Marry, Travis’in kaçamağını öğrendiğinde, Frankfurt’un o puslu, gri Kasım günlerinden biriydi; 2021 yılının sonlarına doğru, yapraklar çoktan dökülmüş, Main Nehri’nin kıyısındaki bahçe evinin bahçesi çıplak ve ıssızdı. Marry elli sekiz yaşındaydı; saçları beyazlamış, ama gözleri hâlâ maviydi –o mavi, Travis’i ilk gördüğü Café am Fluss’taki mavi, Viktor’un gri soğukluğuna karşı koyan mavi. O sabah kahve koyarken telefon çaldı; bilinmeyen numara. Marry açtı; karşıdaki kadın sesi gençti, ama titriyordu. “Ben Lena,” dedi. “Travis’le tanıştık. Bir gece… birlikte olduk.” Marry dondu; kahve fincanı elinde kaldı, buhar yüzüne vuruyordu ama hissetmiyordu. Kadın devam etti: “O geceden sonra gelmedi. Ama ben… vicdan azabı çekiyorum. Bilmeniz gerektiğini düşündüm.” Marry sustu; sonra “Teşekkür ederim,” dedi sadece. Telefon kapandı. Marry fincanı bıraktı; elleri titremedi –Travis’in titremesi gibi– ama göğsünde bir şey kırıldı, sessizce, derin bir çatırtıyla.
O gün Travis nehre yürümüştü; her zamanki gibi, taş atmak için. Marry evde kaldı; sobayı yakmadı, pencereyi açtı, soğuk hava içeri doldu. Travis’in defterini buldu; son sayfada o satır: “Kaçamak. Sıcak. Ama soğukluk bende kaldı.” Marry defteri okudu; kelimeler gözlerine battı, gözyaşları damladı sayfaya. Travis’in titreyen elleri, Viktor’un gri gözleri, kendi düşükleri, yalnız geceler –hepsi aynı satırlarda birikmişti. Marry defteri kapattı; sobaya attı. Sayfalar alev aldı; mürekkep kokusu doldu odaya. Marry izledi; gözyaşları aktı, ama ses çıkarmadı. Alevler yükseldi; Travis’in yazısı küle döndü.
Travis döndüğünde Marry sobanın başında oturuyordu; küller hâlâ sıcaktı. Travis kapıyı açtı; Marry’ye baktı. Marry’nin gözleri maviydi, ama artık o mavi sıcak değildi –soğuktu, Viktor’un gri soğukluğuna yakın bir soğukluk. “Lena aradı,” dedi Marry. Travis dondu; gri-yeşil gözleri büyüdü. “Ne dedi?” Marry cevap verdi: “Birlikte oldunuz. Bir gece.” Travis sustu; elleri titredi –yıllar sonra ilk titreme. “Marry…” diye başladı. Marry elini kaldırdı: “Sus.” Travis sustu. Marry kalktı; Travis’e baktı. “Neden?” diye sordu. Travis cevap verdi: “Yalnızdım. Seninle yalnızdım. Ama o gece… sıcaklık hissettim. Bir an için.” Marry güldü –acı bir gülüş. “Sıcaklık mı? Ben yıllardır soğuk yattım yanında. Sen de soğuktun. Ama ben seni ısıtmaya çalıştım. Sen başka bir kadına gittin.”
Travis diz çöktü; elleri Marry’nin ellerine uzandı. Marry çekti ellerini. “Affet,” dedi Travis. Marry başını salladı: “Affetmek kolay. Unutmak zor.” Travis ağladı; sessizce, gözyaşları yere damladı. Marry izledi; mavi gözleri doldu, ama ağlamadı. “Git,” dedi. “Nehre git. Orada kal.” Travis kalktı; kapıya yürüdü. Kapı kapandı; Marry yalnız kaldı. Sobanın külleri soğudu; oda soğudu.
Günler geçti; Travis eve gelmedi. Marry yalnız yaşadı; sobayı yaktı, kahve koydu, nehre baktı. Nehir geldi bir gün; annesini buldu, sobanın başında, gözleri boş. “Baba nerede?” diye sordu. Marry cevap verdi: “Nehirde. Akıyor.” Nehir annesine sarıldı; Marry sarıldı kızına. “Aldattı beni,” dedi Marry. Nehir sustu; sonra “Affedebilir misin?” diye sordu. Marry başını salladı: “Affettim. Ama unutmadım.” Nehir annesinin elini tuttu: “Akıyoruz anne. Onunla birlikte.”
Travis nehre yürüdü; köprüye yaslandı, nehre baktı. Dalgalar Marry’nin mavi gözlerini, kendi gri-yeşil gözlerini, Lena’nın sıcak tenini taşıyordu. Travis gözyaşlarını tutmadı; “Affet,” diye fısıldadı nehre. Nehir cevap vermedi; ama akmaya devam etti.
Marry yaşadı; yalnız, ama güçlü. Sobayı yaktı, kahve koydu, nehre baktı. Travis’i affetti; ama soğukluk kaldı içinde –hafif, ama kaldı. Nehir geldiğinde annesine sarıldı; “Akıyoruz,” dedi. Marry gülümsedi: “Akıyoruz kızım. Soğuk da olsa akıyoruz.”
•
Marry, Travis’in kaçamağını öğrendikten sonraki haftalarda bahçe evi sessiz bir savaş alanına döndü. Sobanın ateşi yanıyordu ama sıcaklık vermiyordu; Marry sobanın başına oturuyor, kahve fincanını ellerinde tutuyor, gözleri nehre bakıyordu. Travis eve gelmiyordu; köprüdeki bankta, nehir kenarında, bazen bir kafede oturuyordu. Marry onu aramadı; Travis de aramadı. Aralarına giren soğukluk artık görünmez bir duvar gibiydi –sessiz, ağır, keskin. Marry geceleri uyanıyor, Travis’in yanındaki boş yatağa bakıyor, sonra kalkıp pencereye gidiyor, nehre bakıyordu. Dalgalar akıyordu; ama Marry’nin içindeki dalgalar durmuştu. Gözyaşları aktı ilk günlerde; sonra kurudu. Öfke geldi; sonra o da söndü. Yerine derin bir yorgunluk yerleşti –yılların yorgunluğu, düşüklerin yorgunluğu, Viktor’un gölgesinin yorgunluğu, Travis’in titreyen ellerinin yorgunluğu.
Nehir geldi bir gün; annesini sobanın başında, gözleri boş, buldu. “Baba nerede?” diye sordu. Marry cevap verdi: “Nehirde. Akıyor.” Nehir annesine sarıldı; Marry sarıldı kızına, ama sarılışı eskisi gibi değildi –güçsüz, uzak. Nehir sordu: “Affedecek misin?” Marry sustu uzun süre; sonra “Affetmek istiyorum,” dedi. “Ama nasıl?” Nehir annesinin elini tuttu: “Akarak. Nehir gibi. Soğuk da olsa akarak.” Marry başını salladı; gözyaşları yine aktı, ama bu sefer sessiz değildi –hafif bir hıçkırık kaçtı dudaklarından.
Günler geçti; Marry Travis’i aramaya karar verdi. Bir akşam nehre yürüdü; köprüye vardığında Travis’i gördü –bankta oturuyor, nehre bakıyordu. Travis Marry’yi fark etti; gri-yeşil gözleri büyüdü. Marry yaklaştı; Travis kalkmadı, sadece baktı. Marry bankın ucuna oturdu; aralarında bir karış mesafe. “Lena aradı,” dedi Marry. Travis başını eğdi: “Biliyorum.” Marry sustu; sonra “Neden?” diye sordu. Travis cevap verdi: “Yalnızdım. Seninle yalnızdım. O gece sıcaklık hissettim. Bir an için.” Marry güldü –acı bir gülüş. “Ben yıllardır sıcaklık vermeye çalıştım. Sen başka bir kadına gittin.” Travis ağladı; sessizce, gözyaşları banka damladı. “Affet,” dedi. Marry sustu; nehre baktı. Dalgalar akıyordu; yağmur damlaları yüzeyde halkalar oluşturuyordu.
Marry konuştu; sesi titremiyordu artık: “Affetmek istiyorum. Çünkü seni seviyorum. Hâlâ seviyorum. Ama unutmayacağım. O geceyi. O kadını. O soğukluğu.” Travis başını kaldırdı; gri-yeşil gözleri Marry’nin mavi gözlerine baktı. “Unutma,” dedi. “Hatırlamak lazım.” Marry başını salladı: “Hatırlayacağım. Ama yanında olacağım. Soğuk da olsa yanında olacağım.” Travis elini uzattı; Marry tuttu. Eller titremedi; birbirine kenetlendi. Marry Travis’i kendine çekti; sarıldı. Travis sarıldı; gözyaşları Marry’nin omzuna aktı. “Teşekkür ederim,” dedi Travis. Marry cevap verdi: “Teşekkür ederim. Akmaya devam ettiğin için.”
O geceden sonra Travis eve döndü; bahçe evi yeniden ısındı. Sobayı yaktılar; kahve koydular, yan yana oturdular. Konuşmadılar çok; sadece sarıldılar. Soğukluk gitmemişti tamamen; ama erimişti biraz. Marry Travis’in elini tuttu; “Akıyoruz,” dedi. Travis gülümsedi –hafif, gerçek bir gülümseme. “Akıyoruz.”
Nehir geldi ertesi gün; annesini ve babasını sobanın başında, el ele buldu. “Affettin mi?” diye sordu. Marry başını salladı: “Affettim. Unutmadım. Ama akıyoruz.” Nehir sarıldı ikisine; gri-yeşil gözleri annesinin mavi gözlerine, babasının gri-yeşil gözlerine baktı. “Biz de akıyoruz,” dedi. Üçü sobanın başında oturdu; ateş yandı, kahve kokusu doldu odaya. Soğukluk hâlâ oradaydı; ama aşk daha güçlüydü.
Yıllar geçti; Marry yaşlandı, Travis yaşlandı. Bahçe evi hâlâ aynıydı; soba yanıyordu, nehir akıyordu. Marry Travis’e baktı bir akşam; “Affettim seni,” dedi. Travis cevap verdi: “Ben de seni affettim. Kendimi affettim.” Marry gülümsedi; mavi gözleri parladı. “Akıyoruz,” dedi. Travis elini tuttu: “Akıyoruz.”
Nehir kızıyla –Lena’yla– geldi bir gün; dörtü nehre yürüdü. Taş attılar; dalgalar yayıldı. Lena sordu: “Büyükanne, dedeyi affettin mi?” Marry güldü: “Affettim. Ve hatırladım. Hatırlamak en büyük aşk.” Lena gülümsedi; Nehir sarıldı annesine: “Akıyoruz.” Marry başını salladı: “Akıyoruz. Sonsuza dek.”
Marry’nin affedişi böyleydi; bir telefonla başlayan soğukluk, bir soba başında biten sıcaklıkla. Soğukluk eridi; aşk kaldı. Nehir akıyordu; dalgaları Marry’nin mavi gözlerini, Travis’in gri-yeşil gözlerini, Nehir’in gri-yeşil bakışlarını, Lena’nın mavi gülüşünü taşıyordu. Affetme oldu; hatırlama oldu. Kırık parçalar nehre karıştı; ama akmaya devam etti.