ama anılarla yaşıyoruz. Kan sadece hayat değil; o, zaman. Her ısırıkta, kurbanın yılları sende kalır. Onların mutlulukları, kederleri... seni sonsuz kılar ama ağırlaştırır." Viktor aşağıya baktı; her pencerede bir nabız, her hayatta bir hikaye. "Özlüyorum," diye itiraf etti Viktor, sesi rüzgarda kaybolarak. Aurora elini sıktı; "Hepimiz özleriz. Ben... ben Rönesans'ta dönüştüm. Bir ressamın eliyle, bir aşk uğruna. Kaybettim onu, ama kazandım ebediyeti." Hikayesi aktı: İtalyan sarayları, tablolar, kanlı entrikalar. Viktor kendi geçmişini düşündü – eski karısı, ofis masası, kahve fincanı. Hepsi uzak bir rüya gibiydi. Ama tehlike her köşedeydi. Bir gece, bir kulüpte avlanırken – müzik baslarla kulakları dolduruyor, ışıklar flaş gibi patlıyordu, kalabalık nabız senfonisi gibiydi – bir avcı grubu saldırdı. Kokuları geldi: Gümüş, sarımsak, inanç. Haçlar parladı, bıçaklar sallandı. Lucius kükredi, yeşil gözleri alev gibi; Elias kayboldu, gölgelerden vurdu. Viktor savaştı, bir adamın bıçağı göğsüne saplandı – acı kısa, yara kapandı. Kaçtılar, yaralı ama zaferli. "Onlar çoğalıyor," dedi Aurora, bir çatı katında saklanırlarken, yağmur camlara vuruyordu. "Dünya bize karşı uyanıyor. Klanlar arası savaşlar da var – eski düşmanlar." Viktor başını salladı, içindeki ateş büyüdü. Aylar geçti, Viktor evrildi. Artık usta bir avcıydı. Eski evine döndü bir gece, pencereden karısını izledi – yalnız, televizyon karşısında, yüzü yaşlanmış. Yaklaşmak istedi, kokusunu aldı: Üzüntü, yalnızlık. Ama Aurora durdurdu: "O senin lanetin. Dokunma, yoksa yok edersin." Viktor uzaklaştı, ama özlem bir tohum gibi kök saldı. Sonsuzluk muhteşem miydi? Evet. Ama boş muydu? Evet. Hikaye sürüyordu, her gece yeni bir perde; Viktor, karanlığın kralı olmaya yürüyordu, ama krallık bir hapishane miydi?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD