Kalbim korkudan deli gibi çarparken hala belli etmemeye çalışıyordum. Dudaklarım arasındaki sigaranın ucunu ateşledim ve uçlarından kan damlayan sol parmaklarımın arasında tuttum.
Başımı hafifçe doğrulttuğumda sadece birkaç santim uzağımda duran silahın namlusunu gördüm. "Ayağıma kadar gelmişsin, hem de tek geldiğine göre iki seçenek var," dedi. "Ya Celal seni öldürmem için bana gönderdi ya da..." Dudakları kıvrıldı.
"Ya da?" dedim. Sesim titremediği için şükrediyordum.
"Ya da salaksın."
Özgüvenli bir sesle, "Hiçbiri," dedim. "Kendime güveniyorum, buradan elimi kolumu sallayarak çıkacağım."
Kaşlarını çattı. "Nasıl olacakmış o?" dedi.
Sigaramdan derin bir nefes aldım. Bakışları bir saniyeliğine kanımın rengini alan sargı bezine kaydı. Ciğerlerime çektiğim zehirli dumanı deponun içine üfledim. Ciğerlerim "Bize bu eziyeti yapma!" diye bağırsa da şu an gerginliğimi alan tek şey sigaraydı.
"Savaşarak," dedim.
Sanki komik bir espri yapmışım gibi gür bir kahkaha attı. "Asır Mortem ile savaşıp buradan elini kolumu sallayarak çıkacağını düşünüyorsun, öyle mi?" dedi. İnanamıyormuş gibi bakıyordu.
"Aynen öyle," dedim.
Alnımın çatına doğrulttuğu silahını indirdi ve adama işkence çektirirken oturup dinlendiğini düşündüğüm sandalyeyi çekip tam karşıma oturdu. Gözlerimin içine, en derinine bakıyordu; sanki kehribar rengi gözleri içimdeki korkuyu, buradan kaçma isteğimi görecekmiş, hissedecekmiş gibi bakıyordu. Zihnimden geçenleri okumasından bile korkuyordum. Asır Mortem, bir bakışıyla kalbinizin yerinden çıkacağını düşündürtecek bir adamdı; hem de her anlamda.
Sandalyesini bana yaklaştırdı; birkaç santim daha yaklaşsa dizlerimiz birbirine değecekti. Vücudunu sıkıca saran beyaz gömleği heybetli vücudunu gözler önüne seriyordu. Gömleğinin ilk dört düğmesini açık bırakmıştı. Kan bulaşan gömleğinin kollarını geri kıvırdı ve güçlü kollarını dizinin üzerine koyarak üzerime eğildi. Yüzümüzün arasında santimler kala durdu.
"Seni şimdi şuracıkta öldürsem kim kurtarabilir?" dedi. "Yalnız başına düşmanın ayaklarına kadar gitmiş, onun can aldığı inine girip bir köşeden izlemiş bir kadın sence de ölmek için gelmemiş mi?"
"Yalnız başına düşmanın ayaklarına kadar gidebilen bir kadın, düşmanın can aldığı inine girip izleyecek kadar cesursa, bu ölmek için gelmiş mi demektir?"
"Asır Mortem kadınlara dokunmaz denildiği için mi bu kadar cesur konuşuyorsun?"
Başımı iki yana salladım. "Ben de kadınları öldürmem. Bak, bir ortak yönümüz var," dedim. Konuyu biraz dağıtmak ve alttan alta onu öldürebileceğimi ima etmek istemiştim.
Dudakları kıvrıldı, alayla; "Eee, biz arkadaş olalım o zaman," dediğinde yüzüme yapmacık bir gülümseme kondurdum.
"Mühre arkadaşlarına sadıktır, öldürmez diye bilindiğim için mi böyle cesurca konuşuyorsun?" dedim. Onu kendi silahıyla vurmuştum. Yüzünde tarif edemediğim bir gülümseme belirdi.
Sonra bakışları sol elimdeki sigaraya kaydı. Kanımdan kırmızıya boyanmıştı. Her an silah kullanmam gereken bir olay olursa diye sağ elimi kullanmıyordum, o yüzden sigarayı sol elime almıştım ama kanıma bulandığı için içilecek hali kalmamıştı. Yere atıp ayağımın altında ezerek söndürdüm.
"Yaralı mısın?" diye sorduğunda kaşlarım çatıldı.
"Öyleysem iyileştirecek misin?"
Bu sefer de Asır’ın kaşları çatıldı. "Hayır, sadece düşmanımın zayıf noktalarını öğrenmek istedim."
Başımı anladım der gibi aşağı yukarı salladım. "Sol omzumda üç dikiş var, adamın sayesinde açılmış olmalı." Sargılı sol elimi uzattım. "Ufak bir yarık var." Elimi geri çekip dizime koydum. "Karnım, omuzlarım ve sırtımda da sayısız kesik, morarma ve yaralar olduğu için sargılı. Ben sardım, fazla dayanmaz. Bacaklarımda ise yine kesikler var. Eğer gerçekten istediğin beni öldürmekse, artık zayıf noktalarımı biliyorsun," dedim.
Beni öldürmeye çalışacak mı merak ediyordum.
"Ya sağ elin?" dediğinde gülümsedim. "Sağlam," dedim. "Sorduğun şey eğer hala silah kullanıp kullanamayacağımsa; kullanabiliyorum."
"Benim öldürmeme gerek yok, Azrail yakında senin için gelir," dediğinde içten bir kahkaha attım. Haklıydı.
"Sana da Azrail diyorlar, ya sen gelirsen?" dedim bu sefer.
"Yaralı insanlara gelmiyorum, merak etme. İyileştikten sonra korkmaya başlayabilirsin."
Kapı açıldığında içeriye adamlardan biri girdi; elinde beyaz bir zarf tutuyordu. Asır ayağa kalktığında sohbetimiz bitmiş oldu. Adamdan aldığı zarfı bana uzattı. "Celal'e selamımı söyle," dedi. Cevap vermeden elindeki zarfı aldım ve depodan çıktım. Yine yavaş ama sağlam adımlarla ilerliyordum. Sol elimden damlayan kanlar arkamda izimi bırakıyordu.
Zor da olsa arabaya binmeyi başardım. Gaza yüklendiğimde tekerlekler acı çığlıklar atmaya başladı. Sadece birkaç saniyelik bir görüntü beni beynimden vurulmuşa çevirdi. Ağaçların arasında gördüğüm adam simsiyah bir kamuflaj giymişti. Beni derinden sarsan görüntü ise kamuflajın omuz kısmına işlenmiş sonsuzluk işaretiydi. Kalbimin ritmi sanki maraton koşmuşum gibi hızlanmıştı. Aklıma hemen Ali gelse de yanılıyor olma ihtimalim de oldukça yüksekti. Ali eğer hayattaysa henüz 17 yaşına yeni girmiş genç bir delikanlı olmalıydı; yani bu adam Ali değildi. O işaret ise herhangi bir kıyafetin amblemi olabilirdi ama yine de Ali'nin yakınımda olma ihtimali çektiğim tüm acılara değerdi.
Eve döndüğümde ilk iş olarak Celal Bey'in yanına gidip zarfı teslim ettim ve Asır Bey'in selamını ilettim. Yerleri kan izi yaptığım için Celal Bey'den azarımı işitip Doktor Yasemin'in yanına geldim.
"Mühre bu halin ne senin?"
"Hiç sorma abla, en az bir saattir omzumda kanamam var."
"Tamam tamam, geç şöyle."
Doktor Yasemin'in gösterdiği koltuğa kendimi zor attım. Artık ayakta duracak mecalim kalmamıştı. Pansumanlarım yapılmış, omzuma tekrar dikiş atılmıştı. Vücudumun acısı sanki beynimi uyuşturuyordu.
---
Sol omzumun zonklamasıyla gözlerimi açtım. Bandajın altındaki dikişler sanki etimi koparmak ister gibi çekiyordu. Hissettiğim acıya katlanmak için dişlerimi sıkıyordum ama nafile, dayanılacak gibi bir acı değildi. Bakışlarım camdan dışarıya kaydığında panikle uzandığım koltuktan kalkmaya çalıştım. Akşam olmuştu ve ben burada uyuyakalmıştım. Koltuktan tutunarak ayağa kalktım.
"Mühre yavaş ol, yaraların hala taze."
"Yasemin abla neden beni uyandırmadın? Celal Bey şimdi küplere binmiştir." Ceketimin fermuarını kapatıp dış kapıya yöneldim. Yasemin abla nazikçe bileğimden tuttu. "Sakin ol, Celal Bey bugün seni hiç sormadı," dedi.
Şüpheyle kaşlarımı çattım. "Hiç mi?" dedim.
"Hiç," dedi tekrar. "Murat bütün gün Celal Bey'in yanındaydı, seni çağırsaydı mutlaka bana söylerdi."
"Anladım," dedim. Şapkamı saçlarımın üzerine yerleştirip evden çıktım ve yan malikaneye, Celal Bey'in evine geçtim.
Bütün gün boyunca beni sormaması mucize gibi bir şeydi. Bugün Asır Bey'den aldığı o hediye zarfın içinde Celal Bey'i mutlu edecek bir şeylerin olduğu belliydi. Güvenlik kulübesinin önünde oturan Bedo'nun yanına gidip oturdum.
"Bir yaramazlık var mı?" dedim.
"Bir şey söyleyeyim mi? Bu gece fazla sessiz, kuşlar bile uçmuyor. İçimde kötü bir his var."
Bedo'nun ağzından çıkan kelimeler benim de içime kurt düşürmüştü. "Kötüyü çağırma," dedim.
Murat elinde çay tepsisiyle yanımıza geldiğinde yüzünde güller açıyordu. "Hayırdır, kızla mı konuştun?"
Bedo alayla Murat'a bakıyordu. "Ne kızı?" dedim şaşkınca.
"Ohoo Mühreciğim, sen çok geride kalmışsın ya!"
Murat'ın uzattığı tepsiden çayımı alıp yudumlamaya başladım. Sıcak çay her boğazımdan geçtiğinde içimi ısıtıyordu , sanki yaralarıma bile iyi geliyordu.
"Bizim bu çapkın Murat yine her zamanki gibi evdeki yeni hizmetçiye aşık oldu."
"Ne?" dedim şaşkın bir nidayla. "Kadın daha işe birkaç gün önce başlamadı mı, ne ara aşık oldun?"
Bedo yanımda bıyık altından gülüyordu. "Ya ne yapalım kızım, buradan başka hayatımız mı var? Gördüğümüz kadın sayısı üç: Biri Hayriye teyze, biri bizden yaşça küçük Duygu, biri de bu hayatı yaşamak için deli olduğunu düşündüğüm sensin. Eve gelen kadınlara aşık olmaktan başka çaremiz mi var?"
Bedo söze girdi: "Tamam kardeşim seni anlıyoruz da her gelene aşık olunmaz ki."
Murat şakayla Bedo'nun kafasına vurdu. "Sen beni nereden anlayacaksın oğlum? Ben aşk adamıyım aşk, sen de duygusuz piçin tekisin."
Şu an içinde olduğumuz sohbet bana sanki normal hayatı olan normal bir arkadaş grubuymuşuz gibi hissettirmişti. Yüzümde beliren içten bir gülümsemeyle onların komik tartışmasını izliyordum.
Ta ki sessiz göğü inleten o kurşun sesini duyana kadar. Hayat yine mutlu olmama izin vermemiş, küçük bir gülümsemeyi bile bana çok görmüştü. Elimizdeki çay bardaklarını atıp silahımıza davrandık. Murat hızlıca güvenlik kulübesinin içine girdi ve masanın altındaki butona basarak diğer korumalara yardım çağrısında bulundu.
Bizimle beraber bahçede altı kişi daha vardı. Herkes silahlarını çekmiş bize açılan ateşe karşılık veriyordu. Önceliğim eve girip Celal Bey'i korumaktı ama şu an bu imkansız gibi bir şeydi. Üçümüz de kulübenin arka tarafına, yani malikaneye bakan duvarına yaslandık. Ben sağ taraftan, Bedo ve Murat sol taraftan ateş ediyordu. Karşımızdaki adamlar hiç durmadan ateş ediyordu; resmen mermiler üzerimize yağmur gibi yağıyordu. Bahçedeki adamlardan kaçmayı başaramayanlar çoktan canından olmuştu.
Celal Bey sadece bir saniyeliğine de olsa odasının penceresinden bakmak gibi bir hata yapmıştı ve karşılığını da çok hızlı bir şekilde almıştı. Odanın camı tuzla buz olurken Celal Bey'in acı feryadı tüm bahçede yankılandı. Vurulmuştu. İçimden ölmesini dilesem de kötülere bir şey olmuyordu, zamanla öğrenmiştim. Destek olarak çağırdığımız adamlar imdadımıza yetişti ve bizimle beraber ateş açmaya başladılar.
"Murat, eve gitmem lazım!" dedim. Sesimi duyurmak için bağırmam gerekmişti çünkü silah sesleri adeta yeri göğü inletiyordu. Murat ve Bedo önüme geçerek beni koruma altına almışlardı. Ben de tüm gücümle eve koşmaya başladım. Murat ve Bedirhan da benimle beraber koşuyor ve aynı anda ateş ediyordu. Diğer adamlar da ateş ederek bizi koruyordu. Koşmak benim için başlı başına bir işkenceydi. Evin kapısı ile aramızda sadece birkaç santim kalmıştı. Kapıyı tüm gücümle yumrukladım ve kapı saniyeler içinde sonuna kadar açıldığında Murat ve Bedo'ya döndüm. "Eve!" diye bağırdım.
Ama benim bağırışıma bir feryat eklendi. Bedo beni korumak için önüme atlamıştı ve kurşun onun bedenini delip geçmişti. Sanki onu tutabilecekmişim gibi arkasından kollarımı sıkıca beline sardım. Bedirhan ağır cüssesiyle yere yığılırken ben de onunla beraber düştüm. Murat hızla yanımıza gelip Bedirhan'ı içeriye çekmeme yardım etti. Kapıyı da arkamızdan kapattık. Korkuyla titreyen kollarımı Bedirhan'ın bedeninden ayırdım. Bedirhan'ı sürükleyerek kapıdan uzak bir duvar dibine getirdik ve sırtını duvara yasladık. Sırtım dış kapıya dönük bir şekilde Bedirhan'ın yanına çöktüm.
"İyi olacaksın korkma," dedim. Elimi karnından aldığı yarasına bastırıyordum. Bedirhan ellerimi karnından çekip kendi ellerini bastırdı. "Sen Celal Bey'in yanına git, onu koru yoksa canını yakar," dediğinde gözyaşlarım süzülmeye başladı.
"Şimdi canım yanmıyor mu sanıyorsun aptal?" dedim kızarak. "Neden önüme atlıyorsun?"
Bedirhan kanlı elini yanağıma koydu. "Yeterince acı çektin, bir kurşun darbesi daha al istemedim," dedi. Onun da gözünden bir damla yaş usulca süzüldü.
"Zaten mahvolmuşum, bir kurşun daha yesem dayanırdım," dedim sesim titreyerek. "Benim yüzümden ölürsen ben bu acıya nasıl dayanacağım?"
"Mühre!" Celal Bey'in kükreyen sesi kulaklarımıza ulaştığında Murat elini omzuna koydu ve "Ben giderim," dedi.
Bedirhan ile yalnız kalmıştık. Dudakları yavaş yavaş morarmaya başlamıştı. "Birisi yardım etsin!" diye haykırsam da etrafımızı düşman sarmıştı. Kapıyı kırmaya çalışıyorlardı. Tüm gücümle kanayan yaraya bastırsam da kan oluk oluk akmaya devam ediyordu.
"Bedirhan," dedim yalvararak. "Beni bırakma ne olur ölme. Sen güçlü bir adamsın, dayan. Seni kurtaracağım, sana doktor getireceğim."
Evin kapısı büyük bir gürültüyle kırıldığında Bedirhan'ın gözleri korkuyla büyüdü. Yüzü kapıya dönük olduğu için kimin geldiğini görmüş olmalıydı ama ben kimin geldiğiyle ilgilenmiyordum. Bedirhan tüm gücünü kullanarak zor da olsa dudaklarını oynatmayı başarmıştı. "Kaç," dedi; sesi fısıltı gibi çıkmıştı. Bedeni daha fazla dayanamadı ve cansız başı öne düştü.
"Hayır, ölemezsin!" Acı feryatlarım evi inletiyordu. Hıçkırarak ağlıyordum, gözlerimden yağmur gibi akan yaşlar dinmiyordu. Arkadaşım benim için canını feda etmişti.
"Mühre, ayağa kalk."
Bir nefes kadar yakınımdan gelen o ses ölümün sesiydi.
Azrail’in geldi.