Aradan günler geçmişti.
Okula başlama zamanı gelmişti ama uzun bir süredir bana tek bir mesaj bile gelmiyordu. O geceki sözlerinden sonra… o bakışlardan, o imalardan sonra… Berzan’a sormaya cesaret edemiyordum.
Ya oysa? Ya iki yıldır bana yazan, adımlarımı izleyen, nefesimi bile takip eden kişi Berzan’sa? Ya Ferhat’a yapılanları da o yaptırmışsa?
Bu ihtimal neden içimi bu kadar garip bir yere sıkıştırıyordu, ben de bilmiyordum. Ne düşünmem gerektiğini çözemiyordum. Kızmalı mıydım? Rahatlamalı mıydım? Yoksa korkmalı mıydım?
Tek bildiğim şey şuydu: Berzan değişmişti.
Eskiden eve geç gelen, bazen hiç uğramayan adam artık düzenli olarak işten eve geliyordu. Ve daha da tuhafı… eskiden benimle tek kelime etmeyen Berzan, yavaş yavaş konuşmaya başlamıştı. Çok değil… ama yeterince.
O sabah erkenden hazırlanmıştım. Berzan uyandığımda odada yoktum. Aşağı indiğimde kimse ayakta değildi ama kahvaltı masası benim için hazırlanmıştı.
Mutfakta Sibel Hanım beni görünce hemen seslendi: “Hevin Hanım, kahvaltınız hazır.”
Şaşkınlıkla mutfağa geçtim. “Okulda bir şeyler yerim,” dedim, fazla rahat davranmamaya çalışarak.
Sibel çaydanlığı eline alırken başını iki yana salladı.
“Berzan Ağa kahvaltı yapmadan çıkmanızı istemedi.”
Bir an kaldım. Çatalı elimde tutarken içimde garip bir sıcaklık yayıldı ama belli etmedim. Sessizce kahvaltımı yaptım. Sonra bardağı masaya bırakıp sordum: “Berzan nerede?”
Sibel boşalan çay bardağımı doldururken sakince cevap verdi: “Kapıda sizi bekliyor.”
Bir an kalbim hızlandı. Bekliyor mu? Hemen ayağa kalktım.
“Tamam… ellerine sağlık,” dedim aceleyle, çantamı alıp çıktım.
Bahçeye adım attığımda onu gördüm. Duvarın kenarına yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Güneş henüz tam yükselmemişti; yüzüne düşen ışık sert hatlarını biraz yumuşatıyordu.
Yanına doğru yürürken içimdeki gerginliği saklamaya çalıştım. Duruşumu düzeltip başımı biraz daha dik tuttum.
“Günaydın,” dedim, sesim normalden biraz daha kısık çıktı.
Başını hafifçe kaldırdı.
“Günaydın.”
Kısa… ama eskisi kadar soğuk değildi. Arabaya doğru yürüdük. Kapıyı açtı, bindim. O da yerine geçti ve aracı çalıştırdı.
Yola çıktığımızda sessizlik yine aramıza çöktü. Camdan dışarı bakıyordum ki sesi duyuldu: “İyi görünüyorsun.”
Bir an irkildim. Ona baktım.
“Haa?” dedim, refleksle.
Gözlerini yoldan ayırmadı. Omuzlarını hafifçe silkti.
“Yok… bir şey.”
Sonra yine sustu. Ama bu kez o suskunluk eskisi gibi boğucu değildi; garip bir şekilde… daha sakin hissettiriyordu.
Okula yaklaşırken kalbim biraz hızlandı. Arabayı durdurduğunda çantamı toparladım. Kapıyı açmadan önce konuştu: “Çıkmadan ara. Ben geleceğim.”
Bir an durdum. Başımı hafifçe eğdim. “Tamam.”
Kapıyı açıp indim. Birkaç adım attıktan sonra istemsizce arkamı döndüm. Hâlâ bana bakıyordu. Göz göze geldiğimizde hemen önüme döndüm, ama dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrıldı.
Eskiden tek kelime etmeyen adam… şimdi beni bekliyor, kahvaltı hazırlatıyor, iyi görünüyorsun diyor… Bir yandan sinirleniyor, bir yandan da içten içe garip bir güven hissediyordum.
Dengesiz… ama nedense bu dengesizlikten kaçmak da istemiyordum. Okula girdiğim anda kalabalık yüzüme çarpmıştı.
Koridorlar uğultu doluydu; insanlar sağa sola koşuyor, konuşuyor, gülüyordu. Çantamı omzuma biraz daha sıkı geçirdim. İçimde garip bir huzursuzluk vardı… sanki her an biri bana bakıyormuş gibi.
Sınıfımı bulmak için etrafa bakındım ama hiçbir şey net görünmüyordu. En sonunda panoya yöneldim. Duvara asılı koca listeye gözlerimi diktim; isimler, dersler, numaralar… hepsi birbirine karışıyordu.
Telefonumu çıkarıp panonun fotoğrafını çektim. Ekranı büyütüp tarihlere ve derslere bakarken kaşlarımı hafifçe çattım. Tam o sırada yanıma biri yaklaştı.
Adımlarını duymuştum ama başımı kaldırmadım. Yine de içimde bir alarm çalmaya başlamıştı. Kalbim biraz hızlandı.
“Merhaba,” dedi bir ses.
Başımı hafifçe kaldırıp ona baktım ama konuşmadım. Sadece kısa bir baş selamı verdim. Bakışlarım temkinliydi; bedenim otomatik olarak biraz gerildi.
“Ben Emir,” dedi gülümseyerek.
Çok rahat görünüyordu… fazla rahat.
Gözlerimi ondan ayırmadan, soğuk bir tonla cevap verdim: “Hevin.”
Bir an beni süzdü. “Hangi bölüm?” diye sordu.
“Psikoloji.”
Gözleri parladı.
“Aa, ben de psikoloji.”
İçimden istemsizce Of… diye geçirdim.
“Birinci sınıf mı?” diye devam etti.
Bir an duraksadım. Aynı sınıfta olabileceğimizi düşündüm; gereksiz bir gerilim yaratmak istemedim.
“Evet.”
Gülümsedi.
“Ben de.”
Sonra panoya doğru uzanıp bir yeri işaret etti.
“Bak, sınıf 302. Şurada yazıyor.”
Gözlerimi işaret ettiği yere kaydırdım. Doğruydu.
“Beraber gidelim istersen,” dedi.
Omuzlarımı hafifçe silktim. “Olur,” dedim kısa bir sesle.
Yan yana yürümeye başladık. Adımlarımı hızlı tutmaya çalıştım; mesafemi koruyordum. Çantamı omzumda biraz daha sıkı kavradım. Yürürken gözü istemsizce elime kaydı. Parmağımdaki yüzük parlıyordu.
Kaşları hafifçe çatıldı. Bir an durdu, sonra soğuk bir tonla sordu: “Evli misin?”
Bir an şaşırdım, sonra yüzüğüme baktım.
“Evet,” dedim rahatça.
Gülümsedi, sanki bunu tatlı bir sohbet konusu yapıyormuş gibi.
“Çok gençsin.”
Bakışlarım sertleşti.
“Yaşım mı evliliğimi belirliyor?” dedim düz bir sesle.
Gülümsemesi bir an dondu. Hemen toparladı.
“Yok, yani… belli ki bayağı âşık olmuşsunuz,” dedi, hafif alaylı bir tonla.
İçimde bir şey gerildi.
Dışarıdan sakin görünmeye çalıştım ‘Ne demezsin.’ Ona doğru dönüp, gözlerimi biraz kısarak baktım.
“Evet” dedim.
Bir süre sessizce yürüdük. Koridorun sonunda sınıf kapısı görünüyordu. İçeri girenler, çıkanlar vardı. Kalbim yine aynı huzursuzlukla attı… ama bu kez okul yüzünden değil.
Sınıfın önünde durduğumuzda Emir kapıyı işaret etti.
“İşte burası.”
Başımı kısa bir hareketle salladım.
“Sağ ol.”
Ve içeri girerken, istemsizce kapıya bir kez daha baktım… sanki Berzan bir yerlerden çıkacakmış gibi.
Dersler bittiğinde kampüs yavaş yavaş boşalıyordu. İlk hafta olduğu için çoğu kişi gelmemişti ama ben gitmek istedim. Burada kalmak… nefes almak… biraz yalnız kalmak iyi gelmişti.
Telefonumu çıkarıp Berzan’ı aradım. Birkaç saniye çaldı, sonra açıldı.
“Çıkıyorum,” dedim kısa.
“Kapıda bekle,” dedi hemen. “Geliyorum.”
Telefonu kapattım ve kapıya doğru yürüdüm. Dışarıda serin bir rüzgâr vardı; çantamı omzuma biraz daha sıkı çektim. Beklerken Emir ve Zilan yanıma geldiler. Bir süre üçümüz de konuştuk. Zilan saate baktı, sonra uzakta duran arabasını gösterdi.
“Ben gidiyorum, yarın görüşürüz,” dedi gülümseyerek.
Başımı salladım. “Görüşürüz.”
Zilan uzaklaşırken ben hâlâ kapıya bakıyordum. Birkaç saniye sonra onu gördüm. Berzan.
Biraz uzakta durmuştu. Işığın altında yüz hatları keskinleşmişti. Lens takmama rağmen bu mesafeden ifadesini seçemiyordum… ama duruşu bile gergindi. Tam o sırada telefonum titredi.
Mesaj geldi. Ekrana baktım.
Bilinmeyen numara. Kalbim bir an tekledi. Mesajı açtım: “Yanındakini sen mi gönderirsin, ben mi öbür tarafa göndereyim?”
Dondum. Nefesim boğazıma takıldı. Ekrana bakakaldım; kelimeler gözlerimin önünde bulanıklaştı. Şokum daha geçmemişti ki, uzaktan ani bir fren sesi patladı. Başımı kaldırdım.
Berzan arabayı tam önümde sertçe durdurmuştu. Kapıyı hızla açtı, indi ve iki büyük adımla yanımıza geldi. Emir’le arama girdi; omzumdan tuttu. Sıkıydı.
Sonra Emire döndü.
“Sen kimsin?” dedi, sesi buz gibiydi.
Emir yutkundu.
“Ben…”
“Emir,” diye araya girdim hemen. “Sınıftan.”
Emir konuşacak oldu ama Berzan devam etmesine izin vermedi. Gözlerini bir an bile ondan ayırmadan konuştu: “Ben de kocasıyım.”
Sonra tek kelimeyle bitirdi: “Gidebilirsin.”
Emir bir şey söylemeye çalıştı. “Ben…”
“Hadi.” Sesinde tartışmaya yer yoktu.
Emir birkaç adım geri attı. Bakışları hem şaşkın hem tedirgindi. Uzaklaşırken bir kez bana baktı ama hiçbir şey diyemedi. Ben ise şok içindeydim.
“Ne oluyor?” diye sordum.
Berzan cevap vermedi. Kolumu bırakmadan “Yürü,” dedi ve beni arabaya doğru çekti. Sertçe kapıyı açtı, neredeyse bindirdi. Araba hareket ettiğinde hâlâ şaşkınlıkla ona bakıyordum.
“Ne yapıyorsun?” dedim sesim titreyerek.
Cevap vermedi. Arabayı hızla sürdü; kampüsün içinden geçip daha sakin bir yola saptı. Ve arabayı aniden durdurdu. Nefesi ağır, düzensizdi. Direksiyonu sıkı sıkı tutuyordu. Kalbim çarptı. Korkmuştum.
“Ne oluyor?” diye tekrar sordum, bu kez daha panik içinde.
Berzan nefesini kontrol etmeye çalışıyordu… ama başaramıyordu. Ve o an içimdeki her şey patladı.
Kendimi tutamadım; ağzıma geleni söyledim: “Beni kıskandığını söyleme sakın! Senin derdin ne biliyor musun? Erkekliğin!”
Sözlerim keskin çıktı.
“Sırf o kâğıda imza attık diye sahibim oldun ya… aman başkası bakmasın, aman kimse görmesin beni!”
Nefesim hızlanmıştı.
“Görüyorlar ama, Berzan Ağa! Ben de görülüyorum!”
Birden bağırdı: “Kes sesini!”
Gözlerim doldu. Dudaklarım titredi.
“Senin gözünde ben yüzüne bile bakılmayacak kadar çirkinim ya!”
“Sus,” dedi daha sert.
Gözlerimden bir damla aktı.
“Kız çocuğuyum ben! Ne susuyorsun, konuşsana! O çocuk da benim yaşlarımda. Düşmanının kardeşiyim ben!”
O an Berzan aniden elimi yakaladı. Kolumu çekmeye çalıştım ama bırakmadı. Sertçe çekip elimi göğsüne bastırdı. Avucumun altında kalbi çarpıyordu. Delicesine.
Hızlı… düzensiz… sanki göğsünden çıkacak gibiydi. Nefesi bozulmuştu; derin derin almaya çalışıyordu ama yetmiyordu. Donup kaldım.
“Ne oluyor?” dedim fısıltıyla.
Gözleri bana kaydı.
“Sen psikologsun… sen söyle.”
Bir an beynim boşaldı.
“Daha bugün birinci sınıfın, ilk günü!” dedim panikle. “Ne psikoloğu?!”
Kalbim korkuyla sıkıştı.
“Panik atak mı?” dedim titreyerek.
Başını kısa bir hareketle salladı. O an içim buz gibi oldu.
“Ne yapmam gerekiyor?” diye sordum, sesim çatlayarak. Elim hâlâ göğsündeydi… ve her çarpışında daha da hızlanıyordu. Daha çok korktum.
“Acil hastaneye gidelim,” dedim hemen, gözlerim dolarak.
Bir anda ağlamaya başladım. Gözyaşlarım yanaklarımdan aktı.
“Ağlama,” dedi.
Nefesimi tuttum ama boğazımdan bir hıçkırık kaçtı.
“Ağlama Hevin,” dedi sertçe.
“Bana bağırma!” dedim titreyerek.
Bir süre sessizlik oldu. Ben nefesimi kontrol etmeye çalıştım… o da. Yavaş yavaş ikimiz de sakinleştik. Avucum hâlâ göğsündeydi; kalbi artık daha düzenli atıyordu. Başımı kaldırıp ona baktım.
“Ne tetikledi?” diye sordum daha sakin bir sesle.
Berzan bana döndü. Çenesi sıkıldı… ama cevap vermedi. Gözleri karardı. Sonra hiç konuşmadan arabayı tekrar çalıştırdı ve yola çıktı.
Eve döndüğümüzde araba henüz durur durmaz Berzan kapıyı açıp indi. Bana tek kelime etmedi; adımları hızlıydı, omuzları gergindi. İçeri girer girmez doğruca merdivenlere yöneldi.
Emine Hanım salondan seslendi: “Hoş geldiniz.”
Başımı hafifçe eğdim.
“Hoş bulduk anne.”
Nefesimi yavaşça verip çantamı omzuma aldım.
“Ben üzerimi değiştireyim,” dedim.
Onun peşinden çıktım. Kapıyı çalmadan odaya girdim. Berzan pencerenin önünde durmuştu; dışarı bakıyordu ama bakmıyormuş gibiydi. Sırtı bana dönüktü. Bedeninden yayılan gerginlik neredeyse havayı bile sertleştiriyordu. Kapıyı sessizce kapattım. Çantamı köşeye bıraktım. Bir süre sadece ona baktım. Sonra, daha fazla susamadım.
“Neden… benden kaçıyormuşsun gibi hissediyorum?” dedim yavaşça.
Omuzları hafifçe gerildi ama dönmedi.
“Kaçmıyorum,” dedi kısa.
İçimde bir şey sıkıştı. Bir adım attım, sonra bir adım daha… ona yaklaştım. Pencereyle arasına girecek kadar. Hemen geriye çekildi.
“Ne yapıyorsun?” dedi sertçe.
Durmadım. Biraz daha yaklaştım. Neredeyse dibindeydim. Elimi yavaşça kaldırdım. O an bedeninin kasıldığını gördüm. Çenesi sıkıldı, nefesi değişti.
“Elini indir,” dedi boğuk ama öfkeli bir tonla. “Dokunma.”
Donup kaldım.
“Neden?” dedim, sesim çatlayarak. “Kocam değil misin?”
Bir an sustu. Bakışları karardı.
“İstemiyorsun.”
Tek kelime… ama içime bıçak gibi saplandı. İstemiyorum demedi. İstemiyorsun dedi. Sanki benim sınırım, benim rızam, benim korkum onun için bir duvarmış gibi. Kalbim göğsümde ağırlaştı. Geri çekilmedim ama elim havada asılı kaldı.
Başımı iki yana salladım.
“Ben seni anlamıyorum, Berzan.”
Gözleri kısa bir an bana kaydı; sert, karanlık, kapalı.
“Anlamazsın zaten.”
Sonra yanımdan geçti. Omzum neredeyse ona değdi ama değmedi. Banyoya girdi, kapıyı arkasından kapattı. Kapının kapanış sesi odada yankılandı. Olduğum yerde kaldım. Avucum hâlâ havada asılıydı. Yavaşça indirdim.
Kalbim hızlı atıyordu ama bu kez korkudan değil… bir tür çaresizlikten. Dudaklarımı ısırdım. Benden kaçmıyorsan… neden bu kadar uzaksın?
Banyodan su sesi kesildiğinde nefesimi tuttum. Kapının açılışını duydum ama başımı çevirmedim… çeviremedim. Yatağın kenarında oturuyor, dizlerimin üstünde duran ellerime bakıyordum. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu; az önce yaşananlar göğsümde ince bir sızı gibi duruyordu.
Ayak seslerini duydum. Yavaş… ağır… bana doğru. Sonra bir anda fark ettim. Gölgesi önümde duruyordu. İstemeden başımı kaldırdım ve o an donup kaldım. Banyoda giyinmemişti.
Belinde yalnızca beyaz bir havlu vardı; omuzlarından aşağı hâlâ damlayan su, teninde ince bir parlaklık bırakmıştı. Saçları hafif ıslaktı, alnına birkaç tutam düşmüştü. Göğsü hâlâ inip kalkıyordu ama az önceki gibi çarpık değildi… daha sakin, daha kontrollüydü.
Bir an gözlerim istemsizce göğsüne kaydı, sonra hızla yüzüne çıktım. Yüzümün yandığını hissettim. Utandım. Çok utandım. Ama bakışımı çeviremedim. Sanki hareket edersem bir şey bozulacakmış gibi… sanki nefes alsam bu an dağılacakmış gibi öylece kaldım. Gözlerim onda, nefesim boğazımda asılı kaldı. O da bana baktı.
Bu kez sert değildi. Kaşları çatık değildi. Gözlerinde öfke yoktu… daha çok yorgunluk, suçluluk ve içten içe bir kırılganlık vardı. Bir süre hiç konuşmadık. Ben bekledim. Bir şey söylemesini bekledim. Sonunda sesi geldi daha alçak, daha sakin, daha… insan.
“Seni korkuttuğumu biliyorum.”
Bir an durdu, nefesini verdi.
“Özür dilerim.”
Göğsüm sıkıştı. Bu cümle beklediğim her şeyden daha ağır geldi. Dudaklarım aralandı ama kelimeler zor çıktı.
“Neden… böylesin?” dedim fısıltıyla.
Ne demek istediğimi ben bile tam bilmiyordum. Neden bu kadar serttin? Neden bu kadar kırılgındın? Neden bu kadar yakınken bu kadar uzaktın?
Sorayım mı? diye düşündüm.
O sen misin? Mesajları atan… Beni izleyen… Ferhat’ı durduran… O gece sınırda duran… Bir an içim ürperdi. Ama dudaklarım kilitlenmişti. Sormadım. Bakışlarım yüzünden kayıp havluya, sonra tekrar gözlerine gitti. Kalbim tuhaf bir ritim tutmuştu.
Ve o an kendimi en beklenmedik düşünceyle yakaladım: Umarım o sensindir. Bu düşünce içimi hem yaktı hem ısıttı. Eğer oysa… korkutucuydu. Ama değilse… daha korkutucuydu.
Bir süre öylece kaldık. Ben bakıyordum… o bakıyordu. Sonra, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı ama bu gülümseme değildi; daha çok bir nefes verme gibi, yorgun bir ifade.
“Hâlâ bakacak mısın?” dedi, sesi alçak ama sakindi.
Bir an durdu, sonra ekledi: “Benim için sıkıntı yok.”
Yüzüm daha da alev aldı. Kalbim göğsümde sertçe çarptı. Bir şey söyleyemedim; refleksle arkamı döndüm. Omuzlarımı sıkılaştırdım, bakışlarımı duvara sabitledim.
Arkamdan kıyafet hışırtıları geldi. Havlunun düşüşü, dolabın açılışı, kumaşın tenine sürtünüşü… her ses kulaklarımda büyüyordu. Nefesimi daha yavaş almaya çalıştım ama başaramadım. İçimden kendime kızdım. Topla kendini, Hevin.
Cesaretimi toplamaya çalıştım ama kelimeler boğazımda düğümlenmişti. Nasıl sorayım? diye düşündüm. Doğrudan mı? Dakikalar mı geçti, saniyeler mi bilmiyorum.
En sonunda dayanamadım.
“Bitti mi?” dedim, sesim normalden biraz daha ince çıktı.
Cevap gelmedi. Biraz daha bekledim. Duvarın desenlerini saydım, nefesimi kontrol etmeye çalıştım.
“Bitti mi?” diye tekrar sordum.
Yine ses yok. Kalbim hızlandı. Tedirginlikle yavaşça döndüm. Berzan koltukta oturuyordu.
Üzerinde gri bir eşofman, beyaz bir tişört vardı. Saçları hâlâ hafif nemliydi; alnına düşen birkaç tutamı geriye atmıştı. Bir eli dizinde, diğerinde telefon… ekrana bakıyordu.
Nikâh gecesi söylediği sert sözler kulaklarımda çınladı… ve şimdi, bugün, banyodan çıkıp özür dileyişi gözümün önüne geldi. Bu tezat göğsümü sıkıştırdı.
Derin bir nefes aldım ve ona doğru birkaç adım attım. Ayak seslerim halıda neredeyse duyulmuyordu. Yaklaştığımı fark ettiğinde başını telefondan kaldırdı.
Bakışları hemen yüzüme geldi. Bu kez kaçmadı. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Avuçlarım terlemişti. Dudaklarımı ısırdım, sonra bıraktım. Ve daha fazla düşünmeden, daha fazla dolandırmadan, nefesimi tutup sordum: “O sen misin?”
Bakışları yüzümde kaldı. Telefonu elinde hareketsizdi. Ne “evet” dedi… ne “hayır” Ama o sessizlik, her şeyden daha yüksek sesle konuştu.