42. BÖLÜM

1733 Words
Nehir pencereden nehre bakarken, bir sonbahar rüzgârı bahçe evinin camlarını usulca titretti. Yapraklar sarı-turuncu bir halı gibi nehre doğru yuvarlanıyordu; bazıları suya değip dönerek akıyor, bazıları kıyıda takılıp kalıyordu. Nehir fincanını masaya bıraktı, montunu aldı ve dışarı çıktı. Lena mutfakta bir şeyler karıştırıyordu –annesinin tarif ettiği tarçınlı elmalı kek– ama Nehir “Biraz yürüyorum,” dedi sadece. Lena başını salladı; annesinin gözlerindeki o tanıdık dalgınlığı gördü. Bıraktı gitsin. Nehir köprüye kadar yürüdü. Eskiden babasının her sabah yaslandığı demir korkuluk hâlâ aynıydı; pas tutmuş, ama sağlam. Elini korkuluğa koydu, soğuk metal avucuna işledi. Aşağıda su, her zamanki gibi aceleci ama sakin akıyordu. Nehir cebinden küçük, yıpranmış bir taş çıkardı –babasının yıllar önce ona verdiği, “bunu atarsan dilek tut” dediği taş. Taşı avucunda sıktı, gözlerini kapadı. “Dilek tutmak artık yetmiyor,” diye fısıldadı nehre. “Ama yine de… siz akarken biz de akalım. Hep birlikte.” Taşı bıraktı. Taş suya değdiğinde küçük bir halka çizdi, sonra kayboldu. Nehir gülümsedi; o halkanın genişleyip dağılışını izledi. Sanki Marry’nin mavi gözleri, Travis’in gri-yeşil bakışı, kendi çocukluğunun kahkahası o halkanın içinde bir an yüzüp sonra nehre karışmıştı. Eve döndüğünde Lena sobanın başında oturuyordu; kek kokusu odayı sarmıştı. Nehir kapıyı kapatırken Lena başını kaldırdı: “Nehir teyze aradı az önce. Lena’nın –yani benim– küçük kızı ateşlenmiş. Çok ağlıyormuş.” Nehir durdu. Bir an Marry’nin kucağına aldığı o mavi gözlü kızı hatırladı; şimdi o kızın kızı, yani torununun torunu hasta yatıyordu. Zamanın nasıl aktığını, nasıl katlandığını hissetti göğsünde. “Gidelim mi?” diye sordu Lena. Nehir başını salladı. “Gidelim.” Ertesi sabah erkenden yola çıktılar. Arabada Lena direksiyondaydı; Nehir yan koltukta, pencereden akan manzaraya bakıyordu. Yağmur başlamıştı; sileceklerin ritmi nehre benziyordu biraz –gidip gelen, durmayan. Şehre vardıklarında küçük kız –adı Ada’ydı– yatağında yatıyordu. Ateşi 39’du, yanakları al al, gözleri yarı kapalı. Annesi Nehir teyze (aslında Nehir’in yeğeni) bitkin bir gülümsemeyle karşıladı onları. Nehir hemen Ada’nın yanına oturdu; küçük elini tuttu. Ada’nın gözleri maviydi –Marry’nin mavisi, Lena’nın mavisi, artık Ada’nın mavisi. Nehir usulca şarkı söylemeye başladı. Maria’nın şarkısını. “La Vie en Rose”. Ses yılların yorgunluğunu taşıyordu ama hâlâ sıcaktı. Ada’nın göz kapakları ağırlaştı, nefesi düzene girdi. Ateşi yavaş yavaş düştü. O gece Nehir sobanın başına oturdu –bu evde de soba vardı, tıpkı bahçe evindeki gibi. Lena yanına geldi, iki fincan kahve getirdi. Birini annesine uzattı. “Dedem olsa şimdi ne derdi?” diye sordu Lena. Nehir fincanı aldı, buharına baktı. “’Akıyoruz,’ derdi. Başka bir şey demezdi.” Lena gülümsedi. “Büyükanne olsa?” “’Akıyoruz,’ derdi. Ama sonra eklerdi: ‘Ve birbirimize sarılmayı unutmayın.’” İkisi de sustu. Sobanın ateşi çıtırtılarla dans ediyordu. Dışarıda yağmur hızlanmıştı; camda izler bırakıyordu. Ertesi sabah Ada’nın ateşi tamamen düşmüştü. Küçük kız yatakta doğruldu, Nehir’e baktı: “Ninenin gözleri gibiymiş benim gözlerim, öyle dediler.” Nehir’in boğazı düğümlendi. Eğildi, Ada’nın alnına Marry’nin kondurduğu gibi bir öpücük bıraktı. “Evet,” dedi. “Ninenin gözleri. Ve büyükbabanın elleri. Ve annenin gülüşü. Hepsi sende.” Ada küçük eliyle Nehir’in elini tuttu. Parmakları sıcaktı. Dönüş yolunda Nehir yine pencereden dışarı baktı. Yağmur dinmişti; gökyüzü gri-mavi bir renk almıştı –Travis’in gözleri ile Marry’nin gözlerinin karışımı gibi. Bahçe evine vardıklarında akşam olmuştu. Nehir sobayı yaktı, kahve koydu. Lena bavulları yerleştirdi. Sonra ikisi nehre indiler. Köprüye yaslandılar; tıpkı Travis gibi. Nehir cebinden bir taş daha çıkardı –bu sefer iki tane. Birini Lena’ya verdi. “Birlikte mi?” diye sordu. Lena başını salladı. İkisi aynı anda taşları nehre attı. İki halka oluştu, birbirine değdi, karıştı, genişledi. Nehir derin bir nefes aldı. “Akıyoruz,” dedi. Lena annesinin elini tuttu. “Akıyoruz. Hep birlikte.” • Nehir, bahçe evinin verandasında durup nehre doğru eğildi. Rüzgâr, sonbaharın son yapraklarını savuruyordu; bazıları suya konup usulca sürüklenirken, bazıları kıyıda çırpınıp duruyordu. Elindeki boş fincanı masaya bıraktı, montunu omzuna attı ve sessizce dışarı adım attı. İçeriden Lena’nın sesi geldi: “Kahve soğumasın diye koydum, dönecek misin çabuk?” Nehir omzunun üzerinden baktı. “Biraz hava alacağım sadece.” Lena başıyla onayladı; annesinin o tanıdık, dalgın yürüyüşünü izledi. Bıraktı gitsin. Köprüye vardığında demir korkuluklara yaslandı. Paslı metal avuçlarını üşüttü ama o üşüme artık yabancı gelmiyordu. Aşağıda su, her zamanki gibi telaşsız ama kararlı akıyordu. Cebinden eski, yuvarlak bir çakıl çıkardı –babasının yıllar önce “Bunu at, dileğini söyle” dediği taşlardan biri. Avucunda sıktı, gözlerini yumdu. “Dilekler eskisi gibi tutmuyor artık,” diye mırıldandı suya. “Ama yine de… siz akarız diye akın. Hepimiz.” Çakılı bıraktı. Su yüzeyinde küçük bir daire belirdi, yayıldı, dağıldı. Nehir o dairenin içinde bir an Marry’nin gülüşünü, Travis’in sessiz bakışını, kendi çocukluğunun koşuşturmasını görür gibi oldu. Sonra hepsi suya karıştı. Eve vardığında soba yanıyordu; Lena elinde tepsiyle mutfaktan çıkıyordu. Üzerinde tarçınlı, sıcak bir kek –annesinin eski tarifinden. “Nehir teyze aradı,” dedi Lena fincanları masaya koyarken. “Küçük Ada yine hasta. Ateşi varmış, annesi çok endişeli.” Nehir duraksadı. Zamanın nasıl katlandığını, nasıl aynı duyguları tekrar getirdiğini hissetti. Marry’nin kucağına aldığı o minik kızın şimdi torununun çocuğu ateşler içinde yatıyordu. “Gidelim o zaman,” dedi usulca. Ertesi gün yola çıktılar. Yağmur başlamıştı; arabanın camında izler bırakıyordu. Lena kullanıyordu, Nehir yan koltukta dışarıyı seyrediyordu. Sileceklerin ritmi nehre benziyordu –gidip gelen, dur durak bilmeyen. Eve vardıklarında Ada yatağında yatıyordu; yanakları kızarmış, gözleri yarı kapalı. Annesi bitkin bir tebessümle karşıladı onları. Nehir hemen yatağın kenarına oturdu, küçük eli avucuna aldı. Ada’nın gözleri hâlâ o tanıdık maviyi taşıyordu –Marry’den miras, Lena’dan geçmiş, şimdi Ada’da parlayan. Nehir usulca şarkıya başladı. Eski bir Fransız melodisi, “La Vie en Rose”. Sesi yılların ağırlığını taşıyordu ama hâlâ yumuşacıktı. Ada’nın nefesi yavaşladı, göz kapakları indi, ateşi inmeye başladı. Gece sobanın başında oturdular. Lena iki fincan çay getirdi –kahve yerine, çünkü geceydi artık. Birini annesine uzattı. “Dedem olsa şimdi ne söylerdi sence?” diye sordu. Nehir buhara baktı, gülümsedi hafifçe. “’Devam ediyoruz,’ derdi herhalde. Başka bir şey demezdi.” “Ya büyükanne?” “’Devam ediyoruz,’ derdi. Sonra da eklerdi: ‘Birbirinizin elini bırakmayın sakın.’” Sobanın çıtırtıları odada yankılandı. Dışarıda yağmur hızlanmıştı. Sabah Ada’nın ateşi düşmüştü. Küçük kız yatakta doğruldu, Nehir’e baktı: “Senin gözlerin ninenin gözlerine benziyormuş, öyle dediler bana.” Nehir’in gözleri doldu. Eğildi, Ada’nın alnına hafif bir öpücük kondurdu. “Evet,” dedi. “Ninenin gözleri. Büyükbabanın elleri. Annenin gülüşü. Hepsi sende toplanmış.” Ada minik parmaklarıyla Nehir’in elini sıktı. Sıcaklığı içini ısıttı. Dönüş yolunda hava açılmıştı. Gökyüzü gri ile mavinin karışımı bir renge bürünmüştü –Travis ile Marry’nin bakışlarının birleşimi gibi. Bahçe evine vardıklarında akşam çökmüştü. Nehir sobayı tutuşturdu, Lena kahve makinesini çalıştırdı. Sonra ikisi nehre indiler. Köprüye yaslandılar; sessizce. Nehir cebinden iki çakıl çıkardı. Birini Lena’ya uzattı. “Beraber mi?” diye sordu. Lena gülümsedi, aldı. Aynı anda attılar. İki daire oluştu suda; birbirine dokundu, birleşti, büyüdü. Nehir derin bir soluk aldı. “Devam ediyoruz,” dedi nehre. Lena annesinin elini tuttu, sıktı. “Devam ediyoruz. Hep beraber.” Nehir başını kızının omzuna yasladı. Nehirin sesi geldi aşağıdan; dalgalar usul usul kıyıya vuruyordu. Sanki Marry ile Travis de oradaydı –el ele, sessizce gülümseyerek bakıyorlardı. Bahçe evinin lambaları yanıyordu. Soba sıcaktı. Kahve kokusu yayılıyordu. Ve nehir… nehir akmayı sürdürüyordu. Gri bakışlar. Mavi gülüşler. Ada’nın küçücük elleri. Ve henüz doğmamış çocukların hayalleri. Hepsi devam ediyordu. Taşınmış, hatırlanmış, bağışlanmış. Ve hâlâ, bitmeden, devam ediyordu. • Nehir, bahçe evinin kapısını usulca araladı; serin bir bahar esintisi içeri doldu, sobanın közlerini hafifçe canlandırdı. Dışarıda nehir, kışın son eriyik sularıyla daha coşkulu, daha gür akıyordu. Lena içeride, mutfak masasında oturmuş, eski bir deftere bir şeyler karalıyordu – Marry’nin el yazısına benzeyen, yuvarlak harflerle. “Ne yazıyorsun?” diye sordu Nehir, montunu askıya asarken. Lena kalemi bıraktı, gülümsedi. “Ada’nın sorduğu şeyleri. ‘Büyükanne Marry neden hep akmaktan bahsederdi?’ diye sordu dün telefonda. Anlatmaya çalışıyorum… ama kelimeler yetmiyor bazen.” Nehir masaya yaklaştı, deftere baktı. Sayfanın ortasında tek bir cümle duruyordu: “Akış, affetmenin en uzun adıdır.” Gözleri nemlendi ama ağlamadı. Sadece başını salladı. “O cümleyi Marry bir keresinde bana söylemişti,” dedi. “Travis’le barıştıktan sonraki ilk yaz. Nehir kenarında oturuyorduk, ayaklarımız suya değiyordu. ‘Akış affetmenin en uzun adıdır’ dedi. Ben anlamamıştım o zaman. Şimdi anlıyorum.” Lena defteri kapattı. “Ada yarın gelecek. Küçük kardeşiyle birlikte. Belki onlara birlikte anlatırız.” Ertesi gün öğleden sonra bahçe evi çocuk sesleriyle doldu. Ada artık on bir yaşındaydı; saçları uzamış, gözlerindeki mavi daha derinleşmişti. Yanında altı yaşındaki kardeşi Efe vardı – Travis’in gri-yeşil gözlerini almış, ama gülüşü tamamen Lena’ya benzeyen bir çocuk. Nehir onları kapıda karşıladı. Ada koşup boynuna sarıldı; Efe utangaç utangaç el salladı. “Nehir ninenin evi hâlâ aynı kokuyor,” dedi Ada burnunu çekerek. “Kahve ve odun dumanı.” Nehir güldü. “Bazı kokular değişmez.” Hep birlikte nehre indiler. Köprüde durdular. Ada cebinden bir avuç çakıl çıkardı – evden getirmişti. “Bunlar dedemin taşlarıymış,” dedi. “Annem verdi. Atınca ne olacağını sordum, ‘Bir şey dile’ dedi. Ama ben dilemek istemiyorum. Sadece atmak istiyorum.” Nehir Ada’nın omzuna elini koydu. “At o zaman. Dilek tutmana gerek yok. Bazen sadece atmak yeter.” Ada bir çakılı nehre fırlattı. Efe de bir tane attı – daha küçük, daha zayıf bir atıştı ama dalga yaptı. İki halka suda karşılaştı, birbirine karıştı. Efe başını kaldırıp Nehir’e baktı: “Marry nine nerede şimdi?” Nehir bir an sustu. Sonra eğildi, Efe’nin göz hizasına indi. “Nehirde,” dedi. “Ve bizde. Ve sizde. O da akıyor. Hepimiz gibi.” Efe kaşlarını çattı, anlamaya çalıştı. Sonra gülümsedi: “O zaman ben de akayım mı?” Nehir’in gözleri doldu bu sefer. “Evet,” dedi. “Sen de ak. Hep beraber.” Akşam bahçe evinde soba başında oturdular. Lena gitarı aldı – Travis’in yıllardır dokunmadığı, ama hâlâ akortlu kalan gitarı. Maria’nın şarkısını çalmaya başladı. Ada eşlik etti; sesi annesinin sesine, Nehir’in sesine karıştı. Efe kucağında battaniyeyle dinledi, gözleri yarı kapalı. Şarkı bittiğinde sessizlik oldu. Sadece sobanın çıtırtısı ve nehrin uzak mırıltısı. Ada birden ayağa kalktı, masanın üzerindeki eski fincanlardan birini aldı – Marry’nin en sevdiği, kenarı hafif çatlamış olanı. “Bunu nehre atalım mı?” diye sordu. “O da aksın.” Herkes birbirine baktı. Nehir başını salladı. “Atalım.” Gece yarısına doğru köprüye çıktılar. Ay nehri gümüş bir yol gibi aydınlatıyordu. Ada fincanı iki eliyle tuttu, sonra bıraktı. Fincan suya değdi, bir an yüzdü, sonra daldı ve akıntıya kapıldı. Nehir fısıldadı: “Ak.” Lena tekrarladı: “Ak.” Ada ve Efe de söylediler: “Ak.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD