Örf, adet, gelenek

2396 Words
Telefonu kapattığım anda kapı açıldı. İrkilerek doğruldum. Kalbim boğazıma kadar çıktı. Elim titredi ve telefon avucumdan kayıp yere düştü. O an çıkan ses, odanın sessizliğini yırtar gibi oldu. Berzan kapının önünde durdu. Bir bana baktı, bir yere düşen telefona. Kaşları hafifçe çatıldı. “Ne oluyor?” der gibi bakıyordu. Ben refleksle boğazımı temizler gibi öksürdüm. Nefesim düzensizdi. Sanki yakalanmıştım. Oysa suçlu değildim, ama içimde o suçluluk hissi ağır ağır yükseliyordu. “Ben… ben… eve gelince gördüm de,” diye başladım. Sesim titriyordu, kelimeler ağzımda birbirine dolaştı. “Odayı… değiştirmişler.” Berzan etrafa baktı. Duvarlara, perdeye, yatağa… Sonra yüzünü buruşturdu. “Zaten senin zevkine uygun değil.” Sesi soğuktu. Yine o küçümseyen ton. Sanki benim zevkim konuşmaya değmezmiş gibi. Ben yatağın kenarından kalktım. Bir an ne yapacağımı bilemedim, sonra kendimi köşedeki koltuğa attım. Dizlerimi karnıma çekip oturdum. Berzan derin bir nefes aldı. “Yarın babanın evine gitmen gerekiyor.” Sanki beklemediğim bir cümleydi. Ama içimde bir yer bunu önceden biliyormuş gibi sızladı. “Ne için?” dedim, istemsizce. “Örf, adet, gelenek,” dedi kısa keserek. Başımı salladım. “Bunları da bilmiyorsun,” dedi. “Kaç kere evlendim sanki,” dedim. Cümle ağzımdan çıkar çıkmaz sustum. Keşke demeseydim. Burnundan kısa bir nefes vererek güldü. O gülüş içimde bir çizik daha açtı. Üzerimi değiştirmiştim. Gözlerim odada dolaştı. Nerede giyeceğim? der gibi etrafa baktım. Dolaba yöneldim. Bir çarşaf çıkardım. Koltuğun yanına geldim, çarşafı açtım. Telefonumu yerden aldım. Yastığın altına ittim. Gözlüğümü de çıkarıp yanına bıraktım. Koltuğa uzandım. Sırtını ona döndüm. Odanın içi sessizleşti. Bir süre yerinden kalkmadı. Ben nefes alışını duyuyordum. Taş duvarların içinden geçen gecenin serin kokusu vardı. Çarşafın yeni yıkanmış sabun kokusu, odanın eski tahta kokusuna karışıyordu. Sonra odanın içinde hafif sesler dolaştı. Kıyafet çıkarma sesi. Bir şeyin yere bırakılışı. Ayakkabıların kenara itilmesi. Sesler kesildi. Yatağın yayları hafifçe inledi. Uyuduğunu düşündüm. Kafamın içinde mesajlar dönüyordu. Babamın evi. Yarın. Kalbim yavaş yavaş sakinleşti. Sonra gözlerim kapandı. Ve ben de, o odanın sessizliğinde, yavaşça uykuya daldım. Sabah gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey, kolumun uyuşmasıydı. Gece istemeden aynı pozisyonda kalmışım; omzumda ince bir sızı vardı. Çarşafın kenarı belime dolanmış, bacağımın biri açıkta kalmıştı. Odanın serinliği o açıkta kalan yerden içime sızıyordu. Bir süre kımıldamadım. Sadece dinledim. Konağın sabah sesi bile farklıydı. Uzak bir yerlerden tencere kapağına benzeyen metal bir tıkırtı… Koridordan geçen ayak sesleri… Taş duvarların içinde yankılanıp kaybolan bir sessizlik. Başımı çevirdim. Yatak genişti ama boştu. Berzan yoktu. Gözüm istemsizce yatağa kaydı. Yatakta çarşaf buruşmuş, bir tarafı yere sürünmüştü. Sanki biri gece boyunca kendini o çarşafa sarıp uyumuş, sonra sessizce kalkıp gitmişti. İçimde bir rahatlama kabardı; ağzımdan çıkmayan bir nefes, sanki boğazımdan çözülüp aşağı indi. Yavaşça doğruldum. Saçlarım yüzüme yapışmıştı; ensemde terin tuzlu kokusu vardı. Yastığın üzerinde kendi şampuanım değil, bu evin sabunu kokuyordu: keskin, temiz, yabancı. Gözlüğümü aradım. Koltuğun kenarındaydı. Aldım, taktım. Dünya netleşince odanın yeni hâli gözüme daha sert battı. Yatak büyümüş, dolap büyümüş, her şey “gelin” diye bağıran bir şeye dönüşmüş… Ben o gösterişi sevmiyordum. Eski hâli daha dürüsttü. Sade… hiç olmazsa “rol” yapmıyordu. Sonra aklıma telefon geldi. Yastığın altına uzandım. Parmaklarım telefonun soğuk kenarına değince ürperdim. Ekranı açtım. Saat: 09.00 Bildirimler ekranı doldurmuştu. Mesaj ikonunun yanında sayı vardı. Bir anda mideme bir taş oturdu. Saate baktım. Gece dörde doğru… Avuç içim terledi. Yutkundum. Parmağım titreyerek mesajlara gitti. Mesajı açtım. Ekrana düşen ilk cümleyle içimdeki bütün sıcaklık çekildi. “Mesajları açmışsın sonunda.” “Benim yazdıklarımı okumadan duramıyorsun, değil mi Hevin?” Nefesim istemsizce hızlandı.Devamı geldi. Üst üste. “İstersen yüz kere engelle.” “Ben yine bulurum.” “Yeni hesap açmak zor değil.” “Zor olan şey sensiz bir gün geçirmek. Ben onu da yapıyorum.” Parmağım ekranı kaydırdı. Sanki bir şeyi itiyormuşum gibi… ama cümleler bitmiyordu. “Şu an yanında uyumak isterdim.” “Kokunu alabilmek için neler vermezdim.” Kalbim küt küt atmaya başladı. Kulağımın içinde kanın sesi vardı. Telefonu biraz uzaklaştırdım. Sanki ekran bana çok yakın durursa o cümleler derimin altına girecekti. Bir mesaj daha: “Gözlerin…” “O ela gözlerin.” “Ben onları rüyamda değil, gerçekte görmek istiyorum.” “Gözlüğünü çıkarınca yüzün değişiyor.” “Sen fark etmiyorsun ama ben fark ediyorum.” Bir an donup kaldım. Gözlüğümü çıkarınca? Boğazım kurudu. “Ben fark ediyorum” cümlesi… sadece cümle değildi. Birinin beni izlemiş olma ihtimali, odaya bir koku gibi yayıldı: metalik, keskin, midemi bulandıran bir koku. Gözüm kapıya kaydı. Kapı kapalıydı. Oda sessizdi. Ama ben kendimi ilk kez gerçekten çıplak hissettim. Sanki üstümde kıyafet var ama ben yine de görünürüm. Mesajlar devam ediyordu. Saat 02.00’den 04.00’e kadar aralıksız. “Adını her düşündüğümde içimde yarım kalan bir şey tamamlanıyor, Hevin.” “Umudum.” “Geleceğe bakabildiğim tek yer sensin.” “Seni görmediğim günler, eksik yazılmış cümleler gibi.” “Özlem dediğin şey bazen bir insanın adıdır. Benimki senin.” “Günlerimi senin adınla sayıyorum.” “Seni düşünmediğim bir dakika bile yok.” Parmaklarım daha da soğudu. “Bazı insanlar kavuşmak için sevilmez, beklemek için sevilir… sen öylesin.” “Seni beklemek bile güzelken, seni sevmek nasıl ağır olsun.” Bu romantik gibi görünen cümlelerin altında başka bir şey vardı. Bir yapışkanlık. Bir sahiplenme. Bir “ben seçtim, o yüzden benim” hali. Ve o hal beni korkutuyordu. “Sen beni fark etmiyorsun. Ama ben seni her gün biraz daha seçiyorum.” İçimden bir ses “Yeter” diye bağırdı. Ama ben ekrana bakmaya devam ediyordum; sanki bakmazsam daha kötü olacakmış gibi. Sonra… en rahatsız edici kısım geldi. Cümleler kısa, kesik, emin. “Dün gece yeni evindeydin.” “Yeni yatakta.” “Yeni perdelerin altında.” “İnsan yeni şeylere çabuk alışır sanıyor.” “Alışabildin mi?” O an, nefesim boğazımda kaldı. Sanki biri odanın içinde yürümüş de taşlar onu saklamış gibi. Nerden biliyor beni nerden görüyor. Nerden takip ediyor. Biri yıllardır benimle dalga geçiyor, diye düşündüm. İsminin anlamıyla oynayıp durması, her anlamdan cümle üretmesi… Bu “şiir” değildi. Bu bir işaret fişeğiydi. “Ben buradayım” demenin süslü bir yolu. “Deli herhalde,” dedim fısıltıyla. Sesim çıkınca daha da ürperdim; kendi sesim bile odada yabancı durdu. Telefonu hızla aşağı kaydırdım. En alta indim. Son mesajlar. Saat 03.58. “Sabah uyanacaksın.” “Gözlüğünü takacaksın.” “Sonra ‘neden bitmiyor’ diye düşüneceksin.” “Bitmiyor, Hevin.” “Çünkü ben bitirmiyorum.” Elim bir an boşaldı. Telefonu düşürmedim ama sanki düşecekmiş gibi oldu. Kollarımın içi buz kesti. Artık düşünmeden hareket ettim. Mesajlardan çıktım. Hesabın üstüne bastım. Engelle. Ekranda “Emin misiniz?” diye soran o küçük kutuyu gördüm. Emin miyim? Ben iki yıldır “emin”dim zaten. Engelleye bastım. Sonra telefonu yastığın altına ittim. Sanki görünmez yaparsam beni de görünmez kılacakmış gibi. Koltuğun kenarında bir süre oturdum. Nefesimi düzeltmeye çalıştım. Dışarıdan kuş sesi geliyordu. Bir de uzaktan çay kaşığının bardağa değen tınlaması… Hayat sürüyordu. Sadece benim içimden bir şey kopmuştu. Kalktım. Üzerimi değiştirdim. Saçımı topladım. Yüzümü yıkadım. Su soğuktu; yüzümdeki sıcaklığı alıp götürdü ama içimdeki titremeyi götürmedi. Kahvaltı için aşağı indim. Evde Emine Hanım ve kızlar vardı. Rojda ile Berfin beni görünce gülerek: “Günaydın yenge,” dediler. İkisi de benden büyüktü. Yirmili yaşlarının ortasında… üniversite okumuşlar, sonra eve dönmüşlerdi. Zorla evlendirilmemiş, aile tarafından sevilen kızlardı. Onların rahatlığı, gözlerindeki güven… benim üzerimdeki kıyafet kadar görünürdü. Emine Hanım da gülümsedi. “Gel kızım,” dedi. Sofrayı işaret etti. Etrafıma baktım. “Çıktılar,” dedi Rojda. “Babam ve abilerim. Sabah erken giderler.” Benim duyduğum kadarıyla, Silvan ailesinin erkekleri çoğunlukla inşaatların başına gider, şantiye dolaşır, gün boyu orada olurdu. Sofraya oturdum. Kahvaltıya uzanacakken aklıma dün geceki konuşma geldi. “Emine anne… bugün annemlere gidecekmişim ?” “Evet,” dedi. “Düğünden sonra adettir. Bir iki gün kalırsın.” Başımı salladım. “Kahvaltıdan sonra çocuklar bırakır seni,” diye ekledi. Lokmamı ağzıma attım ama tadını alamadım. Çayın sıcaklığı boğazımdan geçti, içimdeki düğümü çözmedi. Yine de yedim. Sonra “odaya çıkayım” dedim. Kahvaltımı bitirdikten sonra ağır ağır odama çıktım. Dolaba baktım. Elimin altında o kadar çok kıyafet vardı ki… ama ben yine de birkaç sade parça seçtim. Ne götüreceğimi değil, neyi bırakacağımı düşünür gibiydim. Çantayı kapattım, aşağı indim. Emine Hanım avluda durmuştu. Çalışanlara seslendi: “Gelini babasının evine bırakın.” Vedalaştık. Emine Hanım saçımı düzeltti, “İki gün,” dedi. “Dinlen.” Kapıdan çıktım. Tam o sırada Nujin’le karşılaştım. O da elinde küçük bir çanta, aynı yolun yolcusuydu. Berdel olduğu için o da babasının evine gelecekti. Göz göze geldik. Başımı salladım. Ama benim evime varınca… hiçbir şey düğündeki gibi değildi. Kapıdan girdim. Annem mutfaktaydı. “Hoş geldin,” dedi, ama gözünü bile kaldırmadı. “Gel, yardım et.” Ne sarılma vardı, ne “nasılsın”. Ben de bir şey demedim. Önlüğü aldım, geçtim. Nasıl olsa iki gün, dedim içimden. Sebze doğradım. Hamur yoğurdum. Tencere taşıdım. Bulaşık yıkadım. Evde hayat bana göre hiç değişmemişti. Ben sadece üstüne “gelin” etiketi yapıştırılmış eski bir kızdım. Akşam oldu. Abilerim sofradaydı. Benimle konuşmadılar. Zaten kız kısmı erkek ortamına fazla karışmazdı. Yemekten sonra odama çıktım. Ama… benim odam yoktu artık. Oda çocuk odası yapılmıştı. Küçük yatak, oyuncaklar, duvara asılmış renkli şeyler… Bir süre kapının önünde öylece kaldım. Sonra annemin yanına gittim. “Ben… nerede kalacağım?” Annem yüzüme bile bakmadan: “Ayarla bir yer,” dedi. “Zaten birkaç gün.” Birkaç gün. Bu evde ben her zaman “birkaç gün”düm. Bir döşek bulduk. Çocuk odasının köşesine serdim. Yatağa uzandım. Tavana baktım. Son birkaç gün gözümün önünden geçti: sonra burası… Hayatım, sanki bir yerden bir yere taşınan ama hiçbir yerde açılmayan bir bavul gibiydi. O gece uzun süre uyuyamadım. Düşündüm. Ne olduğumu. Nerede durduğumu. Nereye sıkıştığımı. Ve içimden şu cümle geçti: Ben bu dünyada kimsenin evi değilim.” Ev uyumuştu. Gözlerim kapanacak gibiydi. Tam o sırada telefon titreşti. Kısa. Ama bütün vücudum irkildi. Elim yavaşça yastığın altına gitti. Telefonu çıkardım. Ekran karanlıkta yüzümü aydınlattı. Yeni bir mesaj. Engellediğim halde… yeni bir hesap. Kalbim sıkıştı. Parmaklarım soğudu. Bir süre ekrana bakakaldım. Sonra açtım. Mesajda “Sanma ki sustum.” “Sanma ki seni unuttum.” “Düşündüğüm her yerde sen varsın.” “Şu an buradayım.” “Seni bırakmadım, Hevin.” Altında bir satır daha: “Geceler geçiyor ama sen geçmiyorsun.” Telefonu elimde tuttum. O karanlıkta kelimeler, sanki odanın içindeydi. Duvarların üstünde, perdenin gölgesinde, nefesimin içinde… Yutkundum. Bu adam beni gerçekten bırakmayacak, diye düşündüm. Telefonu kapattım. Yastığın altına geri koydum. Döşeğin üzerinde yan yatmıştım. Çocuk odasının loşluğu… eski tahta kokusu… yorganın nemli sabunla karışık hafif keskinliği… Tavana bakıp nefesimi sayıyordum. Kalbim, içimdeki boşluğa çarpıp geri dönüyor gibiydi. Telefonu yastığın altından çıkardım. Parmaklarım, iki yıldır ilk kez, bir mesaj yazdı. “Beni neden bırakmıyorsun?” Cevap neredeyse anında geldi. Ekran titredi. O titreme, göğsümdeki düğümü sıkılaştırdı. “Bunu senden duymayı beklemiyordum.” “Ama iyi oldu yazman.” “Çünkü seni bırakırsam, kendimi de bırakmış olurum.” “Bunu anlamanı beklemiyorum.” “İnsan bazı şeyleri seçmez, bazı şeylere tutunur.” “Ben sana tutundum.” Telefonu biraz uzaklaştırdım. Odanın içi bir anda daralmış gibiydi. “Beni tanımıyorsun bile.” Mesaj, kısa bir duraksamadan sonra geldi: “Seni tanıyorum.” “Sandığından çok daha uzun zamandır.” Boğazım kurudu. Kafamın içinden bir uğultu geçti. “Neden yazıyorsun bana?” “Uzun zamandır yazmaya değer bulduğum tek kişisin.” Ellerim titredi. Avuç içim ıslandı. “Bu takıntı.” “Dışarıdan öyle görünebilir.” “Ama takıntı dediğin şey, kontrol etmek ister. Ben kontrol etmiyorum.” “Ben sadece içimde kalanları yazıyorum.” “Seninle ilgili düşüncelerim var ve onları saklamıyorum.” “Peki sen bunca zaman sonra neden yazdın?” Yutkundum. Döşeğin kenarı avucuma batıyordu. “Yazdım çünkü bilmiyorum… Bunca zaman sonra merak ettim belki de.” “Yıllardır yazmamın sebebi buydu zaten: bir gün merak edeceğini biliyordum.” “Şimdi sormak istediğin şeyler var. Bunu hissediyorum.” Kalbim daha hızlı attı. “Evet var. Sen kimsin?” Cevap, bu kez daha ağır geldi; satırlar ekrana düşerken içimde soğuk bir rüzgâr esti. “Beni istemezsin.” “Bunun olmayacağını biliyorum.” Telefonu elimde tutup boşluğa baktım. Odanın sessizliği kulağımı uğuldattı. Pencere aralığından gece serinliği girdi. Demek bu. Hayatıma girmek istemiyor… Öyleyse neden yazıyor? İçimde bir şey çatladı. Bu, sevgi değildi. Bu, birinin kendi egosunu beslemesiydi. Belki beni tanıyan biri… belki bir çevre oyunu… “Ne zaman cevap verecek?” diye yıllardır sürdürülen bir merak. Göğsümdeki düğüm ağırlaştı. Yazdım. “Biliyordum. Kimsen ve ne için yazıyorsan artık buna bir son ver.” “Evet… eğlendiysen, merakını giderdiysen yeter.” Bir süre hiçbir şey gelmedi. Sonra mesajlar düştü; yavaş, ölçülü. “Amacım asla seninle dalga geçmek değildi.” “Seni kendime değil… kendimi sana layık görmüyorum.” Ekrana bakakaldım. Kalbimdeki düğüm bir an gevşer gibi oldu, sonra daha sert bağlandı. “Kendini bu kadar küçük görme.” “Keşke kendini benim gözümden bir an görebilseydin.” “Benim için sen, sıradan bir merakın konusu değilsin.” “Ama bunu anlatmaya çalıştıkça daha da uzaklaşıyorum senden.” Telefon elimdeyken içimde ağır bir sıkıntı yayıldı. Yazdıkça kendimi daha kötü hissediyordum. Berzan’la yaptığımız anlaşma geldi aklıma: sessizlik, sınırlar, dışarıda evli gibi. Bu konuşma o sınırların tam üstünde duruyordu. Ve ben artık o sınırın içinde kalmak istiyordum. Parmaklarım titreyerek yazdım. “Ben evlendim.” “Ferhat’la değil.” “O yüzden… bir daha yazma.” “Vazgeçersin diye düşünüyorum.” Bir süre ekran karardı. Sonra tek kelime düştü: “Biliyorum.” Kalbim sıkıştı. Bir şey daha geldi. “Sana dokunmadığını biliyorum. Zaten dokunamaz.” “Merak etme bu da bitecek.” Telefonu dizlerimin üstüne bıraktım. Bunları nereden biliyor? “Dokunmadığını biliyorum” cümlesi… Beni nereden görüyor? Kimden duyuyor? Çevremde fark etmediğim, beni izleyen, beni takip eden biri mi var? Gözüm kapıya kaydı. Kapalıydı. Sonra pencereye. Perde yarı aralıktı; dışarıda sadece karanlık ve bir iki soluk sokak ışığı. Telefonu yeniden elime aldım. Mesajlara baktım. Saatlere baktım. Cümleleri tekrar okudum. Her cümle, sanki bir iz bırakıyordu. Ve bu sefer engellemek yerine hesabımı sildim. Çünkü artık evliydim. Gerçek bir evlilik olmasa da bir anlaşmamız vardı ve bunu riske atamazdım boş yere. Ekran karanlıkta yüzümü bembeyaz gösterdi. Bunları bir yabancı bilemez, diye düşündüm. Birinin bana çok yakın olması gerekir. Ailem mi? Komşular mı? Okuldan biri mi? Aklımdan yüzler geçti. İsimler. Bakışlar. Bir an durup bana fazla bakan, bir an gereğinden uzun susan insanlar… Ama hiçbirini yerine koyamadım. Bu belirsizlik korkudan daha kötüydü. Çünkü korkunun bir yönü vardır. Ama belirsizlik… her yerdedir. Nefesim sıklaştı. Göğsümdeki baskı arttı. Kendi kollarımı sardım; sanki birisi beni izliyormuş gibi odanın içi daraldı. Ben yalnız değilim, diye düşündüm. Ama kiminle değilim, onu bilmiyorum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD