39. BÖLÜM

1857 Words
Marry, Travis’in kaçamağını öğrendiği o kasvetli Kasım akşamından sonra bahçe evi bir daha eskisi gibi olmadı. Soğukluk aralarına girmişti; sobanın ateşi yanıyordu ama ısıtmıyordu, kahve fincanları masada soğuyordu, bakışlar birbirine değmiyordu. Marry Travis’e bakarken mavi gözleri hâlâ sevgi doluydu ama o sevginin üstünde ince bir buz tabakası oluşmuştu. Travis ise her sabah erkenden kalkıyor, nehre yürüyor, köprüye yaslanıyor, dalgalara bakıyordu. Konuşmuyorlardı; sadece “Günaydın” diyorlardı, “İyi geceler” diyorlardı. Aralarındaki sessizlik o kadar ağırdı ki, nehir sesi bile bastıramıyordu. Bir akşam Marry sobanın başına oturdu; ellerinde boş fincan, gözleri ateşte. Travis eve döndü; paltosunu çıkardı, kapının yanına astı. Marry konuşmadan önce uzun süre sustu. Sonra sesi çıktı; alçak, kırık ama kararlı: “Travis.” Travis durdu; kapının eşiğinde kaldı. “Efendim?” Marry başını kaldırdı; mavi gözleri Travis’in gri-yeşil gözlerine kilitlendi. “O geceyi düşündüm. Lena’yı düşündüm. Seni düşündüm. Ve kendimi düşündüm.” Travis yutkundu; elleri cebinde yumruk oldu. “Marry… ben—” Marry elini kaldırdı; “Dur. Dinle. Öfkelendim. Kırıldım. Soğudum. Ama sonra… sonra düşündüm. Yıllardır senin titreyen ellerini tuttum. Viktor’un gölgesinde birlikte yürüdük. Düşükler yaşadık. Yalnız geceler geçirdik. Sen gittin o gece. Bir sıcaklık aradın. Buldun. Ama döndün. Döndün çünkü burası evin. Ben buradayım. Ve ben seni hâlâ seviyorum.” Travis’in gözleri doldu; bir adım attı öne. “Marry… ben seni incittim. Affetmeye hakkın yok.” Marry başını salladı; yavaşça, yorgun ama kesin. “Hakkım var. Çünkü aşk hak verir. Affetmek hak vermek değil. Affetmek bırakmaktır. O geceyi bırakıyorum. Lena’yı bırakıyorum. O soğukluğu bırakıyorum. Seni bırakmıyorum.” Travis diz çöktü; Marry’nin önünde, elleri titreyerek Marry’nin ellerine uzandı. Marry ellerini çekmedi; tuttu. Travis’in elleri hâlâ titriyordu; ama Marry’nin elleri sıcaktı. “Affediyor musun?” diye sordu Travis, sesi çatallı. Marry eğildi; Travis’in alnına bir öpücük kondurdu. “Affediyorum. Unutmuyorum. Ama affediyorum. Çünkü seni seviyorum. Hâlâ seviyorum. Ve seni sevmek, o soğukluğu taşımak demek. Taşırım. Birlikte taşırız.” Travis ağladı; sessizce, gözyaşları Marry’nin ellerine damladı. Marry Travis’i kendine çekti; sarıldı. Travis sarıldı; omuzları sarsıldı. “Teşekkür ederim,” diye fısıldadı. Marry cevap verdi: “Teşekkür ederim. Döndüğün için. Akmaya devam ettiğin için.” O geceden sonra soğukluk erimeye başladı; tamamen gitmedi belki, ama inceldi, kırılganlaştı. Marry Travis’e kahve koyarken fincanı yumuşak bırakıyordu artık. Travis Marry’nin omzuna dokunurken eli titremiyordu. Birlikte nehre yürüyorlardı; taş atmıyorlardı, sadece yürüyorlardı. Marry bir sabah Travis’in elini tuttu; “Akıyoruz,” dedi. Travis sıkıca tuttu: “Akıyoruz. Birlikte.” Nehir geldiğinde annesiyle babasını sobanın başında, el ele buldu. “Affettin mi?” diye sordu. Marry gülümsedi; o eski sıcak gülümseme geri dönmüştü, biraz soluk ama gerçek. “Affettim. Unutmadım. Ama sevmeye devam ediyorum.” Nehir annesine sarıldı; Travis de sarıldı kızına. Üçü sobanın başında oturdu; ateş yandı, kahve kokusu doldu odaya. Nehir “Lena’yı getiriyorum haftaya,” dedi. Marry başını salladı: “Getir. O da aksın bizimle.” Lena geldiğinde on üç yaşındaydı; mavi gözleri annesinin mavi gözlerine, dedesinin gri-yeşil gözlerine karışmıştı. Bahçe evine adım attığında sobanın sıcaklığını hissetti, Marry’nin kollarına koştu. “Büyükanne!” diye bağırdı. Marry kucağına aldı torununu; kokusunu içine çekti. Travis Lena’yı omzuna aldı; “Nehir’e taş atmaya gidelim mi?” diye sordu. Lena güldü: “Evet!” Dördü nehre yürüdü; Lena taş attı, dalgalar yayıldı. Marry Travis’in elini tuttu; Travis sıkıca tuttu. Soğukluk hâlâ oradaydı; ama el ele tutuşmak onu eritiyordu yavaş yavaş. Zaman aktı; Marry ve Travis yaşlandı. Bahçe evi aynı kaldı; soba yanıyordu, kahve kokusu doluyordu, nehir akıyordu. Marry Travis’e baktı bir akşam; “O geceyi hâlâ hatırlıyorum,” dedi. Travis başını eğdi: “Ben de.” Marry devam etti: “Ama hatırlamak acıtmıyor artık. Sadece hatırlıyorum. Ve seni hâlâ seviyorum.” Travis Marry’nin elini öptü; gri-yeşil gözleri doldu. “Ben de seni seviyorum. Her soğuk gecede. Her sıcak gecede.” Marry gülümsedi; mavi gözleri parladı. “Akıyoruz,” dedi. Travis cevap verdi: “Akıyoruz.” Nehir ve Lena sık sık geliyordu; bahçe evi doluyordu kahkahalarla, hikâyelerle, şarkılarla. Nehir gitar çalıyordu; Maria’nın şarkılarını söylüyordu. Lena eşlik ediyordu; sesi annesinin sesine karışıyordu. Marry dinliyordu; Travis dinliyordu. Soğukluk erimişti neredeyse tamamen; geriye sadece hatıra kalmıştı –hafif bir iz, ama acıtmıyordu. Marry yetmişine yaklaştığında sağlık sorunları başladı; nefes darlığı, yorgunluk. Travis yanından ayrılmadı; sobayı yaktı, kahve koydu, elini tuttu. Nehir geldi; annesini sobanın başında buldu, babası yanında. Marry gülümsedi; “Akıyorum,” dedi. Travis ağladı; sessizce. Marry elini Travis’in yanağına koydu: “Ağlama. Ak.” Marry öldüğünde Travis yanındaydı; Nehir yanındaydı; Lena yanındaydı. Marry’nin son sözü “Akıyoruz” oldu. Gözleri kapandı; mavi gözler nehre karıştı. Cenaze nehre yakın oldu; Travis şarkı söyledi –Maria’nın şarkısını, “La Vie en Rose”. Ses çatallıydı, ama güçlüydü. Küller nehre döküldü; dalgalar aldı onu, taşıdı. Travis nehre baktı; “Ak,” diye fısıldadı. Nehir babasına sarıldı: “Akıyoruz baba.” Travis başını salladı: “Akıyoruz.” Travis Marry’siz yaşadı; ama yalnız değildi. Nehir ve Lena yanındaydı. Bahçe evi hâlâ aynıydı; soba yanıyordu, kahve kokusu doluyordu. Travis nehre yürüdü her gün; taş attı, dinledi. Bir akşam Nehir’e “Affettim,” dedi. “Her şeyi.” Nehir gülümsedi: “Biz de affettik. Ve akıyoruz.” Travis öldüğünde altmış sekizindeydi; bahçe evinde, sobanın başında, Nehir ve Lena yanındaydı. Son nefesinde “Ak,” dedi. Gözleri kapandı; gri-yeşil gözler nehre karıştı. Cenaze nehre yakın oldu; Nehir şarkı söyledi; Lena eşlik etti. Küller nehre döküldü; dalgalar aldı onu, taşıdı. Nehir yaşadı; annesinin, babasının hikâyesini anlattı Lena’ya. Lena büyüdü; nehre baktı, taş attı. “Akıyoruz,” dedi. Nehir sarıldı kızına: “Akıyoruz. Sonsuza dek.” Marry’nin affedişi böyleydi; soğukluk eridi, aşk kaldı. Nehir akıyordu; dalgaları Marry’nin mavi gözlerini, Travis’in gri-yeşil gözlerini, Nehir’in gri-yeşil bakışlarını, Lena’nın mavi gülüşünü taşıyordu. Affetme oldu; hatırlama oldu. Kırık parçalar nehre karıştı; ama akmaya devam etti. Defter küle döndü. Sobanın ateşi yandı. Ama nehir sönmedi. Marry affetti. Travis affedildi. Akıyorlar. Soğuk eridi. Aşk kaldı. Hatırlanmış, yaşanmış, akıyor. Sonsuza dek. Nehir pencereden nehre baktı; dalgalar her şeyi taşıyordu –kaçamakları, düşükleri, soğuk geceleri, sıcak sarılmaları, affetmeleri. “Akıyoruz,” dedi nehre. Nehir cevap vermedi; ama akmaya devam etti. • Marry’nin affedişi, Travis’in eve döndüğü o soğuk Kasım gecesinden sonra bahçe evini yavaş yavaş, neredeyse fark edilmeden yeniden ısıtmaya başladı. İlk günlerde her şey hâlâ kırılgandı; sobanın ateşi yanıyordu ama alevler kısa ve titrekti, kahve fincanları masada soğuyor, bakışlar birbirine değdiğinde bir an duraksıyordu. Marry Travis’e kahve koyarken fincanı masaya bırakıyor, Travis teşekkür ederken sesi alçak çıkıyordu. Konuşmalar kısa ve dikkatliydi: “Dışarısı soğuk,” diyordu Marry. “Evet, soğuk,” diyordu Travis. Ama o soğuk artık sadece hava değildi; içlerindeki soğukluktu, Lena’nın adı hâlâ aralarında bir gölge gibi dolaşıyordu. Yine de Marry her sabah kalkıyor, sobayı yakıyor, Travis için kahve koyuyordu. Travis de her sabah kalkıyor, Marry’nin yanına oturuyor, elini tutmuyordu ama yakın duruyordu. Yakınlık, dokunmadan da olabiliyordu; bunu ikisi de biliyordu. Günler haftalara, haftalar aylara döndü. Soğukluk inceldi; erimedi belki tamamen, ama inceldi. Marry bir akşam Travis’e “Dışarı çıkalım mı?” diye sordu. Travis şaşırdı; aylardır eve kapanmışlardı. “Nereye?” diye sordu. Marry gülümsedi –o eski, hafif soluk ama gerçek gülümseme– “Nehre. Yürüyelim.” Travis başını salladı; palto giydiler, dışarı çıktılar. Yağmur durmuştu; hava serin ama temizdi. Nehir kenarında yürüdüler; taş atmadılar, sadece yürüdüler. Marry Travis’in elini tuttu; Travis tuttu. Parmakları birbirine kenetlendi; titreme yoktu artık. Marry konuştu; sesi yumuşak ama net: “O geceyi hatırlıyorum hâlâ. Acıyor. Ama acıtmıyor artık. Sadece hatırlıyorum. Ve seni hâlâ seviyorum. Bu sevgiyi bırakmayacağım.” Travis durdu; Marry’ye baktı. Gri-yeşil gözleri doldu; “Ben de seni seviyorum. O geceyi de hatırlıyorum. Ve kendimi affetmeye çalışıyorum. Senin sayende.” Marry başını Travis’in omzuna yasladı; “Affetmek zaman alır. Ama birlikte alırız.” Nehir o kış geldi; annesiyle babasını sobanın başında, el ele otururken buldu. “Affettin mi gerçekten?” diye sordu. Marry gülümsedi; mavi gözleri parladı: “Affettim. Unutmadım. Ama sevmeye devam ediyorum. Sevgi unutmayı gerektirmiyor.” Nehir annesine sarıldı; Travis de sarıldı kızına. Üçü sobanın başında oturdu; ateş yandı, kahve kokusu doldu odaya. Nehir “Lena’yı getiriyorum haftaya,” dedi. Marry başını salladı: “Getir. O da aksın bizimle.” Lena geldiğinde on üç yaşındaydı; mavi gözleri annesinin mavi gözlerine, dedesinin gri-yeşil gözlerine karışmıştı. Bahçe evine adım attığında sobanın sıcaklığını hissetti, Marry’nin kollarına koştu. “Büyükanne!” diye bağırdı. Marry kucağına aldı torununu; kokusunu içine çekti –çocuk kokusu, papatya kokusu, nehir kokusu. Travis Lena’yı omzuna aldı; “Nehir’e taş atmaya gidelim mi?” diye sordu. Lena güldü: “Evet!” Dördü nehre yürüdü; Lena taş attı, dalgalar yayıldı. Marry Travis’in elini tuttu; Travis sıkıca tuttu. Soğukluk hâlâ oradaydı; ama el ele tutuşmak onu eritiyordu yavaş yavaş. Lena sordu: “Büyükanne, dedeyi affettin mi?” Marry güldü; “Affettim. Ve hatırladım. Hatırlamak en büyük aşk.” Lena gülümsedi; Nehir annesine sarıldı: “Akıyoruz.” Zaman aktı; Marry ve Travis yaşlandı. Bahçe evi aynı kaldı; soba yanıyordu, kahve kokusu doluyordu, nehir akıyordu. Marry Travis’e baktı bir akşam; “O geceyi hâlâ hatırlıyorum,” dedi. Travis başını eğdi: “Ben de.” Marry devam etti: “Ama hatırlamak acıtmıyor artık. Sadece hatırlıyorum. Ve seni hâlâ seviyorum.” Travis Marry’nin elini öptü; gri-yeşil gözleri doldu. “Ben de seni seviyorum. Her soğuk gecede. Her sıcak gecede.” Marry gülümsedi; mavi gözleri parladı. “Akıyoruz,” dedi. Travis cevap verdi: “Akıyoruz.” Nehir ve Lena sık sık geliyordu; bahçe evi doluyordu kahkahalarla, hikâyelerle, şarkılarla. Nehir gitar çalıyordu; Maria’nın şarkılarını söylüyordu. Lena eşlik ediyordu; sesi annesinin sesine karışıyordu. Marry dinliyordu; Travis dinliyordu. Soğukluk erimişti neredeyse tamamen; geriye sadece hatıra kalmıştı –hafif bir iz, ama acıtmıyordu. Marry bir gece Travis’e sarıldı; “Affettim seni,” dedi. “Ve kendimi de affettim. Çünkü seni sevdim. Hâlâ seviyorum.” Travis sarıldı Marry’ye; “Ben de seni affettim. Ve kendimi. Akıyoruz.” Marry yetmişine yaklaştığında sağlık sorunları başladı; nefes darlığı, yorgunluk. Travis yanından ayrılmadı; sobayı yaktı, kahve koydu, elini tuttu. Nehir geldi; annesini sobanın başında buldu, babası yanında. Marry gülümsedi; “Akıyorum,” dedi. Travis ağladı; sessizce. Marry elini Travis’in yanağına koydu: “Ağlama. Ak.” Marry öldüğünde Travis yanındaydı; Nehir yanındaydı; Lena yanındaydı. Marry’nin son sözü “Akıyoruz” oldu. Gözleri kapandı; mavi gözler nehre karıştı. Cenaze nehre yakın oldu; Travis şarkı söyledi –Maria’nın şarkısını, “La Vie en Rose”. Ses çatallıydı, ama güçlüydü. Küller nehre döküldü; dalgalar aldı onu, taşıdı. Travis nehre baktı; “Ak,” diye fısıldadı. Nehir babasına sarıldı: “Akıyoruz baba.” Travis başını salladı: “Akıyoruz.” Travis Marry’siz yaşadı; ama yalnız değildi. Nehir ve Lena yanındaydı. Bahçe evi hâlâ aynıydı; soba yanıyordu, kahve kokusu doluyordu. Travis nehre yürüdü her gün; taş attı, dinledi. Bir akşam Nehir’e “Affettim,” dedi. “Her şeyi.” Nehir gülümsedi: “Biz de affettik. Ve akıyoruz.” Travis öldüğünde altmış sekizindeydi; bahçe evinde, sobanın başında, Nehir ve Lena yanındaydı. Son nefesinde “Ak,” dedi. Gözleri kapandı; gri-yeşil gözler nehre karıştı. Cenaze nehre yakın oldu; Nehir şarkı söyledi; Lena eşlik etti. Küller nehre döküldü; dalgalar aldı onu, taşıdı. Nehir yaşadı; annesinin, babasının hikâyesini anlattı Lena’ya. Lena büyüdü; nehre baktı, taş attı. “Akıyoruz,” dedi. Nehir sarıldı kızına: “Akıyoruz. Sonsuza dek.” Marry’nin affedişi böyleydi; soğukluk eridi, aşk kaldı. Nehir akıyordu; dalgaları Marry’nin mavi gözlerini, Travis’in gri-yeşil gözlerini, Nehir’in gri-yeşil bakışlarını, Lena’nın mavi gülüşünü taşıyordu. Affetme oldu; hatırlama oldu. Kırık parçalar nehre karıştı; ama akmaya devam etti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD