41. BÖLÜM

2041 Words
VİKTOR Viktor, kırk dokuz yaşını çoktan geride bırakmıştı ama kendini hâlâ “elliye basmadım” diye kandırıyordu. Saçlarının şakakları bembeyaz olmuş, tepesindeki kestane rengi teller ise inatla direniyordu. Yüzündeki çizgiler artık sadece gülümsediğinde değil, dinlenirken bile derinleşmişti; göz altlarındaki torbalar yılların biriktirdiği uykusuz gecelerin, bitmeyen toplantıların, ertelenen hayallerin sessiz tanıklarıydı. Frankfurt’un kasvetli, nemli sabahlarında bile ceketinin yakasını kaldırır, ellerini ceplerine sokar ve hızlı adımlarla yürürdü. Sanki acele ederse zamanı kandırabileceğini sanıyordu. Sanki koşarsa yaşlanmayı atlatabileceğini. Ama o gece, zaman onu yakaladı ve bir daha bırakmadı. Normalde saat on buçukta evinde olurdu. Kanepeye gömülür, bir kadeh Zweigelt açar – ucuz ama tanıdık bir kırmızı – eski bir Miles Davis plağını iğnesini yerleştirir ve günün ağırlığını üzerinden atmaya çalışırdı. O akşam ise ofisteki son sunum uzamış, sonra da S-Bahn’da sinyal arızası yüzünden yarım saatten fazla platformda beklemişti. En sonunda pes edip yürümeye karar vermişti. Saat biri geçmişti. Bethmannstraße’nin arka sokakları, normalde kimsenin girmediği o dar, loş geçitler… Sokak lambalarının sarı ışığı asfaltı hasta gibi aydınlatıyordu. Havada soğuk vardı, ama Viktor’ın ensesinden aşağıya inen ürperti soğuktan değildi. Bir şey onu izliyordu. İzlediğini biliyordu. Önce koku geldi. Paslı demir, ıslak toprak, çürümüş yaprak… ve altında başka bir şey. Tatlı, boğucu, neredeyse bayıltıcı. Çürümeye yüz tutmuş güller gibi, ama aynı zamanda canlı, nabız gibi atan bir koku. Viktor durdu. Burnu istemsizce havayı kokladı. Kalbi birden hızlandı, ama ayakları hâlâ yere çakılı gibiydi. Gölgeler kıpırdadı, sonra ayrıldı ve üç siluet belirdi. Üç kişiydiler. İkisi erkek, biri kadın. Kadın önde duruyordu. Uzun, siyah bir palto giymiş, yakası kalkık, saçları gece gibi düz ve parlak, omuzlarına dökülüyordu. Yüzü… insan yüzüydü ama fazla kusursuzdu. Cilt öyle pürüzsüzdü ki sanki ışık altında bile gözenek görünmüyordu. Gözleri sokak lambasının altında kehribar gibi parlıyordu – sarı, altın, ateş. Viktor’ın midesi kasıldı. Kaçmak istedi ama bacakları onu dinlemiyordu. “Kayboldun mu, amca?” dedi kadın. Sesinde alay vardı, ama aynı zamanda tuhaf, neredeyse şefkatli bir tını. Sanki gerçekten merak ediyormuş gibi, sanki onu yıllardır tanıyormuş gibi. Viktor boğazını temizledi. “Yolumu biliyorum,” dedi sertçe, sesi titrememeye çalışarak. Bir adım attı, ama kadın da bir adım attı. Aralarındaki mesafe kapanmadı, ama hava ağırlaştı, sanki oksijen azalmıştı. Yanındaki uzun boylu adam yaklaştı. Çok yaklaştı. Nefesi Viktor’ın yüzüne çarptığında buz gibiydi, ama aynı zamanda metalik bir tat bıraktı dilinde. “Kan kokuyorsun,” dedi alçak sesle, neredeyse fısıltıyla. “Ama korku değil. Yorgunluk. Yaşlılık. Hastalık kokusu da var… kalbin biraz yorulmuş, değil mi? Atışları düzensiz. Biraz… aralıklı. Yakında duracak.” Viktor geriledi, sırtı soğuk tuğla duvara çarptı. “Bırakın geçeyim,” dedi. Sesinde artık emir değil, rica vardı. Kadın gülümsedi. Dişleri… çok uzundu. Köpek dişleri sivri, parlak, sokak lambasının ışığında metal gibi yanıyordu. “Geçebilirsin,” dedi yavaşça. “Ama önce bir şey soracağım. Gerçekten yaşamak istiyor musun… yoksa sadece nefes almak mı istiyorsun?” Viktor’ın ağzı kurudu. “Ne saçmalıyorsun sen?” Kadın bir adım daha attı. Elini Viktor’ın göğsüne koydu. Parmakları buz gibiydi, ama aynı zamanda derisinin altından elektrik gibi bir titreşim geçti. Kalbi tekledi, sonra yeniden hızlandı. Kadın gözlerini kapamadan Viktor’ın gözlerinin içine baktı. “Kırk dokuz yıl… yetmedi mi? Her sabah aynı kahveyi içmek, aynı trene binmek, aynı insanlara aynı yalanları söylemek… aynı boş akşamları aynı kadehle doldurmak… yetmedi mi? Hayatın bir döngüye dönüşmedi mi? Aynı yüzler, aynı kelimeler, aynı pişmanlıklar… yetmedi mi?” Viktor’ın gözleri doldu. Hayır, yetmemişti. Hiç yetmemişti. Ama bunu yüksek sesle söylemek, bunu kabul etmek, her şeyi bitirmek demekti. O yüzden sustu. Sadece baktı. “Bizimle gel,” dedi kadın. “Sonra ne olacağını bilmiyorsun. Acı olacak. Çok acı. Kemiklerin kırılacak gibi olacak, damarların yanacak, beynin parçalanacak. Ama sonra… sonra her şey farklı olacak. Zaman senin için duracak. Ya da tam tersi… sonsuz olacak. Artık sabah alarmıyla uyanmayacaksın. Artık yaşlanmayacaksın. Artık korkmayacaksın. Artık yalnız da olmayacaksın.” Viktor titriyordu. “Beni öldürecek misiniz?” Kadın başını yana eğdi, saçları omzundan kaydı. “Öldürmek mi? Hayır. Biz öldürmeyiz. Biz… dönüştürürüz. Seni yeniden doğururuz. Ama bu doğum kolay değil. Kanın değişecek. Kalbin susacak. Sonra yeniden atmaya başlayacak – ama bu sefer senin için değil, bizim için. Bizim açlığımız için.” O anda diğer iki gölge de yaklaştı. Viktor kaçmaya çalıştı, kollarını savurdu, ama çok geçti. Uzun boylu olan kollarını arkadan sardı, demir gibi sıkı, soğuk. Kadın ise yüzünü Viktor’ın boynuna yaklaştırdı. Dudakları neredeyse değiyordu. Nefesi buz gibiydi ama aynı zamanda yakıcı. “Son bir şansın var,” diye fısıldadı. “Hayır dersen, yarın sabah evinde uyanırsın. Hiçbir şey olmamış gibi kahveni içersin, duşunu alırsın, işe gidersin. Ama evet dersen… her şeyi geride bırakırsın. Acıyı da, yorgunluğu da, ölümü de. Ve açlığı… o açlığı öğreneceksin. Ve o açlık seni hiç terk etmeyecek.” Viktor gözlerini kapadı. Elleri titriyordu. Göğsü sıkışıyordu. Sonra, çok yavaş, çok kırılgan bir sesle: “…Evet.” Kadın gülümsedi. Gerçek bir gülümseme bu sefer. Dişleri Viktor’ın boynuna battığında önce keskin, beyaz bir yanma hissetti. Sonra sıcaklık yayıldı – damarlarından yukarı, beynine, kalbine. Sonra soğuk. Derin, kemiklere işleyen bir soğuk. Sonra… hiçbir şey. Acı o kadar yoğundu ki beyni kapandı. Karanlık geldi. Ama karanlığın içinde bir ışık vardı. Kırmızı. Damarlarının içinde akan, çağlayan, haykıran bir ışık. Kanının her damlası yeniden doğuyordu. Hücreleri parçalanıp yeniden şekilleniyordu. Zaman durdu. Sonsuzlaştı. Ve Viktor öldü. Uyandığında yerde yatıyordu. Sokak lambası hâlâ yanıyordu ama şimdi ışığı kör ediciydi. Her şey çok daha parlaktı. Renkler patlıyordu. Kokular… kokular delicesine yoğundu. Çöp kokusu, asfalt kokusu, uzaktan geçen bir arabanın egzozu, bir kadının parfümü, bir erkeğin teri, bir kedinin tüyündeki nem… hepsi aynı anda burnuna doluyordu. Kalbi atıyordu ama çok farklı atıyordu. Yavaş. Güçlü. Derin. Sanki bir davul gibi, ama sonsuz bir ritimle. Boynuna dokundu. İki küçük delik vardı ama kanamıyordu. Yara çoktan kapanmıştı – derisi pürüzsüz, neredeyse bebek derisi gibiydi. Karşısında duran kadın elini uzattı. “Adım Aurora,” dedi. “Artık sen de bizdensin, Viktor.” Viktor kalktı. Bacakları titremiyordu. Vücudu hafifti. Çok hafif. Sanki yerçekimi azalmıştı. Etrafına baktı. Sokak aynı sokaktı ama artık yabancıydı. Frankfurt artık onun şehri değildi. O, şehrin içindeki bir avcıydı. “Ne yapacağım şimdi?” diye sordu. Sesi bile değişmişti. Daha tok, daha derin, daha… tehlikeli. Aurora güldü. Dişleri parladı. “Önce avlanmayı öğreneceksin. Sonra yaşamayı. Gerçek yaşamayı. Geceleri. Gölgelerde. Kanınla dans ederek. Ve inan bana, Viktor… bu dans hiç bitmeyecek.” Viktor bir adım attı. Sonra bir adım daha. Artık yaşlanmayacaktı. Artık yorulmayacaktı. Artık korkmayacaktı. Ama bir şey çok netti: O eski Viktor ölmüştü. Ve yeni Viktor… henüz ne olacağını bilmiyordu. Sadece biliyordu ki, bu gece başlayan şey sonsuza kadar sürecekti. Aurora koluna girdi. Soğuktu ama artık Viktor’a da soğuk gelmiyordu. Birlikte karanlığa yürüdüler. Frankfurt’un gecesi onları yuttu. Ve Viktor, ilk kez, gerçekten nefes aldığını hissetti – ama bu nefes artık oksijenle değil, sonsuz bir açlıkla doluydu. • Viktor'un ilk adımları, eski hayatının son yankıları gibiydi. Aurora'nın kolu koluna dolanmış halde, Frankfurt'un dar sokaklarında ilerlerlerken, ayaklarının altındaki asfalt bile farklı hissettiriyordu. Eskiden soğuk ve sert gelen zemin, şimdi sanki yumuşak bir halı gibi esniyordu altında. Her adımda, ayakkabısının tabanıyla taş arasındaki en ufak sürtünmeyi duyabiliyordu – tıpkı bir kedinin pençesinin sessiz dokunuşu gibi. Gece havası, burnuna binlerce katmanlı bir senfoni gibi doluyordu: Uzaktan gelen Main Nehri'nin tuzlu nemi, yakındaki bir fırının bayat ekmek kokusu, bir apartmanın bodrumundan sızan küf, ve en önemlisi, insan kokuları. Kalabalık değilse de, gecenin bu saatinde bile sokaklarda birkaç kişi vardı – bir sarhoş, bir gece işçisi, bir çift. Onların nabızları, Viktor'un kulaklarında davul gibi çınlıyordu. Atışlar güçlü, ritmik, davetkar. Açlık, midenin derinlerinden yükselen bir fırtına gibiydi; daha önce hiç hissetmediği bir şey, susuzlukla karışık bir arzu, sanki damarları kuruyup çatlayacakmış gibi. Aurora, onun bu yeni duyuları fark ettiğini anlamış gibi gülümsedi. Dişleri, ay ışığının altında inci gibi parlıyordu – ama bu dişler artık sadece estetik değil, ölümcül bir silahı andırıyordu. "Hepsini duyuyorsun, değil mi?" diye fısıldadı, sesi rüzgarın yaprakları okşaması gibi yumuşak ama keskin. "Dünya artık senin için sessiz değil. Her kalp atışı bir çağrı, her koku bir hikaye. Ama dikkat et, Viktor. Bu duyular seni ele geçirebilir. İlk başta, her şey çok yoğun gelir. Renkler patlar, sesler kulaklarını sağır eder, tatlar... ah, tatlar seni delirtebilir." Kolunu daha sıkı sardı, sanki onu dengede tutmak istercesine. Viktor başını salladı, ama kelimeler boğazında düğümlenmişti. Etrafındaki binalar, eskiden gri ve sıradan gelen o eski yapılar, şimdi gotik bir tablo gibiydi: Tuğlaların her çatlakındaki yosun, pencerelerdeki toz tabakası, çatılardaki güvercin tüyleri – hepsi kristal netliğinde, sanki gözleri bir mikroskop haline gelmişti. Bir köşeyi döndüklerinde, diğer iki vampir – uzun boylu olan ve diğeri, kısa boylu, sessiz tip – onları bekliyordu. Uzun boylu olanın adı Lucius'tu, öğrendi Viktor; kısa olan ise Elias. Onlar da Aurora gibi kusursuzdu: Lucius'un yüzü Roma heykellerini andıran keskin hatlara sahipti, gözleri koyu yeşil, saçları kısa ve dalgalı. Elias ise daha gizemliydi; Asyalı kökenli gibi duruyordu, ince yapılı, siyah saçları arkaya taranmış, gözleri siyah inci gibi. "Yeni yavru," dedi Lucius, sesinde alaycı bir tınıyla. "Aç görünüyor. Hemen mi avlanalım?" Elias sadece başını salladı, konuşmuyordu – belki de konuşmayı tercih etmiyordu, ya da belki de konuşması gerekmiyordu. Aurora onlara baktı, sonra Viktor'a döndü. "Evet, avlanalım. Ama yavaş. İlk avın özel olmalı. Hatırlayacağın bir şey." Gruptaki dörtlü, sessizce Main Nehri'ne doğru ilerledi. Nehir kenarı, gecenin bu saatinde ıssızdı; sadece rüzgarın suyla dansı ve uzaktan gelen bir teknenin motor sesi vardı. Viktor'un açlığı artık dayanılmazdı. Boğazı yanıyordu, sanki içinden lav akıyordu. "Nasıl... nasıl yapacağız?" diye sordu, sesi titrek. Aurora durdu, elini Viktor'un omzuna koydu. Parmakları soğuk ama rahatlatıcıydı. "Önce dinle. Kalp atışlarını duy. Onları ayır. Zayıf olanı bul. Korkanı, yalnız olanı. Sonra yaklaş. Gözlerine bak. Onlar seni görecek ama kaçamayacak. Sonra... ısır." Sözleri basit geliyordu ama Viktor'ın içinde bir fırtına kopuyordu. Bu cinayet miydi? Hayır, dönüşüm demişti Aurora. Ama kan... kanın kokusu bile şimdi onu delirtiyordu. Birkaç dakika sonra, hedefi buldular. Nehir kenarında, bankta oturan bir adam – ellili yaşlarda, eski bir palto giymiş, elinde bir şişe bira. Yalnızdı, gözleri boş boş suya bakıyordu. Kalp atışı düzensizdi; belki alkolden, belki hayattan yorgunluktan. Viktor yaklaştı, diğerleri geride kaldı. Adam başını kaldırdı, Viktor'ı gördü. "Ne istiyorsun?" diye mırıldandı, sesi sarhoş ve yorgun. Viktor gözlerine baktı. Ve o anda anladı: Gözler hipnotikti. Adamın iradesi eridi, vücudu dondu kaldı. Viktor boynuna eğildi. Kokusu... tuzlu, metalik, canlı. Dişleri deriye battığında, kan ağzına doldu – sıcak, tatlı, hayat dolu. İçti. Her yudumda, adamın anıları akıyordu zihnine: Çocukluk, kayıp bir aşk, yalnız geceler. Acı, pişmanlık, umut kırıntıları. Viktor durdu, adamı yere bıraktı – ölmedi, sadece bayıldı. Aurora yaklaştı, onaylarcasına başını salladı. "İyi iş," dedi. "Ama bu sadece başlangıç. Kan seni güçlendirir, ama anıları... onlar seni değiştirir." Gece ilerledikçe, Viktor yeni hayatını öğrenmeye başladı. Aurora ve diğerleri onu Frankfurt'un gizli köşelerine götürdü: Eski bir kilisenin altındaki yeraltı mağaralarına, terk edilmiş bir fabrikanın çatı katına. Orada, vampirlerin toplandığı yerlerdi – gölgelerde yaşayanlar, yüzyıllık varlıklar. Bir tanesi, yaşlı bir kadın gibi duran ama gözleri bin yıllık bir bilgelik taşıyan bir vampir, Viktor'a yaklaştı. "Yeni doğan," dedi. "Açlık geçer, ama yalnızlık kalır. Seçtiğin yol sonsuz, ama her sonsuzluk bir lanettir." Viktor dinledi, ama içindeki coşku baskındı. Artık güçlüydü. Hızlıydı. Ölümsüzdü. Güneş doğmadan önce, bir apartmanın çatı katına sığındılar. Aurora, Viktor'ın yanına oturdu. "Yarın gece devam ederiz," dedi. "Şehri öğreneceksin. Kuralları. Tehlikeleri. Avcılar var – bizden korkan insanlar. Ve rakipler – diğer klanlar." Viktor başını salladı, gözlerini kapadı. Uyku geldi, ama rüyalar... rüyalar kırmızıydı, kan doluydu. Ertesi gece, av daha cesurcaydı. Aurora, Viktor'ı şehrin kalbine götürdü: Opernplatz'a, gece kulüplerinin olduğu bölgeye. Müzik kulaklarını dolduruyordu – baslar titreşim gibi vücuduna çarpıyordu. İnsanlar kalabalıktı, nabızlar bir orkestra gibi senkronize. Viktor bir kadını seçti – genç, dans eden, yalnız değil ama arkadaşlarından ayrılmış. Yaklaştı, dansa davet etti. Kadın gülümsedi, kabul etti. Dans ederken, gözlerine baktı. Hipnoz başladı. Onu bir ara sokağa çekti. Isırdı. Bu sefer kan daha tatlıydı, gençlik dolu. Anılar: Partiler, aşklar, hayaller. Viktor doydu, ama bir şey değişmişti. Vicdan mı? Hayır, heyecan. Bu güç sarhoş ediciydi. Günler gecelere döndü. Viktor, Lucius'tan savaşmayı öğrendi – vampir hızıyla, pençelerle, dişlerle. Elias'tan gizlenmeyi – gölgelerde kaybolmayı, kokuları maskelemeyi. Aurora ise en önemlisini öğretti: Hayatı. "Biz ölüyüz ama yaşıyoruz," dedi bir gece, Main Köprüsü'nde dururken. "Dünya değişir, biz izleriz. Ama sakın unutma, Viktor: Kan sadece besin değil, bağ. Her ısırıkta bir parça sen olurlar, sen de onlar." Viktor dinledi, ama içindeki açlık büyüdükçe, sorular da büyüdü. Eski hayatı? Ailesi? İş? Hepsi geride kalmıştı. Ama bir gece, eski evinin önünden geçti. Işık yanıyordu. İçeride, karısı – eski karısı – yalnız oturuyordu. Viktor yaklaştı, ama Aurora onu durdurdu. "Henüz değil," dedi. "Sen hazır değilsin. Onlar da değil."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD